Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Eylül '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
799
 

Türkiye - İsrail, vs vs..

Türkiye - İsrail, vs vs..
 

Türkiye - İsrail ilişkileri


Son yıllarda Ortadoğu'da bir hayli hareketli ve gündemi değiştiren hadiseler yaşanıyor malumunuz. Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmeye yönelik bu hummalı hamleler, beraberinde akıllarda yığınla soru işaretleri bırakmakta, bölgedeki denge unsurlarını göz önüne aldığımızda ise gergin, günü-birlik hadiselerin yaşanmasına neden olabilmektedir. Bunun en son öreği Türkiye ile İsrail arasında yaşanan "Mavi Marmara" krizine ilişkin Birleşmiş Milletler (BM) tarafından basına önceden sızdırılmış "Palmer Raporu." Bu raporun gizliliğini dikkate aldığımızda basına nasıl ve ne şekilde sızdırılmış olabileceğini hiç mevzu-bahis bile etmeyeceğim. Birileri bunun böyle olmasını istemiş demek ki. 

Ancak, raporun Türkiye aleyhine hazırlanmış olması ve sanki İsrail'li yetkililerin kendi elleri ile hazırlanmış olduğu bir rapor gibi olması hususunda birkaç kelam etmeden geçemeyeceğim. Türkiye'nin sunduğu tezler dikkate alındığında, söz konusu raporda hiç dikkate alınmamış olması ve tamamen İsrail'in lehine kararlar içeren sözde "tarafsız" raporda, İsrail'in Gazze'ye yönelik "abluka" konusunda haklı olduğu hükmüne varılarak, savunması meşru kılındı. Yapılan ablukanın haklılığı veya haksızlığı şöyle dursun, saldırının uluslararası sularda yapılmış olması dikkate bile alınmamış, öldürülen kişilerin ailelerine tazminat ödenmesi kararı verilmekle yetinilmiştir. Bu da ister-istemez, İsrail'in Akdeniz'de elini kolunu sallaya sallaya istediğini yapabilmesi ve kontrolü elinde tutabileceği anlamına gelebilmekte ve bu durum Türkiye'yi haklı olarak rahatsız etmektedir. Yani, bizim açımızdan en önemli şey, saldırının Doğu Akdeniz’in ortalarında ve bizim için de stratejik olan bir yerde yapılmış olması ve BM 'in bu duruma seyirci kalması, İsrail'i haklı bulmasıdır. 

Kişisel olarak aklıma çok yönlü soru işaretleri takılmıyor değil bu noktada. Yani bir özür neden bu kadar uzatılabilir, ya da uzatılır. İsrail Türkiye'den neden özür dilemiyor? Eğer özür dilerse, yenilgiyi kabul edip Türkiye'nin bölgedeki üstünlüğünü kabul etmiş mi olur? Aksine, büyük devletler özür dilemesini de bilir, gerektiğinde tazminatını da verir. Buradaki mesele biraz daha farklı sanırım. Şöyle ki; Türkiye de BM daimi üyesi, İsrail de.. Öte yandan Türkiye NATO üyesi. Yani Türkiye, NATO ve BM kararlarına bağlı kalarak adım atmakta ve kendi istediği kararları kolay kolay alamamaktadır. NATO'da gerektiğinde tek başına karar alarak en fazla söz sahibi ABD'yi görüyoruz. Yani, dolaylı da olsa ABD 'nin onayladığı, ABD'nin gerektiğinde tek başına karar aldığı bir yapılanmadan söz ediyoruz. Bu konu çok önemli olduğundan biraz daha açmak istiyorum; NATO (North Atlantic Treaty Organization), ABD'nin Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'nın (Pentagon) silahlı bir alt birimidir ve ABD'nin kontrolü altındadır. Yani NATO, Amerika’nın çıkarlarını korumakla görevli ikinci bir Amerikan Silahlı Kuvvevetleri’nden başka bir şey değildir. Bunu NATO Sözleşmesi’nin 10. ve 11. maddelerinde açıkça görüyoruz. 

NATO Sözleşmesi’nin 10. maddesi, NATO üyesi ülkeleri kastederek; “Taraflar, bu Antlaşma’nın ilkelerini geliştirebilecek ve Kuzey Atlantik Bölgesi’nin güvenliğine katkı yapacak durumda olan herhangi bir Avrupa devletini bu Antlaşma’ya katılmaya oy birliği ile davet edebilir. Davet edilen devlet, katılım belgesini Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne vererek bu Antlaşma’ya taraf olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti aldığı her bir katılım belgesinden tüm tarafları haberdar eder” demektedir. 11. maddesi de; “Bu Antlaşma, taraflarca kendi anayasal süreçleri uyarınca onaylanacak ve hükümleri uygulanacaktır. Onay belgeleri en kısa zamanda Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne teslim edilecek, bu hükümet de aldığı her belgeden tüm tarafları haberdar edecektir” demektedir. 

Kağıt üzerinde her ülkenin “Veto Hakkı” bulunuyormuş gibi söylemler içerse de. NATO üyesi hiçbir ülke ABD'nin uygun gördüğü hiçbir şeyi veto edemez. Bunu son NATO Genel Sekreteri seçiminde gördük. Amerika, Danimarka Liberal Partisi lideri ve başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasını istemişti. Roj Tv’yi kapatmadığı, Hz. Muhammed’e (SAV) yapılan saldırıyı basın özgürlüğü saydığı gerekçesiyle Tayyip Erdoğan Rasmussen’e şiddetle karşı çıkmış ve Türkiye’nin bunu Veto edeceğini açıklamıştı. Peki sonuç? Tayyip Erdoğan Rasmussen’i veto edebildi mi? Cevap: Hayır!! Anders Fogh Rasmussen 1 Ağustos 2009 tarihinde NATO Genel Sekreteri olarak görevi devralmıştır. Toktamış Ateş, 25 Şubat 1999 tarihli Cumhuriyet’teki yazısında, “Türkiye dışında hiçbir ülke, silahlı kuvvetlerinin tümünü NATO’nun emrine vermemiştir. Türkiye açısından bunun doğuracağı sonuç, TSK ile ilgili bütün bilgilerin NATO üyesi ülkelerin genelkurmay başkanlarınca en ufak ayrıntısına kadar biliniyor olmasıdır. Bu da ulusal güvenliğimiz açısından çok büyük sakıncalar doğurmaktadır” diyordu. 

Kendi emrindeki NATO’ya Amerika bile silahlı kuvvetlerinin tümünü vermezken Türkiye silahlı kuvvetlerinin tamamını NATO’nun, dolayısıyla Amerika’nın emrine vermiştir. Yıllardır Türkiye’nin boğuştuğu sorunların tamamı NATO kaynaklıdır, arkasında hep NATO vardır. PKK’nın elindeki silahlar ve patlayıcılar hep NATO ülkelerinin malıdır. Üstelik başta Amerika olmak üzere işte o NATO ülkeleri PKK’ya kol kanat germekte, maddi-manevi bütün desteklerini PKK’ya sunmaktadırlar. Bu durum 1948'de kurulmuş İsrail devleti için de aynıdır. NATO üyesi ve "dost" ABD müttefiki olarak bizler, İsrail'i ilk tanıyan müslüman ülke olarak kayıtlara geçtik. ABD'nin Ortadoğu'yu kontrolünde tutmayı hedefleyerek desteklediği bu yeni devlet, görüldüğü üzere şimdilerde başımızı sıkça ağrıtmaktadır. NATO ile ilgili bu kadar bilgi verdikten sonra, NATO-İsrail ilişkisine gelelim. Görüldüğü üzere, ABD 'nin her istediğinin olduğu bir yapılanma söz konusu ve İsrail, ABD'nin bölgedeki en önemli müttefiki konumunda. Öyle ki, İsrail'in güvenliği Amerika'dan sorumlu. Amerika'nın güvenliği de İsrail'den. Tabir yerinde ise bir "baba-oğul" ilişkisi var ABD ile İsrail arasında. Ama, hangisi baba, hangisi oğul henüz net değil ;) Uluslararası sularda patlak veren "Mavi Marmara" krizinde 8 milyonluk İsrail'in bu kadar şımarık davranması, bu kadar astığım astık, kestiğim kestik davranması da bu yüzden. Türkiye'ye meydan okuma cüretkârlığı da bu yüzden. 

Peki, ABD'nin desteklediğini ve BM tarafından aleyhine kararların verilmeyeceğini bildiğimiz halde, neden İsrail'e diş bilemeye çalışıyoruz? Bu bir göz yanılgısı mı acaba? "One Minutes" krizinde hatırlarsanız BM genel sekreteri Ban Ki Moon'un suratı iki karıştı. Belli ki çok rahatsız olmuştu. Göz yanılgısı olabilir mi diyorum, çünkü; "Füze Kalkanı" projesi çok dillendirilmeye başlandı şu son birkaç yıl içerisinde. Şimdilerde apar-topar Türkiye'de kurulması kararlaştırılan ve bir gecede karara bağlanan bir proje. Bilindiği üzere, Ortadoğu'da çatışma olasılıkları arasında en yüksek ihtimalli olanı İran ile İsrail arasındaki bir çatışmadır. İsrail 1981 yılında Irak’taki Osirak nükleer tesisini bir hava saldırısıyla tahrip etmiş, 2007 yılında da benzeri bir saldırıyı Suriye’nin Deir-ez-Zor bölgesine düzenlemiştir. İsrail’in İran’da nükleer silah üretilebileceğinden kuşkulanılan tesisleri imha etmeyi planlıyor olması ihtimal dışı değildir. İran’ın da böyle bir durumda Şahap 3 füzelerini kullanarak İsrail’i vurmaya çalışması beklenir. İsrail’in geliştirdiği kendi milli füze kalkanı sistemi Arrow, öyle anlaşılıyor ki henüz böyle bir saldırıyı tek başına defedecek yeteneğe kavuşmamıştır. Kuvvetli ihtimal, İsrail’in füze kalkanı konusunda NATO ile işbirliği yapmaya çalışmasıdır. 

NATO üyesi olduğumuz halde, füze savunması konusunda Türkiye’nin geçmişte bazı kötü deneyimleri olmuştur. 2. Körfez Savaşı başında Irak’ın muhtemel bir füze saldırısına karşı Türkiye’nin NATO’dan geçici süre için istediği Patriot füzelerinin alınmasında büyük güçlük yaşanmıştır. Bunu engellemek isteyenler çıkmıştır. Bugün benzeri bir durum meydana gelse Türkiye’nin kendini savunmak için NATO’dan bu füzeleri geçici olarak dahi almakta zorluk çekmesi muhtemeldir. Buna rağmen Türkiye’den, başka ülkeleri, belki de İsrail’i savunmak için kullanılabilecek bu sistemi ülkesinde konuşlandırması istenilmektedir. “Füze Kalkanı’nın amacı, dünyanın herhangi bir bölgesinden Yıldız Savaşları Projesi’nden ABD’ye, İngiltere’ye, İsrail’e veya bu üç ülkenin çıkarlarına yönelik saldırıların hedefine ulaşmadan tespiti ve havada imha edilmesidir.” Çek Cumhuriyeti, ABD'nin Doğu Avrupa'da kurmayı planladığı füze kalkanı projesinden çekildi. ancak biz bir gecede kabul ettik. 

Unutmayalım ki; ABD bu kalkanı boşuna kurmuyor ve kullanılması için gerek olduğunda canı yanan İran karşısında Türkiye hedef haline gelecektir. Böyle bir durumda İran ortaklıkta olmayan Amerikan hedeflerini değil ona yataklık eden en yakınındaki Türkiye’nin önemli şehirlerini vuracaktır. Ama İsrail'i ama Amerika'yı korumak için geliştirilen bir projeyi desteklemeye çalışmamıza gerçekten anlam vermem çok güç. Bir yandan İsrail bize kafa tutsun, Senatolarında Türkiye'yi "düşman ülke" yapmak için tartışa-dursun, öte yandan bizler İsrail'e tabir yerindeyse "zeval" gelmesin diye yırtınalım, proje kalkanı oluşturup olası füze saldırılarına karşı kalkan oluşturalım. Olacak iş değil. Artık bunu gerçekten söylemek istemiyorum ancak, "taşeron" olmayı ABD'nin buyruklarını koşulsuz-şartsız yerine getirmeyi bırakmamız lazımdır. Bunu artık görmemiz ŞARTTIR. Bize karşı kullandıkları PKK, Ermeni soykırımı iddiaları gibi meseleleri aleyhimizde kullanıp kullanıp bizi kullanmalarından ve her istediklerini bize yaptırmalarından kurtulmamız gerek. Bize ne ABD 'nin ya da İsrail'in güvenliğinden? Bize ne? Şu ana kadar ne faydalarını gördük? Uçak fabrikası kurmaya çalıştık. Aman siz kurmayın, biz size maliyetinden satarız dediler ve belki şuan süper güç olabilecekken bizi engellediler. Ve bugün savaş uçaklarını İsrail'den alır olduk. 1948 de kurulmuş bir ülkeden. 

Üretim yapmanın (her anlamda) ve bağımlılıktan kurtulmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bağımlı olduğumuz müddetçe her yerden darbe yememiz kaçınılmaz. Bu bağlamda bizlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Sürekli topun peşinden koşan, gündelik paparazzilerle oyalanan bir toplum olmaktan çıkıp, etrafımızda olup-biteni takip eden ve söz hakkı olan bireyler yetiştirmeliyiz. Son olarak, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında hepsi planlı birer oyun mu tüm bu olan-bitenler? Yani, füze kalkanını sessiz-sedasız ülkemize koymak için, herhangi bir protesto ile karşılaşmamak için mi bunca Türkiye-İsrail çatışması. Neticede her iki ülke de BM üyesi ve aynı çıkarları gözeten ülkeler. "İsrail'e kızdık, aha da füze kalkanını kabul ettik" olayı mıdır? Nedir? Yorum siz değerli okuyucuların. Sabırla okuduğunuz için teşekkürler,  

Ali AKYILDIRIM www.aliakyildirim.com 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Dış politikaya ilgi ve bilginiz taktire şayan. Umarım ülke olarak üzerimize oynanan oyunları boşa çıkarır, bu vartaları başarılı şekilde atlatırız.Dilerim. Selamlar.

Turbest 
 07.09.2011 1:19
Cevap :
Teşekkür ederim. Hepimizin temennisi bu yönde. Bizler de bunun için çabalamalı, üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Herşeyden önce EĞİTİM şart!  07.09.2011 13:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 435
Kayıt tarihi
: 10.08.11
 
 

Özel bir yazılım firmasında, analist olarak çalışıyorum. Gündeme ilişkin konuları takip etmeyi ve..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster