Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mayıs '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1000
 

Vatikanın kapısı önündeki tarihi toz - halleluja! homoseksüellik adı altında ‘sübyancılık’

Belli bir eğitim, insaniyet, kültür ve sorgulayabilme düzeyine ulaşmış insan için homoseksüelliğin öyle ‚bulaşıcı hastalık’mış gibi eski kafa ‚astığım astık, kestiğim kestik’ ya da ‚sıfır taviz’ mantıkla ele alınamayacağı ortadadır. Olanların ve olanların durum ve psikoljileriyle ilgilenen bilirkişilerin vardığı ortak yargı, birçoğunda ‚homoseksüelliğin’ bir marka gibi ‚tercih meselesi’ olmadığı, tam tersine, çoğu zaman biyolojik, fizyolojik ve psikolojik determinasyonlar sonucu oluştuğu, yani ‚olan’ın kendini ‚olduğu’nda buluverdiği, bulduğunda kendini olduğu gibi hisettiği ve bir başka ‚oluşta’ olamayacağı, gerçeğidir. Bunları yazımda ‚ayrımlama’ avına çıkmak isteyeceklerin ellerinin boş kalacağını şimdiden bilmeleri için giriş olarak yazdım. Yazımın amacı ayırım yapmak değildir. Hedefi ilim ve bilim olanın, bu hedefe yolun insanın aklından geçtiğini bilir ve herkesi, ama herkesi, bu yolda bir ilerleme aşaması olarak görür; dili, dini, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun. Bu hususta zaten tirajı üç beş idealist dergi ve gazetelerin kıyı köşe yazarlarından tutun, bastığı bastık tirajı yüzbinlere varan mainstream medyasının milyon dolarlık star yazarlarına kadar birçok gönüllü de günümüz insanını yeterince aydınlatmaktadır. Yani anlamak isteyen anlamış, anlamayanlar da anlayamadıklarından değil, anlamak istemediklerinden, ya da bırakılmadıklarından anlamıyorlar.

Benim bu yazımda irdelemek istediğim homoseksüelliğin (aslında sübyancılığın; ama belli bir noktadan sonra ikisi birbirinden farklı şeylerdir ve bunların birbiriyle karıştırılmamasını isterim) bence en kendinden geçmiş şekli, dinî çatı altındaki ‚homoseksüellik’tir; çünkü burada, kanımca, homoseksüelliğin sosyolojik, psikolojik ve hatta aşağıda da göstereceğim üzere felsefî anlamda ‚sapmış’ sıfatıyla dile gelebileceği ender durumlardan biri, yani yasağı yazanla, yasağı ayaklarının altına alanın aynı mercii, aynı hurafevî, çelişik mantalite oluşu söz konusudur. Dışarıdaki, emansipasyonun sosyal zaman birimleri olan toplumsal tartışmalardan ayıklanarak geldiği için çekirdekleşmiş, mevzubahis ilişkiye üye şahısların rolleri belli, bu yüzden sağlam, versiyonun tersine, içerideki, yani dinî çatı altındaki homoseksüelliğin, mevzubahis ilişkiye girenleri hiçe sayarak, yok bilerek, bu yüzden de ayaklarının altına aldığı, kendi özvarlığına dolaysız sebep bildiği için kutsallaştırdığı, tanrının suretine eş bilinmesini istediği, kendi varlığının ilk ve tek sermayesi, son sebebi, insanın kendisidir. Burada ‚insanlık’ ayaklar altına alınmaktadır, çünkü ortadaki ilişkide bir ‚rıza’lık söz konusu değildir, çünkü mevzubahis ilişkide ayaklar altına alınanın ‚rıza’sından bahsetmek mümkün değildir, çünkü ya söz konusu ‚şahıs’ ‚hayır’ diyebilecek yaş ve akılda, hür iradede, değildir, ya da öyleyse bile, yani söz konusu şahış ‚yetişkin’ ise, sözde ‚rıza’sının ruhî ‚hayır’ını beraberinde getirmesi gerekir, ya da ben güdümlü ‚afarozunu’ tetiklemesi, yani yaptığından dolayı arkasına gizlendiklerinden vazgeçip öne çıkması gerekir. Ama hiçbiri söz konusu değildir. Ne biri isteyerek gelmiş, ne de diğeri isteyerek gitmiştir.

Bu bağlamda beraber, idarî işleri Vatikan’da merkezleşmiş yüzbinlerce kilisenin örümcek ağı kaplamış arka odalarında ‚Sakın kimseye söyleme, yoksa...’ ile başlayıp, London’un, New York’un neon ışıklarının rengârenkliğinde boğulan sokaklarının göbeğinden dünyanın dört bir yanına bağırılan ‚homoseksüelim işte, var mı diyeceğin!...’le son bulacak olan bir sosyoetik, psikofelsefî bir yürüyüşe çıkalım istiyorum.

Zaman, on altıncı yüzyılın son çeyreği. 1570’li yılların sonu. Yer İtalya, Roma. İsim Francisco Peña (1540-1612). İspanyol asıllı din adamı Peña, gizli engizisyonun anayasası <ı>Praxis inquisitorum’un (pratik engizist kılavuzu), içinde kulak kesmekten, eli kolu bedenden koparmaya, kırbaçlamaktan insanı diri diri ateşte yakmaya kadar varan dinî yasaların bulunduğu katolisizmin daima havadaki işaret parmağı kitabın, en önemli baş yazarlarından biridir. Aslında Peña, katolik kilisesinin en ünlü baş engizistlerinden Nicolas Eymerich’in o zamana kadar el üstünde taşınan yapıtı <ı>Directorium Inquisitorum’un (engizistler rehberi) geçerliliğine, mevzubahis eseri gözden geçirip, zamanın şartlarına adapte ettikten sonra yayınlayarak, son verendir. Kıtalarötesi bir dinin ceza hukukunu bir cilde sığdırmakla meşgûl Peña’ya işinde yardım eden onlarca yardımcı yazarlardan biri, mevzubahis yapıtın ‘ceza kanunu’ bölümünün gerektiği gibi kaleme alınmasını denetleyen, zamanının önde gelen hukuk adamlarından ve aynı zamanda sosyetenin parlak yıldızlarından Prospero Farinacci’dir. (Farinacci italyancada ‘uncu’, kimi kitaplarda da ‘undan gelen’ anlamına gelir... neden tercüme ettiğimi az sonra okuyacaksınız). Günlerden bir gün devletin hakimi Farinacci, yıllardır elindeki hakim tokmağıyla en sert cezalara çarptırdığı sanıkları ‘homoseksüeller’ gibi, ‘sodomi’ (homoseksüellik) suçlamasıyla (ki o zamanların ‘homoseksüelliği’ günümüzde daha çok ‘sübyancılık’ kelimesinde anlamını bulmaktadır, zira yetişkinler arası eşcinselliğe daha ender rastlanmaktadır) büyük Roma engizisyonunun, <ı>La Suprema’nın, huzuruna, Vatikan’a çağrılır. Mahkemeyi yöneten engizisyon hakimi (<ı>Pontifex) suçlamayı ve savunmayı dinledikten sonra protokole geçen konuşmasına şu cümleyle başlar: “Farinacci, ununuz iyi olabilir ama çuvalınız kirlenmiş!”

Peki, bundan yaklaşık altı asır önce ‘homoseksüellik’ten, ‘sübyancı’lıktan suçlu bulunan Farinacci’yi nasıl bir ceza beklemektedir?

Farinacci katolisizm tarihi boyunca kutsal divanın huzuruna çağrılan onca ‘mühim’ zâtten yalnızca biridir. Yüzyıllar boyunca daha kimlerin aynı davetiyeye uyarak Pontifex’in huzuruna çıkmak zorunda kaldığını saymayacağım. Ben Farinacci’nin davasını örnek alarak, kilisenin genel olarak ‘sodomiyi’, ‘homoseksüelliği’, ‘sübyancılığı’ nasıl cezalandırdığına kısaca değinmek istiyorum.

Burada esas olan kutsal mercii Roma engizisyonunun öngördüklerinin Farinacci ve onun gibilerinin suçluluklarına olan tutumun niteliğine göre değiştiğidir. Eğer ‘suçlu’ suçunun farkına vardıktan, suçunu anladıktan sonra suçundan dolayı ‘pişmanlık’ duyduğunu Pontifex’i ikna edebilecek inandırıcılıkta dile getirebiliyorsa, öngörülen prosedür ‘aff-ı beyân’dır. ‘Kul’un pişmanlığı şahsî ‘genel af’fı gibidir. İnandırıcı bir şekilde ‘Pişmanım Pontifexim, yemin ederim!’ diyebilenin herhangi bir cezadan korkması için sebep yoktur.

Korkması, engizisyonun ahıyla sürüm sürüm sürünmekten çekinmesi gerekenler, ‘inatçılık’, ‘dik başlılık’ (<ı>pertinacia) yapanlardır ki bunları cezaların en büyüğü, diri diri yakılacakları odun yığının üstündeki yere sevkleri, beklemektedir. ‘İnatçılık’, tanrıyı ve buyurduğu düzeni inkâr anlamına gelmekteydi ve cezası ölümdü. ‘İnatçılık’ta kastî bir ‘isteklilik’ söz konusuydu ve kutsal divanın kökünü kurutmayı istediği mantalite aslında insanın bu kastî istekliliği, yaptığındaki ısrarcılığıydı.

Durum böyle olunca psikolojisinin yolu tanrının önlerine döşediği raylardan çıkıp ‘homoseksüelliğe’ varanlar da fiillerinin vicdanî sorgulamasının, bedensel ihtiraslarına yenik düşüşlerinin insanî zayıflık sebeplerinin peşine düşmektense, ‘pişmanlık yasasından’ yararlanarak artık neredeyse kontröllü ‘anormalliklerini’ paspasaltı yapmaya tercih etmesini de çabucacık öğrenmişlerdir. Kutsal mercii Roma engizisyonunun ilâhî sisteminin çalışma programının sırrını çözenler, ‘sen önce yapacağını yap, gerekirse sonradan pişman olursun’ virüsüne düşüncelerini satabilecek kadar bayağılaşmasını öğrenmiş, ama Pontifex ve etrafındakiler, konunun temeline varmaktansa, semptomlarıyla uğraşıp, onu bunu sakinleştirmekten ya da şahta tutmaktan öte gitmeye yanaşmamıştır. Neden acaba?

Kutsal çatı altındaki ‘homoseksüellik fenomeni’ni doruğa taşıyan olguların başında ‘zorunlu bekârlık’, yani din adamlarının ‘cinsiyetsizlik yemini’, gelmektedir. Yani kilise koyduğu yasağın doğal doğurgularının insan üzerindeki etkilerini bilmektedir, ama yasağın ilâhiliğinden, onu kaldırmaya yanaşmaz, aksine bu doğurguların etkisel boyutlarını relativiteleştirmekle meşgûldür. Oysa bu olgu insanın doğasını görmezden gelmektedir. İnsanın ‘tanrı’ vergisi doğasını (buradaki tanrısal gerçeğin, konunun bildik kutsal kitaplarda yazılıduranların çerçevesini aşan bir boyutunun da olabileceği ihtimalini kapsar özellikte dile gelmek istediğini bilmemiz gerekir) hiçe sayan bir olgudur, dolaysıyla ‘tanrısal’ olması mümkün değildir. İnsanın bedenine aykırı bir şeyin, aklına, ruhuna uygun olması mümkün değildir, çünkü mevzubahis fenomeni bir ‘bağımlılık’ olgusuymuş gibi görmek yanlıştır. Cinsiyet bağımlılık değil, doğal bağlılıktır. Hem ‘zorunlu bekârlığın’ tersi durum ‘kotrolsüz fuhuş’ değildir; ama kilise bunu yüzyıllar boyunca böyleymiş gibi deklare etmiştir; ‘cinsî münasebeti’ kendini tanrıya adamışları yollarından alıkoyan gayrîdinî bir tali yol gibi göstermiş, böylece bu dürtünün insandışılığı düşüncesinin kabul edilmesine ve yayılmasına ön ayak olmuş, bu şekilde hem genel olarak insanları din adamlarına, hem de din adamlarını dinî mabedleri dolduran insanlara yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşmanın en uç noktasına bir bakalım:

Bu yabancılaşma, yukarıda belirttiğim ‘rızasız ilişki’dekilerin kimliklerini bildik sosyo-kültürel çerçevenin dışına itmektedir; her ikisinin de. ‘Sakın kimseye söyleme, yoksa...’ ile tehdit edenin kimliği, aklından bedenine uzayan damarı düşünceleri insanî dürtülerinin ilâhî makas dinî yasakla kesilişi sonucu nasıl kendine yabancılaşmışsa, konumu ve görevi gereği oldu olası kendisine ‘yabancı’, hatta neredeyse ‘gerçek ötesi’ (fiktif) tehditkârla zorunlu münasebeti olan tehdit edilenin de bu olaydaki kimliği kendine yabancıdır, çünkü dediğim gibi kendisini (zorla) ilişkilendirdiği karşısındaki, kutsal bilinen cübbenin ardına gizlenmiş ‘gerçekötesi’ bir varlık gibidir. Aslında tehditkârın böylesine bir tehditte bulunmasına gerek yoktur, çünkü dinî rütbesi gereği yaşadığı mekân, toplumla öbür dünya arası bir yerdir ve oradaki ulaşabilirliği toplumun fertleri için bugün bile sıfıra yakındır. Bu arada kalmışlığın bir nev’i dokunulmazlık olduğunun farkına varan birçok din adamı, başını koyduğu davasına gönülden inanmaktansa, mevzubahis dokunuzmazlıktan yararlanarak ufacık çocukların moral vekilliğine soyunur görünmeye çalıştıklarında benim vicdanımın aynasına yansıyanlar, onların dürüst olamadığı için pis göbek altı dürtülerinin kıpırdayışından başka bir şey değildir. Burada insaniçi gaddar bir başka noktanın altını da iyice çizmek gerekir. Tehdit edilen hemen her seferinde erkek çocuklardır, çünkü özü tohumlama güdüsüne dayanan bir ilişkinin sonunun meyvesizliğini bilmek kadar sapık mantaliteyi rahatlatan başka bir bilgi olamaz. Ne kadar kokuşmuş ve pis bir psikoloji değil mi? Ama artık Vatikan da bu durumun öyle yüzyıllardır süregeldiği gibi paspasaltı yapılamayacak duruma geldiğini anlamıştır; Amerika bunu bir senede, çocuk çocuk, suret suret olup yüzlerce kez sağır Vatikan’ın sağır kulaklarına haykırmıştır; daha doğrusu insanlar artık uyandıklarını aşırı dozaj tütsüden gözü kayık din adamlarının uyuşukluklarına uyuşukluklarına sokuşturmasını bilmiştir. Çünkü bir çoçuk, bir ana bir de baba demektir! Şayet bir yerde bir çocuk korkuyorsa, en az bir anneyle bir babanın o yerde bir korkutanı bin korkutacak güçte olması gerekir. Çünkü korkudan güp güp atan yürek, çocuklarımızınkidir. Bir kere duymuş olan bilir, ne dingin bir atışa adrestir o korkmuş çocuğun ufacık yüreği.

Bu bağlamda London’un, New York’un ya da medenîleşebilmiş daha birçok dünya metropolünün sokaklarında senede bir kez ‘Christopher Street Day’ adı altında bir araya gelerek mikrofonlara, kameralara, gazete ve dergilere ‘homoseksüelim işte, var mı diyeceğin...’ diyerek geri kafalı buldukları toplumsal kesimlere ‘inatçılık’ göndermesinde bulunanları, ‘homoseksüelliğin’ ötesinde, Vatikan’da merkezleşmiş kiliselerin örümcek ağı kaplı arka odalarında ‘Sakın kimseye söyleme, yoksa...’ derken akıllarında ‘pişmanlık’ duygusunun gelecek zaman kipinin muhtemel şekli uçuşanları birleştiren nokta hangisidir?

Bana öyle geliyor ki aşırı gizlilik ile aşırı ortalıktalığı birleştiren en önemli unsur her şeyden önce önlerine eklenen ‘aşırı’ sıfatıdır. Aşırı her zaman ‘yabancılaşmanın’, dolayısıyla da (hiç) kimsenin diyarı ‘arada kalmışlığın’ herhangi bir yerinde ikâmete mâhkûm olmanın özdölünü taşımıştır varlığında. Birini olup, ötekine varmamak mümkün değildir. Aşırılaşırsanız, yabancılaşmaya varırsınız. Ama günümüz aydın insanı bu aşırılıkları ve buna bağlı olarak geliveren yabancılaşmayı çözmüştür, anlamıştır. Ben ne suçsuz bir çocuk olarak kiliselerin arka odalarından dışarı çıkabiliyor, ne de herkesi önyargısız anlamak ve olduğu gibi kabul etmek isteyen biri olarak ‘only for gays’ yazılı kapılardan içeri girebiliyorsam, o zaman işin doğası gereği bilinmelidir ki, bir gün ne birine ne de diğerine gösterecek anlayışım kalmayabilir.

Ama tek bir farkı hiçbir zaman unutmadan: ‘Rıza’sı olmadan meydana gelen zorunlu ilişkinin adı ‘tecavüzdür’; tanrıyı bilmem ama benim katımda bu böyledir, her zaman. Mekân ister Vatikan, ister Central Park olsun, farketmez.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Mutasyona uğrasa tüm sapkınlıkların genleri,HAKİKİ insanla yeniden kodlansa. İnsanın alfabesinde güzellikler olsa, diliyorum. Bilgilendik çirkinliklerimizle yüzyüze geldik Ellerine sağlık.Sevgiyle. Şerife Karaçayır Mutlu

Şerife Mutlu 
 08.06.2008 0:05
 

Yazınızı bir solukta okudum, çok güzel bir yazı.Yeni şeyler öğrendiğim yazılar çok fazla yok tebrik ederim.

cetuşa 
 06.06.2008 9:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 63
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 509
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster