Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mayıs '09

 
Kategori
Resim
Okunma Sayısı
11318
 

Vincent Van Gogh

Vincent Van Gogh
 

vincent van GOGH


Vincent Van Gogh kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardan birinde "..balık çorbası içen Marsilyalı iştahı ile resim yapıyorum" (1) diye dile getirir resme olan tutkusunu. 37 yıllık kısacık bir yaşam sürmüş olan Van Gogh’un, kendine dar ettiği karanlık dünyası, sanat arenası için kocaman bir ışık olmuştur.

Yaptığı resimler hayatının özeti gibidir. Pek çok sayıda oto portre yapmış olan Van Gogh’un oto portrelerinin her biri farklı bir üslup ve ayrı bir ifade taşır. Amsterdam’daki Van Gogh müzesini gezerken en çok bu durum dikkatimi çekmişti. 1885 de yaptığı resimler ile 1888 de yaptığı resimler arasında çok ayrı bir yorum tarzı vardı.

V.Gogh pek çok akımın izlerini taşıyan ya da akımlarla örtüşen resimler yapmıştır. Akımların ardı ardına geldiği 20. yy’da, ekspresyonizm (dışavurumculuk), fovizm (yırtıcı-vahşi), pointizm (noktacılık) ve soyut resim akımları doğrultusunda resimler yapmıştır. Duygusal dışavurumlarının gözlendiği bazı resimleri ekspresyonist-kübist resimler (eski değirmen-1888) olarak da kabul edilirken, fovist ifadeler barındıran (sigara içen kafatası-1885) tablolarının yanı sıra pointizm akımına ait resimleri de (otoportre, kiraz ağacı) vardır. Zaten tek bir akımın içine sığmayacak kadar yorum zenginliği barındıran resimlerdir onun yaptıkları. Bu yüzden çağının ötesine taşan ünü daha yüzyıllarca süreceğe benziyor.

1853’te Hollanda’nın Groot-Zundert köyünde dünyaya gelir. V. Gogh’un küçük yaşlarından beri hırçın, tahammülsüz, yalnızlıktan hoşlanan bir kişiliği vardı. Çevresinde ailesi dahil, herkesle sorunluydu. Sadece kardeşi Theo ile birlikte zaman geçirmekten hoşlanırdı.

Dindar bir aileden gelen ressam, papaz olmak için, küçük yaşlardan itibaren kilisede dini eğitim almaya başlar. Bir süre devam eden eğitim sürecinde V. Gogh’un uyumsuz davranışları kiliseden kovulmasına kadar gider.

1869’da Lahey’de sanat galerileri olan Goupil şirketininde çalışmaya başladı. Resim alım-satımı işini yapan firma 1873’te V. Gogh’u Londra’ya gönderdi. Burada çalışırken ev sahibinin kızı Eugene Loyer’den hoşlandı. Ancak Eugene onu reddetti. Bunun üzerine daha da içine kapanan ve dindarlaşan V. Gogh’u, şirket Paris bürosuna tayin etti. Burada inziva bir yaşam sürerken, yaptığı yegane etkinlik tek başına Louvre müzesine gidip, klasik eserlerin karşısına geçip, saatlerce seyretmekti.(1)

Resime olan sevgisi ve ilgisi olmasına rağmen, disiplinli bir resim çalışması olmayan V. Gogh’u resim konusunda kardeşi Theo hep yüreklendirmiş, resimlerini övmüştür. Ona yazdığı mektuplarda sürekli cesaretlendirerek, para göndererek resim yapmasını sağlamıştır. Resim yapmaya 26 yaşında başlar V. Gogh. 37 yaşında ise kendi yaşamına son verir. Bu kısacık yaşamına 1000 e yakın yağlı boya ve suluboya tablosu ve 1000 nin üzerinde karakalem çalışmasını sığdırmıştır.(3)

1880’ de ressam olmaya karar verdi. V. Gogh Akademik bir resim eğitimi almamıştır. Hayatın içinde yer alan her şeyi resimlerinde yer verir. O doğada gördüğü nesneleri olduğu gibi resim yapmaktan yanadır. Elbette kendi yorumunu katarak. Ancak, yaptığı resimler çağdaşı ressamlar tarafından uzun süre küçümsenir.

1881’de kuzeni Kee Vos’a ilgi duyar V. Gogh, ancak reddedilir. 1882’de beş çocuklu Sien adında bir genelev kadınıyla yaşamaya başlar. Yaklaşık 1, 5 yıl boyunca birlikte yaşarlar. Bu dönemde kadının ve çocuklarının pek çok resmini yapar.

1883’te Nuenen’e taşınmış olan ailesinin yanına döndü. Burada kendini resme verdi. 200 civarında yağlıboya tablo yapmıştır. Tarlada çalışan işçileri, dokumacıları resmetti. Bu dönemde yaptığı resimlerde koyu ve karanlık renkler kullandı. Bir mektubunda Theo’ya resim satamadığı için dertlendi. Theo, Paris’te izlenimci ressamların çok sattığını, v. Gogh’un resimlerinin ise karanlık ifadeli olduğunu yazar.

1884’te babasının ani ölümünden sonra taşrada yaşamak istemedi. Bir yıl sonra yaptığı resimlerden satmak umuduyla Anvers’e gitti. O çok bilinen “patates yiyenler” ve “sigara içen kafatası” tablosunu burada yaptı. Bu şehirden ve Rubens’in resimlerinden çok etkilendi. Şehri dolaşırken Japon estamplarını gördü ve bunlara hayran kaldı. Kısa bir süre Karel Verlat’ın atölyesinde Japon resmi dersi aldı.(3) Bu dönemde Theo Paris’e yanına çağırdı.

1886-88 yıllarında Paris’e yerleşen V.Gogh, izlenimcilere yakınlık duymuş, o yönde resimler yapmıştır. Paris’deki F.Cormon atelyesinde Latutrec, Monet, Renoir, Pissarro gibi empresyonist(izlenimci) ressamlarla tanışır. Aynı yıl hayranlık duyduğu Gauguin ile tanıştı, kısa sürede dost oldular. Hatta Gauguin, V. Gogh “ayçiçekleri tablosu”nu yaparken onu resmetmiştir. Gauguin, birlikte sergi açmayı teklif etti. Yanlarına Lautrec, Signac, Seurat’ı da alıp Clichy Bulvarındaki bir restaurantın salonunda sergi açtılar. Ama kısa süre sonra lokantacı resimleri indirip, kapının önüne koydu. Sebebini sorduklarında; “bu resimler karşısında müşterilerinin iştahı kapandı, lokantaya uğramaz oldular.”(3)dedi. Resim satabilmek amacıyla açılan bu sergide hüsranla sonuçlandı.

1888’de, geceleri yıldızların en güzel göründüğü yer olan Güney Fransa’daki Arles şehrine gider. Arles’te bir sanat ortamı oluşturmayı amaçlıyordu V. Gogh. Burada E. Boch, MacKnight gibi ressamlarla sanat sohbetleri yapıyordu. Gauguin’e de yanına çağırdı. Resim alanında her şeyden, farklı resim anlayışlarından, resim teknikleri hakkında bolca sohbet ediyorlardı. Bu sohbetler bazen şiddetli tartışmalara da varıyordu.

Arles’de izlenimcilerden çok farklı ve kişisel bir üslupla resim yapmaya başlar. Resimlerin konusu genellikle günlük yaşamdaki nesnelerdi. Manzaralar, çiçekler, oda içi eşyaları: masa, sandalye, karyola, kişiler olabiliyordu. O, çok bilinen “sarı ev”, “teras kafe”, “ayçiçekleri” tablolarını burada yapmıştır. Bu nesnelerin renklerini ve biçimsel özelliklerini belirginleştirerek kişisel bir yorumla resimliyordu. Boyayı kalın tabakalar halinde sürüp, çoğu zaman uzun, çizgisel fırça darbeleriyle resim yapıyordu. Bu fırça darbelerinin yoğunluğu tutku-şiddet yanılsaması uyandırıyordu. Bu ona özgü bir üsluptu. Çağdaşlarından farklı bir resim tarzı oluşturmuştu.

Karşıt renklerin etki gücünün farkındaydı V. Gogh. Ve bunu resimlerinde cesurca uyguluyordu. 2-3 rengi aynı fırça üzerine alarak, canlı ve ritmik fırça darbeleriyle zengin bir görsellik oluşturuyordu. Bunları rasgele uygulamıyor, Delacroix’in güncelerinde okuduğu renk bilgilerinden yola çıkarak bu uygulamaları yaptığını kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarında söz etmiştir.(1)

Resimlerinde, özellikle ayçiçekleri ve son dönem tablolarında sıklıkla kullandığı konturları (koyu renk kanar çizgileri), Japon resminden etkilenerek uyguladığı sanat tarihçileri tarafından ifade edilmektedir.

1890’lardan ölümüne kadar 600 civarında mektup yazmış, bir kısmını kardeşi Theo yayımlamıştır. Bu mektuplarda en çok yazdığı konular, yoksulluk ve resimleriyle ilgili düşüncelerinidir. O depresif yaşantısına rağmen “resimlerimde yatıştırıcı, rahatlatıcı bir şeyler söylemek istiyorum, müzik kadar yatıştırıcı bir şey.”(2)diye yazmaktadır.

Bir başka mektubunda “Resimlerimdeki kadınlara, erkeklere bir zamanlar “hale”nin(dinsel resimlerde ermişlerin başındaki ışık çemberi) simgelediği, sonsuzluk duygusundan katmak istiyorum, bunu renklerin parlak titrekliğiyle vermeye çalışıyorum” demiştir. bu duyguyu müzikte buluyor ve renk tınılarıyla izleyiciye aktarmak istiyordu.(2) Şimdi buradan hareketle St. Remy hastanesinde yaptığı son dönem resimlerindeki o döngülü ifadelerin orijininin bu görüş olduğu ortaya çıkmaktadır.

V.Gogh tutkuyla resim yapan bir ressamdır. Tutkulu kişiliği, zaman zaman deliliğe varan ruhsal bunalımları, resimlerine ayrı bir etki gücü kazandırıyordu. V. Gogh’un halüsinasyonlar gördüğü, kişilik bölünmesi yaşadığı dönemlerde, psikiyatrik tedavi gördüğü St. Remy hastanesindeyken yaptığı resimler, daha tipik bir kompozisyon oluşturur. Örneğin ”buğday tarlasında kargalar”, “selvili yol”, “yıldızlı gece” gibi tabloları izlediğimizde, farklı bir yoruma geçtiğini görürüz. Örneğin, “selvi ağacı” tablosunda selvi büyük helezonlar çizerek göğe yükselir. Bu resimlerde figürlerde ritim hakimdir. Kıvrak hatlar, helezonlar, daireler dikkat çeker.

Bu dönemde renkler koyu tonlardadır. Koyu mavi, lacivert, kızıl, kızıla çalan sarı ana renkleridir. Van Gogh’un renkleri doğanın renkleriyle uyuşmaz çoğu zaman. Soyut bir yaklaşımla kendi dünyasının renklerini aktarır tuvale.

Resimlerinde en çok sarı renk yer alır. Renklerle psikolojinin bağından söz eden pek çok insan için sarı renk hastalığı, depresyonu, çağrıştırdığı söylenir. Aslında sarının anlamını bu alana sıkıştırmamak gerekir. Sanırım V. Gogh’da çok daha geniş anlamlar yüklemiş olmalı. Bence sarı, bütün bunların ötesinde güneşin, yani enerjinin de rengi, altının, yani zenginliğin rengi. Öte yandan buğday başağının, hasatın, yani bereketin de rengidir. Bütün bunları tablolarında yer vermiştir V. Gogh. Bunların yanı sıra, psikiyatrik tedavide kullanılan yüksükotu(digitalis) fazla kullanıldığında, çevreyi sarı görmeye neden olur. Bütün bu etkenler sarı rengi tablolarında çokça kullanma nedeni olabilir.

V. Gogh, 1889’da sinir krizi geçirdiği bir günde kulağını kesti. Kulağını bir beze sarıp genelev kadınına hediye etmek istedi. Çevresindekiler hastaneye götürerek tedavisini yaptırdılar. Eve geldiğinde bitkindi. Bu tarihlerde “kesik kulaklı portre”yi yaptı. Kesik kulağını gizleyen sargı, uçuk bir beniz, birbirine yakın ve boşluğa bakan gözler, ruhsal durumunu yansıtmaktadır. Bu resimle ilgili kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta” yaşayan bir ölüye benziyorum.”diyordu. Aslında bu portre kaçınılmaz sonun da habercisiydi.

Yaşamının son dönemlerini geçirdiği St. Remy hastanesinde sevdiği ustaların, Rembrant, Delacroix, Millet ve Daumier’in resimlerini kopye ediyordu. Ama bu bildiğimiz şekilde kopya değildi. Kendi renk ve çizgileriyle oluşturduğu apayrı yorumlardı. Zaten onun tablolarında bambaşka bir resim olarak ortaya çıkıyordu. Çünkü kendi duyumsadığı tınıları renklendiriyordu. O görünenin ardındaki gerçekliği yakalamanın peşindeydi.

Hayatın güler yüzüne uzak düşer hep, hayatla bir türlü dostluk kuramaz ressam. Yaşamı boyunca resim satmak için çabalayıp durdu, ancak 1890’da hastalıklarla boğuştuğu dönemde “kara üzümler” adlı tablosu 400 franga satıldı. Bu sağlığında satılmış tek resmidir.(3)

Hayatına anlam yüklemek için tüm benliğiyle resim yapan Van Gogh, psikiyatrik tedavinin desteğine rağmen kişilik bölünmeleri yaşar. Acılarla yüzleşmek ve yoksunluklara yenik düşmek, hayattan vazgeçmeyi de beraberinde getirir. Zaten yaşadığı hayal kırıklıkları melankolik bir ruh yapısına sürüklemiştir onu.

V. Gogh, hep yenik yaşamaktansa hayattan kopmayı uygun bulur. Uçsuz bucaksız buğday tarlalarında, kasvetli bir gökyüzünün altında yalnızlığını çok derin bir kederle hissetmiş olmalı V. Gogh. 27 Temmuz 1890’da buğday tarlalarında resim yaparken tabancasını çekip kendini vurur. Yarı baygın bir şekilde odasına dönebildi. Çok kan kaybetmişti. Yakın dostu Dr Gachet, karnındaki kurşunun çıkarılması tehlikeli olabileceğini söyledi. Durumu gittikçe kötüleşen ressam, iki gün sonra 29 Temmuzda, Theo’nun kollarında can verirken son sözü şu oldu:

-” ıstırap hiç dinmeyecek!...”

Kaynaklar:

1)Vincent Van Gogh- Yapı Kredi Yayınları

2)Resimde Müziğin Etkisi- Nazan İpşiroğlu

3)Empresyonist Ressamlar- Sadun Altuna

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 32
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 7949
Kayıt tarihi
: 11.07.08
 
 

İzmirliyim. İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi mezunuyum. Serbest çalışan diş hekimiyim. M..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster