- Kategori
- İstanbul
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın İstanbul'u

Pazartesi Ahmet Hamdi Tanpınar etkinliğine katıldım. Şehir ve Korku koymuşlar bu yılki adı mı temayı mı? Pek de sıcak bir ad değil ama kan ter içinde düştüm salona, bir atkestanesi gibi.
Tanpınar araştırmalarıyla tanıdığım Prof. Dr. İnci Enginün ve yılların eleştirmeni, kültür elçisi Doğan Hızlan, Tanpınar'ın mimari görüşlerini açıkladılar. Bilirsiniz Beş Şehir kitabını. İnci Hanım bu kitap elinde Bursa sokaklarında dolaşıp kuşlara yem atılan o şadırvanı, havuzu aradığını da bir çocukluk anısı olarak aktardı. Demek ki sevgi, okuma sevgisi çocukluktan içimize işleyen bir şey.
Eskinin bilinçle, özenle korunmasına ve yeni yapıların da eskinin güzelliğini yok etmemesi şeklinde bir yaklaşım sergilendiğini aktardı konuşmacılar. Öyle ki eski binalarda yanında mutlaka bir kaç çınar ya da servi ağacının da bulunduğu da vurgulandı.
Git gide ağaçsızlaştırılan kentimizde, o güzelim ulu ağaçların gölgelerinin ancak Gülhane Parkı gibi yerlerde olduğunu hatırlayıp da Tanpınar'ın görüşlerine katılmamak elde mi? Ahmet Hamdi Tanpınar Müze ve Kütüphanesi'ni bulmam da ayrı bir macera oldu. Kimse burnunun dibindeki oluşumu farkında değil. Gülhane Parkı kapısından girince sol tarafta caddeye de bakan o silindirik zarif köşk diyeyim de haberiniz olsun.
Önüne de bir havuz yapılmış. Bugüne değin izlediğim Tanpınar Festivallerinde Tanpınar'a en yakın, en ilgili etkinlikti. Geçmiş yıllarda bir dedikodu vardı. Davetli yabancı yazarlara izleyicilerden bir Tanpınar kim mi, kitabını okudunuz mu gibi şeyler sormuş da aldığı yanıta epeyce tepki gelmiş. Komite bu yıl üç adet Tanpınar oturumu düzenlemiş. Sonra Nermin Mollaoğlu Tanpınar kitaplarının, pek çok dile çevrilmesinin serüvenini aktardı. Bu da sevindiriciydi, yazınımız adına. Festival devam etmekte...
Güzel bir güz gecesi de oralarda geçti, anılarla dolu Sultanahmet Meydanı'nda.
İnternet'e erişimin bir Anayasal hak olduğu konusunun gündemde olduğu bir sempozyuma da katılmıştım bir önceki gün. Gerçi gece değildi ama çıkınca gece iniyordu. Frederic Ebert Sosyal Demokrasi Vakfı'nın düzenlediği bir etkinlikti.
Konusunda uzman olan bilişimciler, öğretim üyeleri, güvenlik uzmanları, gelişen ve değişen koşullar altında yeni tür medya ve yeni tür haberciliğin İnternet üzerine daha fazla yoğunlaşacağını da vurguladılar. Bu arada Siber suçlar, İnternet güvenliği ve çeşitli şirketlerin İnternet kullanıcılarının bilgilerini topladıklarını ve bu bilgilerin kullanılmasına da yasalarla engel olunması konuları da gündemdeydi. Örneğin bir yere kimlik bırakmama hakkımızın olduğunu da orada öğrenmiş oldum.
E-devlet ve Fatih projelerinin kuramda iyi olsa da uygulamada aksaklıkları giderilmedikçe ve içleri doldurulmadıkça işe yarayamayacağı özellikle E-Devlet uygulamasında kurumlar arasında paralellik ve senronizasyon olmadığı için vatandaşların büyük zorluklarla karşılaştığına da değinildi. Bimem hangi belge için iki devlet dairesi arasında kaç kere koşuşturmak zorunda kalındığnı da dile getirdiler. Zaten kimlik fotokopisi istenen bir E-Devlet , olayın en baştan elektronik ortamda olmasını reddediyorsa E-Devlet olamayacağı vurgulandı. Veri tabanı programlarıyla kişilerin bilgilerine ulaşımın tehlikeli sonuçlar veren bir pazara dönüştüğü konusu da görüşüldü. Zor saatlerdi ama dikkatle dinledik. Zamyatin'in ve Orwell'in kulaklarını da bol bol çınlattık. 1984'ü bilirsiniz ama bir kara ütopya olan Biz'i de öneririm. Belki daha geniş kapsamlı da yazabiliriz sonra. İnternet'te artık e-devlet de var olduğuna göre kullanım hakkı da Anayasa ile güvence altına alınmalıdır. Çünkü ulaşamama gibi çeşitli eşitsiz moda deyimle orantısız, durumlar var. Düşününce buluyor insan, nelerdir diye... Unutmadan bilgiye erişimin ücretsiz olması da konuların arasında yer aldı. Ben bunu bedava İnternet'ten çok E-Devlet işlemlerinin ücretsiz olması anlamında aldım.
Güzel aydınlatıcı kitaplarla ki biri TÜRKİYE'de DİJİTAL GÖZETİM bunu o gece okudum öneririm bulup okumakta fayda var, diğeri de Türkiye'de Hak İhlalleri Raporu ve başka kitapları kucaklamış, İstiklal Caddesi'ne yelken açtığımızda, Fransız Kültür Merkezi'nde bir Karikatür Sergisi olduğunu gördük. 100 yıllık süreçte Fransız Çizgi Romanlarına giren İstanbul ana temaydı.
Sonra çizgi romanlarda Bizans ile ilgili yer alan bölümler de sergileniyordu. Turhan Selçuk'un Abdülcanbaz'ı da oradaydı, bütün görkemiyle gelenleri karşılıyordu. Bazı çizgi romanların da yasaklandığını duyduğum günümüzde özgürlükler sanatçılar ve yazarlar için geriye doğru mu akacak böyle diye düşündüm.
Belgesel Film Festivali de vardı. Bir film izledim. Doğrusu anneannesinin son günlerini işleyen Avrupalı belgeselcinin paralel evrenlerden çok etkilendiğini söyleyebilirim. Anneannesi Avrupa'da bir yerlerde ölümü sözüm ona güleç yüzle beklerken, en büyük oğlunun davranışlarına katlanmaya çalışırken, Hindistan'da odunların arasında icra edilen ölü yakma törenini de baştan sona izlemiş olduk. Yani izleyene biraz eziyetli bir filmdi. Öyle ki çıkar çıkmaz iki genç izleyici kardeşle görüşlerimi paylaştım. Türkiye'den katılan filmlerin çoğu Kürtler üzerine odaklıydı. Tabii bunu film kitapçığından yaptığım saptama Yani Orta Anadolu ya da Ege ya da Karadeniz insanlarının da sorunları yok mu gibi bir soru da kurcalamadı değil. Genellikle o tür filmlere fon verilmediğinden diğer bölgeler gölgede kalmış diye bir şeyler de öğrendim.
Sonra hoş müzikler ve bahçede kısa bir mola. Ardından arkadaşlarla Galata. facebook sayfama yazdığımla veda edeyim:
"Su gibi bir hava, Lodos kokusu ve ölmüş bitmişim , bitmişiz çalışmaklardan, ve çaylar, belki de kalabalığın içindeki ıssızlık, portakal kokulu ışıklar, gölgesizlik, Galata buydu dün gece..."
Çalışmakları üzülmekler, düşünmekler diye de alabilirsiniz.
Üzülecek şeyler de çoğalıyor....
Emel Dinseven 1-3 Ekim 2012