- Kategori
- Öykü
"Bir yıl daha geride kalıyor sensiz..."

Herşey geçer, hayat kalır...
Sigarasını yaktı. Öylece oturmuş olduğu bankta gelip geçenleri izliyordu. Bomboş bakışlarla. Sigaranın dumanını seyretmeye başladı. “Aslında senden nefret ediyorum sigara!” dedi içinden, elinde yanan sigaraya bakarak. Gerçekten de hoşlanmazdı sigaradan, kokusundan bile. Ama ne içerken bir rahatsızlık duyuyordu ne de yanında içenlerden. Kokusuna alıştığı için değildi rahatsızlık duymuyor oluşu, sadece umursamıyordu. bir şeyleri umursamaya çalışmak yorucuydu. Niye yorulsundu ki… Çok nadir içerdi bu veledi. Çok kötü olduğu zamanlarda veyahut canı çok sıkkın olduğu zamanlarda… Bir de içinin zehir gibi olmasını istediği zamanlarda…
İçinin zehir gibi olmasını istediği zamanlar o kadar çok oluyordu ki şu aralar. Ama yine de bitirmeden söndürdü ve çöp kutusuna fırlattı. “Tam hedef, on ikiden vurdun kızım, aferin sana.” İçinden diyerek gülümsedi. Önünden geçen adamın biri onu süzerek elindeki izmariti söndürmeden, bir de üstüne üstlük yere tükürerek yürümeye devam etti. Yerdeki izmaritin kıvılcımları hala sönmemişti. “Böyle insanlar niye yaşar ki? Zarar vermek için mi varlar? Bunlar olmasa, çöpçülük mesleği belki de olmayabilirdi.”
İzmariti ayakkabısıyla ezdi ve gittikçe soğuyan hava karşısında montunun fermuarını yukarıya kadar çekti.
Her zaman hızlı adımları bu sefer yavaştı. Beynindeki düşüncelerine yetişemiyordu. Hayat gibi, zaman gibi akıp gidiyorlardı ve onlara yetişemiyordu. Deli olduğunu düşünüyordu böyle anlarda. “Bir yıl daha geride kalıyor yaşayanlar için. Ölüler için zaman durdu, akmıyor artık.” Boğazı düğüm düğüm oldu, “İşte” dedi “Senin zehrin bu! Boşuna zehirler arama, kendini öldürmek için.”
Otobüs durağında durdu. Gelen otobüsü görünce otobüs kartını çıkardı ve tek tük yolcuların otobüste dağınık oturuş sırasına aldırmadan kimsenin fark etmeyeği bir köşeye oturdu. Bacaklarını öndeki koltuğun demir kısımlarına kaldırdı. Genelde böyle oturmayı, rahat olmayı seviyordu. Mutlu hissediyordu kendini, en azından daha iyi duyumsuyorum kendimi diyebiliyordu.
Otobüs şoförü arabeskçi ağabeylerden hoşlanıyor olmalıydı ki bir arabesk aurası sarıvermişti otobüsü. Sevene de dinleyene de söyleyene de karşı değildi ama yine de ona göre değildi bu müzik türü. O yüzden dikkatini dışarı yoğunlaştırdı, bu seferde düşünceleri tekrar devreye girdi.
Annesi gelmeyecek bir çocuğa söylenen bir söz gibi bir ses bir sese şöyle söylüyordu sanki. “İyi bir çocuk olursan annen gelecek!” Bu yalanı ona da söylemişler miydi zamanında, hatırlamıyordu. Ama kendisi bir çocuğa söylemişti. Annesi yurtdışına giden bir çocuğa baktığı zaman böyle söylemişti. “İyi bir çocuk olursan annen gelecek!” demişti. Ne yalan ama, ne kadar yalancıymışım meğer. Çocuk daha 2 yaşında olmasına rağmen, inanmayarak bakışlarını onun yüzüne dikmiş ve “Anne gelecek?” “Anne gelecek?” tekrarlayıp durmuştu. O da “Evet canım gelecek, anne gelecek. Ama uyuman gerek şimdi.” Diyerek bir yalan daha söylemişti. Uyumasını sağlamak için yanına uzanmıştı. Başka türlü uyumadığını söylemişlerdi çünkü. O da öyle yaptı. Çocuk ona sarıldığı zaman hayatta hala güzel şeyler var diye düşünmüştü. Gözlerini açıp onu izlemeye kalkıştığında, henüz uyumamış olan bu melek küçücük parmağıyla göz kapağını indiriyor, küçücük parmağını da göz kapağının üzerinden çekmiyordu. Daha sonra bunu oyun olarak algılayan çocuk bu hareketi yarım saate yakın sürdürmüş sonrasında mışıl mışıl uyumuştu.
Bu hatıranın anısından kurtulmuşken yine müziğe gitti kulağı.
Arabesk mi değil mi bilemediği şarkının sözleri kulağına doluverdi.
“Hayat ne tatlıymışsın meğer
Bilinmiyor yaşanırken
Ölüm acı gerçeksin tamam
Bana neden bu kadar erken
Söylemeyin
Bilmesin aşkıma
Dayanamaz böylesi acıya
Uzakta deyin
Dönecek deyin
Öldüğümü söylemeyin” diyordu bir adam, ona eşlik eden bir kadın şarkıcı da şu sözlerle cevap veriyordu:
“Saçının teli kaldı
Gözünün izi kaldı
Mutluluk sözü kaldı
İçerimde…
Dün gece
Seni gördüm rüyamda
Kayboldun karanlıklarda
Yangında uyandım koynumda
Seni ardımda bırakmak var ya…”
“Bir tek sen değilsin bak, büyüdün artık. İçindekileri, hıçkırıklarını bastırdığın geceler çok, çok fazlaydı.” Devam edemedi içindeki sesin sözlerine…
Eve nasıl geldiğini bilmeden banyoya attı kendini. Yağmur gerekliydi hala onun ağlaması için. Yağmursuz gözyaşları akmazdı ki. Suyun altında duvara yaslandı ve ağlayıp ağlamadığını bilmez bir halde öylece kalıverdi.
“Bir yıl daha geride kalıyor sensiz…Ne sen ölümü, ne de ben sensizliği haketmedim. Keşke ben de bir yalana inanabilseydim... "
İyi bir çocuk olsaydı gelebilir miydi?