- Kategori
- Öykü
YAĞMUR!

Bulutlar yavaş yavaş ağır yüklerini boşaltmaya başladılar yağmur kentin kirli griliğine, kaldırımların yorgun yüzüne ve ağaçların yeşil dallarına önce yavaşça, sonra giderek hızlanarak vurmaya başladı. Ağaçlar sanki daha bir mahzun, daha hüzünlü, yağmura çaresiz teslim olurken, insanlar yollarda, sokaklarda telaşlı bir kaçışın , koşuşturmamanın içindeydiler.
Dalgalar kıyıya daha bir öfkeli vuramaya başlamış , rüzgâr sanki denizle alay edercesine efil efil esme sevdasındaydı. Küçük balıkçı tekneleri kıyıya telaşla yanaşırken , balıkçılar denizin öfkesinden az zararla çıkmanın hesabındaydılar, çünkü deniz kızdı mı korkmak lazımdı, o öfke nice arkadaşlarını yutmuştu.
Kentin deniz kıyısı boyunca uzanan geniş bulvarda , üzerine uzun beyaz bir yağmurluk geçirmiş trafik polisi, yol boyunca akıp giden araçlara sinirli el-kol hareketleriyle yön veriyordu.
Aslında sabahtan havanın yağacağını tahmin etmek olası değildi, sabahki sakin, parlak ve dingin hava nasıl olurda yerini böyle yağışlı ve rüzgarlı bir havaya bırakmıştı anlamak zordu.
O hafta sonu da her hafta sonu yaptığım gibi sahildeki Mavi Cafe’ye gitmiştim, burası benim için apayrı bir öneme sahipti, cafe sahibi Kemal ile kısa sürede sıkı bir dostluğumuz oluşmuş, ben ona, o bana çabucak alışmıştık, hatta bazen müşteri yoğunluğunda masalardaki boşları toplar, küllükleri boşaltır ve bunu zevkle yapardım.
O gün yine bir süre mavi cafede oturdum, içerideki yoğun sigara dumanı ve uğultudan sıkılmaya başlayınca kendimi yağmura aldırmadan dışarı attım.
Sahil boyunca uzanan genişçe bulvarın ortasında uzayıp giden refüje dikilen koca palmiye ağaçlarının arasından geçtim, arkamdan öfkeyle öten arabanın korna sesine aldırmadım, lüks bir restorandın iştah açıcı yemeklerinin sıcaklığından buğu bağlamış geniş camekanından içeri kaçamak bir bakış attım.Sabahtan beri dolup taşan yollar, caddeler, sokaklar, adeta ölüm sessizliği ne bürünmüşlerdi.
Yağmurun şiddetine rağmen yağmur altında uzunca bir süre yürüdüm, tek tük, siyah şemsiyeler altında kaçışan başsız, ceketli, ceketsiz, çıplak bacaklı insanlarla çarpıştım.
Kentin kirli griliğinden, yüksek yapıların, buğulu camlarından dışarıyı seyreden mahzun yüzler, haylaz çocuklar gördüm.
Tren istasyonundan rayları çocukça bir dürtüyle sekerek sıçraya sıçraya geçtim, kentlerden, kasabalardan, köylerden birbirine yıllardır, umut, hüzün ve sevinç taşıyan bir yolcu treninin yorgun siyahlığına çarparak, durmadan tepeme yağan yağmur taneciklerini hoyratça çiğneyerek hiçbir şeye aldırmadan geçtim.
Yağmurun altında güneşi özledim, Mavi Cafe’yi özledim, mavi cafedeki Kemal’i özledim, o gün kaç buğulu cam gördüm, kaç milyon yağmur taneciğini çiğnedim bilmiyorum.