- Kategori
- Deneme
‘Bulutların üstünden bıraktım ben kendimi...’

Yine mavilikler yağıyor
Brenna MacCrimmon’dan dinlediğim bir şarkı eşliğinde yazıyorum bu satırları. Hayat hızla kayıp gidiyor saçlarından, yıldızların kayıp gittiği gibi. Gözlerindeki ışığın hasreti var yüzüme çarpan yağmurda. Dolaştığım bahçelerde bilmediğim bir koku/korku ve unutmaya yüz tutuğum sesin var. Uzaklaşmak istiyorum buralardan. Uzak bir ülkenin soğuk dağlarında bir yaprak gibi solup giderek, mutluluğu batan güneşin ufkunda aradım boşu boşuna!
Şimdi deniz kenarındayım. Kafka misali ruhumu katlediyor bu insanlar. Ellerimden kayıp gidiyor bu hayat! Yosunlar, çiçeklerin kokusu gibi değil. Dalgaların şarkısı hüznümü sürüklüyor bilmediğim diyarlara. Rüzgâr esiyor, sahilsiz bir okyanusa dalıyorum, dalgaların sesiyle kendimden geçiyorum. Belli belirsiz fısıltılar işitiyorum. ‘Bulutların üstünden bıraktım ben kendimi..’ Rüyalarda ve ya gerçekte sadece ama sadece ıstıraplarım var.
Ruhumu, yaşadığım bu yer boğuyor. Aşk, duygular, mana ve beden nedensiz boşluklarda sürükleniyor/ölüyor. Biliyorsun her insan gibi bende yaşlanıyorum. Yıllar geçiyor daha da yaşlanıyorum. Saçlarımda zamanın tozu. Kırılgan duygularım, kalbimdeki yaralar, dokunduğum tutunduğum her şeyi alıp gidiyor. Gözlerim hep derinlere bakıyor. Aşk, her zamankinden çok canımı yakıyor. Kalbimdeki saklı hissini bastıramıyorum. Kayıp ruhların şarkısını söylüyorum. Esirin olmuşum ben senin. Bağışlanmayı diliyorum, biliyorum senin karşılığın olan biri değilim. Fakat çaresizce yine de seviyorum seni.
Sonunda en az insanlar kadar kendimden de usandım. Kendimden nasıl kaçabilirim bilmiyorum. Tüm âlemin içimde daha büyük bir boşluk var. Aşk, her güçlüğü yener diyorlar. Biliyorum yalan söylüyorlar! Yenilen tek bir şey var; isteksizce hapsolduğum bu beden. Gözlerim sonuna kadar köreldi, artık senden başka kimseyi görmek istemiyorum. İnsanlara tahammül edemiyorum tıpkı kendime tahammül edemediğim gibi. Adım unutulsun, gölgem bile unutulsun, bırak rahatça yok olayım. Senin yokluğunda gözlerin fısıldadı var olmadığımı.
Bu gece bir rüya gördüm. Etrafta hanımeli kokusu ve büyük ıhlamur ağaçları var. Küçük bir patika yolda sana kavuşacağım ümidiyle yürüyordum. Ağaçların arasından belli belirsiz gölgeler sürükleniyor. Zamanı nasıl yaşadığımı bile hatırlamadan sadece seni düşünerek ilerliyorum. Önüme çıkan büyük meydanda duruyorum. Meydanın ortasından gökyüzüne doğru çıkan bir ışık görüyorum. Işık yavaşça sönüyor ve yavaşça kaybolup karanlıkla eşleşiyor. Sadece yalnızlığımla/ korkumla baş başayım.
Derken rüzgâr esmeye başlıyor. Şimdiye kadar dinlediğim en güzel şarkıyı etraftaki karanlık ormanların ağaçlarının çıkardığı seslerden dinliyorum. Sonra seni beyaz bir elbiseyle yanıma yaklaşırken görüyorum. Benimle konuşmuyorsun. Neden hep susuyorsun! Yağmur yağmaya başlayınca hayalim ve görüntün çoktan kayboluyor. Etrafta ‘yağmurun narin sesi, şimdi başka bir anlamı var.’ Ben de susuyorum. Dinliyorum. Meydan kayboluyor dünya denen bu hayatta uyanıyorum. Yine sonu asla gelmeyen bir patika da yürüyorum. Hayallere çok daldığımda bulutlar üstünden seyrediyorum bu kirli/çamurdan dünyayı… Keşke hiç uyanmasaydım isterdim ve dilerdim ki rüyalardaki hayatım gerçek olsun. Anlamı olmayan bir hayatı yaşamaktansa rüyalar aleminde senin sesini duymayı isterdim.. Rüyalarımda bile konuşmadığını bildiğim halde.