- Kategori
- Haber
“Çukur” merakı…

Yıl 1991…
Dünya tarihi için yeni bir dönüm noktası.
Avrupa ve Asya'nın siyasi haritası değişmesi, 1917'de temelleri atılan ve 1922'de kurulan Sovyetler Birliği dağılmaya başlaması, yerini Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)'na bırakması olaylarının yaşanmaya başlaması yılı…
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin parçalanmaya başlaması ile en yakın komşularından biri olan Türkiye üzerine önce yoğunlukla Kafkaslardan gelen yoğun bir “Giriş” yaşandı. Özellikle Gürcistan’dan gelenler, ellerinde avuçlarında “Para” edebilecek ne varsa, “Karadeniz Pazarları”na döktüler, hem de “Üç para”ya…
Bende de o dönemlere ait her tarafı (namlusu hariç) gümüş bir Kafkas kaması var…
Neler getirmediler ki!...
Ve “Pazara” gelenlerin çoğunluğunu da “Kadınlar” oluşturuyorlardı. O zamanın moda deyimi ile “Nataşa”lar…
Karadeniz Bölgesinde sonucu aile dramlarına kadar varan birçok haber duyduk… Çünkü “Türk Halkı” olarak bunlar bizim geleneklerimize, örfümüze ve ahlakımıza(!) uyan şeyler değildi. Ya da biz öyle sanıyorduk.
İşte o tarihlerde, Türkiye’deki çok büyük bir şirketin davetlisi olarak (Bayiler daveti) şimdiki Rusya’nın Karadeniz bölgesindeki çok güzel ve turistik bir yeri olan “Soçi”ye ben de gittim…
Cebimizde dolarlar, bindiğimiz “Rus uçağı”nın içine “Götürmeyi unutmayın” diyerek önerdikleri ekmek, meyve, konserve yemek, çikolata gibi nevaleyi de taşıyarak…
Soçi havaalanı’na indiğimizde, daha alandan ayrılmadan rehberimiz “Para bozdurun” dedi. Ben ve diğer arkadaşlarımız denileni yaptık ve ben dövizlerimizi bozduracak kişiye 150 dolar verdim “Bozdur” diye…
Adam, gözleri Faltaşı gibi açılmış, “Bu kadarı çok” dedi… Oysa daha önce gittiğimiz birçok yurtdışı gezilerde bu para ile ancak 2 gün idare edersin.
“Olsun” dedim “Sen bozdur…”
Bir saat sonra dönen kişi, herkesin eline paralarını sayarken, bana bir torba verdi. Hani 5 kiloluk un torbası gibi… Şaşkınlığımı attıktan sonra bir taraftan içine bakarken diğer taraftan sordum “Bu ne” diye…
Adam…
“Paraaaa…” dedi..
Artık elimde bir çuval(!) “Ruble”m vardı, hem de destesi bozulmamış, gıcır gıcır…
Sabah vardığımız için, otelde hemen bizi kahvaltıya aldırlar. İlk kahvaltıda neden bize “Götürün” dediklerini anlamakta gecikmedik. Kahvaltı tabağında zeytin, margarin ve bir de simsiyah dilimlenmiş, ama dişlerimizle dövüşen ekmek vardı…
İyi ki “Götürün” sözüne kulak vermişiz… Daha sonraki “Yemek öğünleri” de bundan hemen hemen farksızdı. Zaten o kahvaltı saatinden sonra, üç arkadaş hep kahvaltımızı odamızda yaptık.
Ertesi sabah “”Şehir Turu” için Soçi’nin merkezine indik. Büyük ve gösterişli binaların bulunduğu caddeleri gezdik. Ben “Meslek merakı” olarak gördüğüm üzerinde “Süpermarket” yazan bir alışveriş(!) yerine girdim…
Hemen hemen bütün raflar boş. Arada bir şeyler elbette var. Ancak ne kadar ihtiyaç bunlar. Çünkü satılan sebzeye baktığımda, bizim toptancı halinde dökülen bölümden farksız. Et, simsiyah olmuş, salam, sosis gibi şeylerden ise endişe ettim. Kısacası “Gıda” konusundaki “Açlık” durumunu yakından gördüm. Yöreye özgü giyim ve “Hediyelik eşya” haricinde herkes yokluk içinde, sadece açlığını gidermeye çalışıyor, ama para nerede?
X
Otelin resepsiyon bölümünde çalışan orta yaşlı “Güzel” bayanın, her anahtar alışımda ve verişimde bana karşı “Davetkar” bir bakış gönderdiğini hissediyorum. Tamam, arkadaşların büyük bir bölümü zaten “Fiili çalışma” içine çoktan girmişlerdi, ama ben biraz ürkek davranıyordum.
Sonunda, kırık dökük İngilizcem ile odamda buluştuk.
Yine o malum İngilizcemle öğrenebildiğim kadarıyla, üniversite mezunu, devlet görevi yapmış, eşi bir maden ocağında çalışan, ocakta olmadığı zaman sürekli votka içen ve bir de 5 yaşında oğlu, bir odalı apartman katında oturuyorlar.
İçimde hep “İş seks boyutuna gelince, herkesin bir acınası hikâyesi vardır” diye düşünmeden de edemiyorum.
Muhabbet yine bilinen İngilizce seviyesinde sürdü gitti.
Bir zaman sonra “Kaç dolar istiyorsun” diye sordum.
Gözlerimin içine bir tuhaf bakarak “15 dolar” dedi… Bende 15 dolar yoktu, iki 10 luk verdim… Tam kapıdan çıkarken, ortada duran kolinin içinde, gelirken getirdiğimiz portakalı gördü.
“Bir tane alabilir miyim?... Oğlum için” dedi…
Elbette alabileceğini, hatta birden fazla da almasını söyledim… Bir de “Oğlu için” çikolata da verdim üstelik…
Soçi’de kaldığımız süre içinde aynı resepsiyon memuru ile “İş bitiş” saatinden sonra birlikte sohbet ettik. Bana, anlatabildiği, benim de anlayabildiğim kadarıyla “Rusya’nın ekonomik durumu ve insanları”nı anlattı… İlk görüşmeden verdiğim 20 doların dışında, teklif ettiğim halde bir daha hiç para da almadı. Zaten işin “Seks” boyutuna da girmedik.
Dönüşte, 5 kiloluk un çuvalını olduğu gibi ona bıraktım geldim. İçinde de ne vardı, bilmiyorum…
Bu seyahatte benim parasal harcamam toplam 170 dolar olurken, birçok arkadaş ceplerini boşaltmış, bazılarından uyutularak paralarının tamamı alınmıştı… Hatta son gün bir kişiyi, ancak Trabzon’da uyandırabildik…[1]
X
Daha sonra Moskova’ya, Moldovya’nın başkenti Kişinev’e, Ukranya’nın başkenti Kive ve birkaç şehrine de gittim. Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan’da çok bulundum. Azerbaycan’da İşyeri açtım, o nedenle daha çok kaldım…
Buralar, dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin parçaları…
Ve halen “ekonomik” olarak toparlanabilmiş, insanları refah seviyesine ulaşabilmiş ülkeler değil. İşsizlik oranı çok yüksek seviyedeki ülkelerden…
Ve bu insanların da elbette yemeye içmeye, bir şekilde de “Para kazanmaya” ihtiyaçları var. Yokluk, ne yazık ki onları fuhuşun ta içine çekiyor…
Ve… Gelelim işin en ilginç yanına…
Türk erkeklerinin, yoldaki asfalt çukuruna, kanalizasyon çukuruna, telefon çukuruna, hatta çukur bulamazsa, yolun kenarındaki su arkına bile düşmeye meraklı ve alışık oldukları da bir gerçek…
Gazete haberine göre, Türkiye’den yılda 600 milyon dolar para, fuhuş yoluyla yurt dışlına çıkıyormuş. Yani, fuhuş yapan yabancılar, her ay memleketlerindeki ailelerine en az 1000 dolar para gönderiyorlarmış…
Bu bilgi elbette doğrudur, bankalardan gönderilen havalelerle bunu kanıtlamak mümkün…
Bir de bu kadar “Çukura düşmeye” meraklı “erkek millet” olunca, ayrıca bir ispata bile gerek yok sanırım…
<ı>15 HAZİRAN 2008 ı>
[1] Özeleştiri yapmak gerekirse; tamam ben de az değilim, ama benden de azgınları vardı.