- Kategori
- Kitap
“Direniş taşı”yan şair Murat Soyak
Direniş dendi mi benim aklıma rahmetli Nazir Akalın ve “Gerilla Türküleri” adlı şiir kitabı geliyor. Bir kişinin ruhunda asilik yoksa şair olabileceğini düşünemiyorum. Olmaz mı? Olur. Benim gibi aykırı kişiler için bir şey ifade etmez, ama bir şey ifade ettikleri birileri mutlaka olacaktır.
Şair “direniş taşı” adını tevriyeli mi kullandı, bilinmez, ama ben taşı emir sayıyor, hem bizim, hem kendisinin direniş taşıması gerektiğini anlamak istiyorum.
“direniş taşı” varlıkların sentezinden oluşan bir kavak… Arka kapak Murat Soyak’ın beyitlerden oluşan güzel bir şiirinden alıntıyla süslenmiş. Roza Yayınlarınca Nisan 2012 baskılı kitap 59 şiir ve 69 sayfadan oluşuyor.
Kitaba başlamadan yeri gelmişken kitap eleştirmenleri ve okuyucular için bir açıklamada bulunmak istiyorum. Gerek Murat Soyak, gerekse tanıtımlarını yaptığım diğer kitaplar olsun, “Bu adam da hiç olumsuz bir şey yazmaz mı?” diyenler olacaktır. Ben şunu şöylemek istiyorum ki, elime aldığım kitap, yazan kişi için yazar ve şair niteliğinden uzaksa hakkında kesinlikle hiçbir şey yazmam.
Gelelim “direniş taşı”na kitap Yunus Emre’nin iki dizesiyle başlıyor.
“her dem yeni doğarız
bizden kim usanası”
Sevgili Murat yazdıkların usanası şeyler değil. Usanan da çıkarsa, yaşadığı sıkıntılardan ya da aşırı rehavetten kitaba konsantre olamayışından kaynaklanıyor olmalı…
Murat Soyak daha önce de belirttiğimiz gibi klasik şiiri ve bu şiirde kullanılan kavramları anlamları kullanmaya hem meyilli, hem de seviyor. Yalnız kullanırken modern şiire uyarlıyor. Bu da şiire daha bir güzellik ve daha bir ahenk katıyor. Ben bu şekilde kullanmayı pek sevmiyorum, ama “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” derler. Bakın bir dervişin yaradan aşkıyla gönlünün bir alev topu olduğunu ve kendisinin de pervane oluşunu şair “Dilbace” adlı şiirde nasıl işlemekte:
“…
dar zamanda sonsuza doğru
ateşinde dirildiğim çile misin
kapında yangın, bir derin sızı”
Şiirde kullanılan kavramlar bizi tasavvuf yolunda tarikat ehli dervişlere bürüyor. “Hikmet, sır, çile, ışık, ateş, kapı” sözcükleri bu görüşü ne de güzel yansıtmakta.
“Rahş” adlı şiir bir koçaklama. Duruş, bakışlar, hareket, kavga, karanlık, çeviklik ve zülfikâr kavramları hem ses, hem anlam bakımından militan ruhlu bir şiir, şavkını gül renginden almakta… Kırmızı gül ya Ali’ye sunulmuş, ya Ali’den.
“…
gövdendeki denizde ipek dalgalar
zülfikâr ile yoldaşlığın bildirilmiş
…”
“Direniş Taşı” cesaret çığlıkları, karanlık suskular, Musasız firavunlar yollarımızı kanla yıkamaktalar Kudüs’ü uyuyan yüreklerde. “Direniş Taşı”malı haksızlık ve zalimlik karşısında. Yoksa zalime ve şeytana ortaklık yapılmış olur.
“…
çağa gölgesi düşen firavuna karşı
sürgün verecek dal, direniş taşı”
“Şair” adlı şiirde Murat Soyak belli ki, bilinçaltında Necip Fazıl barındırıyor. Otel odası ve yalnızlık… Yalnızlığın karmaşık dünyası ve yalnızlığın sesi, hatta nefesi… Murat Soyak “Şair”de:
“otel odasında yalnızlık saatleri
duman duman efkâr
ağır akşam, yarayı dağlayan
ses vermez dört duvar
…
ne söyler sarı, solgun resimler
geçmiş zaman izleri, uzak hatıra
…”
Ve Necip Fazıl “Otel Odalarında”:
“…
Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.
Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Ağlayan âşînasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!...”
“Hayret Makamı” kafiyeden kurtulmuş bir gazel. Ne de güzel… Memleket meselelerinden kurtulmayı düşünüp uyuyanları dürtüp uyandırma çabası taşıyan özel bir şiir.
“…
uyuyan seher vaktidir yasin erdem ağlıyor
ah sual eylediğim nedir ömrüm toplamı
kar aydınlığı yeniden yitik çağa çığır
birce özü şerh eyleyen hakikat ışığı”
“Baba ve Oğul” bir güzel tembih, yanlıştan bir nakış… “Rüzgâra Karşı Anne” beklentilerini, beklenmeyenlerin sildiği çilekeş kadın anne… Ne de güzel zikredilmiş bir annenin duygusu… Tek yapabildiğim şairi kutlamak…
“Kıvılcım” düştü yüreklere… Yürekler “Yanık Saba”… “Karşı Şiirler”in doğurduğu “Muhalefet Şerhi” ya Kerem’i yakar, ya şairini…
“…
-ezberleme
varsın, kararsın sicilimiz
ışıklar içinde yeni bahar
susmayacak yürek dili”
İşte bir devrimci şiiri “Sözümüz Var” bana Yasir bin Ammar’ı anımsattı. Sözünü küsmeden sakınmayan sahabe…
“…
buradayız efendiler
pek uzun kirli elleriniz
kan ağlayan kelimeler
sayfalarca zulmün izleri”
“Yağmur Çekimi”nde “haberin var mı” dizesi Coşkun Sabah’ı, “dedim, dedi”, kelimeleriyle oluşan dizeler Erzurumlu Emrah’ı çağrıştırmakta bana. Size…
“Umran” şiir, pürüzsüz, kusursuz, yürekten yüreğe akan bir su… Alıntı yapamıyorum bütünlüğü bozmamak için. Kitabı alın ve okuyun lütfen.
Ayrıntılar ve anılar hayli yer tutuyor Murat Soyak’ın şiirlerinde “Daktilo”, “Kınalı Keklik” bu şiirlerden. “Sonra Issız”…
“…
kara kışta ateş oluyor gözlerimiz
böylelikle ısınıyor yüreklerimiz
zilzal, yer sarsıldığı vakit
yıkımdan geçe geçe
…”
“Sevgili” şiirindeki Allah sevgisi bana Sezai Karakoç’un “sürgünler kentinden başkentler başkentine” adlı şiirinde
“…
ey sevgili, en sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
…”
Dediği dizeyi anımsattı. Aynı yumuşak anlam “Sevgili”de de var:
“kapına geldik efendim
dosta yakın olmak güzel
yağmur sevincidir yaşanan
adını anmak güzel
…”
“Çerağ”da, “Sevgili”de tasavvuf ustalığıyla oluşturulmuş şiirler… Belki de geleceğin Yunusları bu insanlardan biri. Hangisi olduğunu zaman ve okuyucu belirleyecek.
“Göç” doğanın kendisini yenilemesi belki de... Belki de gündelik değişikliklerin kalıcı yanı… “İğdesiz” de, “Resim” de aynı… Tavandan tabana düşen damlalar “Siyah Beyaz” fotoğraflarda bir köy “Çeşme”sini sarartmakta…
“Havadis” adlı şiirde geçen şu dizelerin güzelliğine bakın:
“…
garibin gözü yolda
ne gelen var, ne giden
…”
“Bayram” “Muştu”su gibi şu “Evvel Bahar”; toprak kokusu ve “Mantar” insanı ve nisanı çarpanlarına ayırıyor sanırsın. Derin ve mahmur bakışlar altında kendimizi sayısal değerlerimizden kurtarmak şiir desek… “Kör Kuyu” “Çağa Tanık”lık yapan “Acı Anı” güzelliğini “Kır Çiçeği”nden alır. Alır götürür seher yeli yârin en bilinen zaafına sürme diye sürer belki… Belki de “Dem Bu Dem”:
“yağmurdan sonra
allı yeşilli gür akın
süslenmiş dağ taş
bozkır güzeli
…”
Bir başka güzeli yıllar önce süslenmiş:
“dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem”
Anladığınızı umduk madem okuyun demek bize, okumak size kalıyor.
“Oyun” şiiri, bir günü her güne ölüm ve uyuşukluk taşıyan unsurları dile getirmekte. Yaralı bir masalı çıngırak seslerinden ninni ile uyutmaya çalışarak; Suat Taşer’e bizi taşıyor:
“…
Kasap yağ derdinde can derdinde koyun
Ne kötü kafiye, ne çirkin oyun
…”
“Şiir Şehir”, nasıl da ele veriyor kendini şiirin adı. hangi şehir “Şiir Şehir” olabilir ki, İstanbul’dan başka:
“…
dalga dalga mavi ipek
iki ırmağın akışı gibi
engin denize
…”
“Hayat Bilgisi” ilgisi de, algısı da bende kötü çağrışımlar uyandıran belirtisiz tamlama. “Hayat Bilgisi” diye bir dizi çekilmişti. Perran Kutman iyi, diğerleri kötü öğretmen. Sahtekâr bir müdür, maymunla şempanze arası öğrenci kafilesi… Türlü düzenbazlıklar… Öğrenci ve öğretmenleri ins eden (hayvan terbiyecisi) bir öğretmen (Perran Kutman)… Ve devamında kravatları birer tasma gibi boyunlarında taşımaya başlayan öğrenciler… Bunlara bir süre sonra alışan okul idarecileri ve müellimler… Kim ne öğreniyor, kim ne öğretiyor, ben anlayamıyorum. Anlayan beri gelsin…
Medyanın bu kirli ve korkunç yüzüne yavaş yavaş alışan halk… Halkalı köleler tv ve bilgisayar önünde… Ve kimsenin ne endişesi, ne utanması, ne korkusu kalmış. O kadar…
“Hayat Bilgisi” zamanı, insanlığı, ahlakı, tarihi, geleceği çalan dizilerin başlangıcı… Ama Murat Soyak’ın şiiri ayrı:
“evvel zamana yolculuk
kuş, çiçek, çalı, çimen
toz toprak içinde oyun
bitmez tükenmez şeker
…”
“Resimli Şiir” okuma yazmayı sevdirmek ve çocukların ilgisini çekmek için hazırlanmış kitapları çağrıştırıyor. Murat Soyak şiirinde resim yapıyor kelimelerle. Okuyun, görün…
Çocuk duygularını bu kadar güzel işlemek hiç kolay değil. “Dert”, “İlk Mektep”, “İğne”, “İstanbul Hatırası” bu tür şiirler… İnkârı inkâr edecek kadar güçlü şiirler…
“Kirazın Söylediği” “Temmuz”u kaçımız yaşamadık ki… “Hani gel de içme” derler ya…
“…
su, akışı güzel su
ey yeşeren teselli”
“Okuma Saati”ni Sayın Cumhurbaşkanı, okumayı tesadüfen okumayı keşfetmiş ve bu güzelliğin farkına geç varmış ve bu güzelliğe halkın geç kalmamasını önlemek adına tüm kurumlara işe başlamalarından önce on dakika okumalarını buyuran bir yazı yollamış. Her şeyden önce on dakika okuyun. Ben de –cahilliğime verin- bu sayede okumanın önemini kavradım. Artık işe başlamadan on dakika okuyorum. Sonra bir şey yapmıyorum. Bu mutluluk yetiyor bana. “Okumanın saati mi olurmuş.” demeyin; diyen okuma hainidir. Okuma haini mutluluk hainidir. Mutluluk haini insanlık hainidir. İnsanlık haini vatan haini sayılabilir. Cezası büyüktür vatan haininin. Vatan haini sayılmamak için işe başlarken on dakika okuyun; dokuz dakika az, on bir dakika fazla olur. Bunda da bir hikmet bulunur zannımca. “Okuma Saati”ne davet ediyor, davet ediliyoruz.
“bir ıslık daha kırılmış
gün batarken burada
şiir gömütü ak yaprak
ziyaretçi bekler gibi
…”
“Kökler”imiz “Kayıtlar”da; kimimiz “Niğde”, kimimiz Bursa, kimimiz Van, talan edilmiş yanlarımızla “Kışın Halleri”nde(sanki biraz TRT dizisi “Bizim Evin Halleri” gibi mi oldu) arıyoruz yanan yüreğimizi söndürme yollarını.
“…
amele pazarında
tir tir titreyen babam
rahmet yağıyor der
umut tükenmez
…
kır bağında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
…
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
…”
Sokaklarda “Sabır Çiçekleri” yoksulluğa sunuluyor. Yanık kokan yüreklerin kokusunu bastırmak için. Kötü koku, kötü insanların kötülüğünü yüzlerine vurabilir. Bu yüzden “Sabır Çiçekleri” dağıtılmalı bozkırın ortasındaki “Şehrengiz”e. Dize gelmiş bir insanın konuşmaya yeltenmesi gibi.
“ah niğde’nin kışları
evvel zaman kar altında
çocukluğum saklıdır
…”
“Bir Kış Daha Yaşamak” hangi ırmağı coşturur, hangi gölü kurutur, hangi insanı arıtır koyu yalnızlıkta, kızıl düşlerden:
“…
müstakil ve çatısız
yüklenmiş acıları
incecik duman
göğe ağıyor
…”
“Çarpışma” adlı şiiri okurken savaş sahnesi düşünmüştüm, ama iki köpek, iki otomobil hayatta itilme sancısı çekmekteler bu şiirde. Bu şehirde yasak dediğin o kırılgan o ince çizgi karanlığın ortasında dünyadan çekilmenin evveliydi “Yazgı”mıza razı olmak:
“…
-ya olmak ya ölmek sularında
mirası göğe savurdum
yenildiğimi sanma sakın
umudu yoldaş bilip yürüdüm”
Ve sen şiir, “İpek ve Kılıç” yaşam ve ölümün maddeleşmiş hali:
“…
hayat ile yüzleşen kelime
bahara imrenen ince işçilik
toprağı yorumlayan çiçek
…”
İpeksi şiirler, insanı insana sürükler… Tutunacağınız da şiir, boğulacağınız da… Gelin okuyalım, akışkan düşlerimizi doğuya yöneltmek için.
31 Aralık 12
Bodrum