- Kategori
- Gündelik Yaşam
"Hayatı gözyaşlarıyla ödüllendireceğimize...

Bazen hayata karşı bir tebessüm her şeye yeter!
...Onu tebessümlerimizle cezalandıralım!". Bu sözü, Che'nin “Dik yürüyün ve gülümseyin, onlar düşünsün neden diye!” seslenen anlamlı sözünü anımsattığı için de severim. Geri planda ise, “Hayat çoğu zaman zor ve acımasızdır” diyen bir kabulleniş de var!
Hepimiz, bir anlamda çevremizdeki -farkında olduğumuz ve olmadığımız- birçok düşüncenin değişik sentezlerinden etkilenerek yaşarız. Bu düşüncelerin çoğu da maalesef küçük düşüncelerdir. Çevremiz bizi çoğu zaman bir tür “ikinci sınıf sokağı”na çekmeye hatta sürüklemeye çalışır. Hemen her gün şu sözle karşılaşırız: “Her şey olacağına varır”, “Boş ver gitsin”, “Sallabaşı, al maaşı” veya “Yazıp çiziyorsun da ne oluyor sanki?", "Dünyayı sen mi kurtaracaksın be kardeşim” diye seslenen...
O nedenle bizleri önce eylemsizleştiren, ardından yerli yersiz küçülten ve suçsuzca cezalandıran insanlara ve hayata karşı suratımızı asıp küselim mi? Ya da ileri derecede alıngan isek gözyaşı döküp ağlayalım mı?
Aslında yaşam gözyaşlarıyla ödüllendirilemeyecek kadar kısa
Döktüğümüz gözyaşları hayatın acı gerçeklerinin birer galibiyeti, tebessümlerimiz ise ona karşı vakur katlanışlarımızın -umudun hiç tükenmeyen varlığıyla yumuşayan- birer tepkisidir kanımca...
“Onu, tebessümle de olsa neden cezalandıralım” diyebilirsiniz. Hatta ;“…Hayat aslında o kadar güzel ve yaşanmaya değer ki, o sadece bizim gülüşlerimizi hak ediyor…”. Bu anlayışın bir devamı olarak; “…her şeye rağmen bir ‘hayatımız’ olduğu için, nefes alıp veriyor olduğumuz için bile şu güzelim evrene teşekkür etmemiz gerekmez mi? Ödüllendirmek ya da cezalandırmak gibi bir kavram bana anlamsız geliyor... “ da diyebilirsiniz.
Daha da iyimser bir tavırla; “…Eğer kötü olan bir şey varsa, bu hayatın suçu değil, sadece ve sadece kendi beynimizden ve ruhumuzdan çıkan düşüncelerin suçu… Niyetlerimizin suçu… Ödüllendirilecek ya da cezalandırılacak bir şey varsa, o da bizzat bizim kendi düşüncelerimiz ve hayata bakış açımızdır." diye de düşünebilirsiniz.
Oysaki
Adına "hayat" dediğimiz şeyin temelde bireysel ve toplumsal olmak üzere iki yönü vardır.
O mucizevî, kozmik ve çok özel bir imtiyazın şanslı sahipleri olarak dünyaya gelişimiz, ailelerimiz, yakın çevremiz, sınıfsal konumlarımız, eğitimimizi, çabalarımız, başarılarımız, şanslarımız, şansızlıklarımız, hayallerimiz, beğeni ve tercihlerimiz, özlemlerimiz vb. ile elde ettiğimiz, yakınında (ya da uzağında) kalarak sürdürdüğümüz ve yaşadığımız "hayat"! İşte buna bireysel "hayat" diyelim... Yukarıda değindiğim türden bir itiraz bu alan için geçerli olabilir.
Bir de bizim dışımızda cari, iktisadi-siyasi-teknolojik odaklı olarak, yüksek yerlerde, kapalı kapılar ardında kotarılıp da önümüze konulan, ona uymamız istenen (değerleri, tüketim kalıpları, teknolojisi, sosyal ve iktisadi sistemi -ki hâlihazırda kapitalizmdir- ile) belirli olan… Yaşamımızı dışsal olarak önemli ölçüde belirleyen ve bize sevgi, saygı, kardeşlik, dayanışma, özgürlük, refah, mutluluk vb. adına çok az bir belirleyici alan bırakan "Toplumsal anlamda hayat"
İsterseniz şöyle de diyebiliriz; Ay’ın parlak, aydınlık yüzü "bireysel anlamda hayat" ise, onun tam olarak göremediğimiz, bilemediğimiz "karanlık yüzü" de "toplumsal anlamda hayat"tır... Ve o karanlık yüzün arka sokaklarında açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik, yoksunluk ve yarınlara dair çok sayıda umutsuzluk da gizlidir.
Bireysel olanı değiştirmek çoğu kez kolaydır ama toplumsal olanı değiştirmek çok daha uzun soluklu, ortaklaşa, bilinçli, sabırlı, azimli ve dirençli mücadeleleri gerektirir! Bazen de devrimleri... İşte Che'nin dik yürüyüşe eşlik eden tebessümü de bu anlayışta saklı olsa gerek!
Bizim kuşak, toplumsal anlamları bireysel anlamlara göre daha çok önemseyen, öncelikli sayan bir hayat tarzından geldiği için bu türden yaklaşımları hep daha çok önemseriz.
Genç kuşağın farklı düşünmesi de yetiş(tiril)dikleri (80 sonrası) koşullar açısından mazur görülebilir.
Onlar “toplumsal olanı” öğrenip bilme şansını pek bulamadılar ki!
Aslında,
Epey bir zamandır belirsizliklerin, karmaşa ve düzensizliklerin yanısıra değer yitimlerinin de hızla arttığı, yerine yenilerinin aynı etkinlikte konulamadığı (kaygan zeminlerin egemenliğindeki) bir dönemdeyiz. Böylesi bir ortamın bireylerde yarattığı şaşkınlıktan istifade Animizm (*) benzeri yeni bir din daha yaratma meraklılarına ait bir kıyamet senaryosunun ve yeni bir yılın eşiğinde, bu noktada da tebessümlerimizle...
Gerçeği görmek önemli olan
ve gerçeği yaşamak.
Toplumsal gerçeğin içinde de
tebessüm edebilmek
hatta mutlu olabilmek.
Hayatı gösterişli yapmak değil
belki de onu tüm zorluğuyla
ve sadeliğiyle sürdürmektir
son kertede asıl olan.(**)
İ.Ersin K.
(*) Animizm: Fels. Her nesnenin bir ruhi varlık veya ruh tarafından yönetildiğini kabul eden sistem. Psikolojik olaylarda olduğu gibi hayatla ilgili olayları da düşünen bir ruhun yönettiğine inanan sistem (Stahl doktrini)
(**) http://blog.milliyet.com.tr/in-sanal--/Blog/?BlogNo=271183
Görsel kaynak: 'Arianna67' www.fotokritik.com