- Kategori
- Deneme
"Korku Islığı"nda Mermer Senfoni-2
Aşklar ve Uçarılıklar
Kitabın ikinci bölümü… Saint – John Perse “Öğütler”den alıntılar devam ediyor.
“Çocukluk, canım benim! Sabahtır işte bunlar
yalvaran tatlı şeylerdir, kini gibi şakımanın
dudaklarda titreyen utancı gibi tatlı
o yandan söylenmiş şeylersin
ey tatlılar ve yalvaranlar,
en tatlı sesi gibi erkeğin,
rıza gösterdiğinde katlanmaya
boğuk ruhumu katlayana doğru…”
“aşkaşkaşk” diye bir şiirle sesleniyor şair kör bakışlardan basiretli yüreklere ipeksi bir yumuşaklıkla. Bu şiirde bildiğimiz aşkı bilmediğimiz bir anlatıyla sunuyor bize Cevat Akkanat. İnsanı doğru yerinden yanlış teşhis edenler için bir tanım veya bir açıklama da olabilir bu şiir.
“ırsî beyaz fırtınadan sevincini
tutuyorum
kalp atışlarını saçlarının
sıcağı sıcağına
hücre ve iliklerine
kanına
karanfil
…
aşkaşkaşk
yaşama adını veren şiir”
Şair tereddüdü, çeşme başı beklenti ve heyecanını gelenek dışına çıkarak fırtına sevincini saçların kalp atışlarını hücre ve iliklere kadar yanıp tutuşmayı, kan ve karanfil benzeşmesiyle kendi tarihini de tutmuş oluyor. Zaten yaşamak bir aşk değil mi?
Ruhumuzu okşayan ne var şunun şurasında; mitolojik bir sevda belki, belki doğanın kendisi, denizin baktığı gökyüzü, gökyüzünün baktığı deniz bugün sendeniz, yarına Allah kerim. “homeros, işgüzarlar ve homerosun kızı” şiir Azra Erhat ve Asiumis’e atfedilmiş. Homeros her ne kadar şarap tanrısı değilse de, okunup anılırken şarap içmek de en güzel muhabbet malzemesi olurdu Akdeniz’in mavi umut özgürlüklerinde. Kafa dengi arkadaş, akrabaların olması da güzelliği, huzur ve güvene taşır zannımca. Bu yüzden Cevat Akkanat işgüzarlar yardımıyla Homeros’un kızına talip.
“tanımak istiyorum homeros’u
denizde tanımak
balıklarla martılarla
bir izmir dağımda
şiirsel bir aşkla
şarap içerken
…”
Sevmek bir başka güzel, sevdiğini övmek bir başka… Bir başka kıskançlığın eşiğinde bir “girişim-1”le… “gişim-2” adlı şiirler öğüt niteliğinde… Bir devrimcinin görevi yalnızca devrim yapmak değil, aksine bütün güzelliklerin korunup yaşatılmasıdır. Bakın nasıl:
“ben yokken sakın sokağa çıkma
çıkarsan bile gözlerini yummayı unutma
çiçekleri sulamayı
hele hiç
gözlerini
çalmasınlar çiçeklerimden
…
çiçeklerimi
çalmasınlar gözlerinden”
Bir sevdayı tersten okumak gibi, Kerem’in Aslı’yı koşmalarıyla soyundurmaya çalışıp başaramadığı gibi, durduk yerde kavrulup yanmak gibi, bir şair gibi, zemheride Erzurum’da terlemek gibi… “doğru dünyası imgenin” bazen adından soyadından, bazen görünüşünden, bazen düşüncesinden, bazen söyleyişinden doğan güzellik değil de nedir? “doğu dünyası imgenin” Tanrı’yla sorgulanması üzerine kuru bir şiir… Tanrı’nın yarattıklarının Tanrı’nın istekleri doğrultusunda yaşanılması gerektiği işlenmiş şiirde.
“…
uçkun bir şiir okuyabilirim dudaklarından
yüzlerinle gülüp gözlerinle
uçan ağlamalara gelebilirim,
…”
Gelin beklenmedik bir şey yapalım; mendil kapmaca oynayalım. Körebe de oynayabilirdik, ama kör ve ebe biziz ve hep oynuyoruz. Uçarı bir genç kızı andıran iktidar karşısında iki iflas; felek ve nas. Okuyup üflemekten başka ne yapalım? Şiir okuyalım mı mesela, Cevat Akkanat’ın “o oylumlar çağı”ndan?
“…
(günü gününe tutuluyor -dorukta heyecan- güncemiz
tüm artı sözler bizim
aşk dışında hiçbir sözcük birden fazla kullanılmıyor
bol rüzgâr -bol şenlik-
çığlıkları kuşların
ve billur çocuklar -sevinç hep!
yürekler ve diller
durmaz çığırtkan
çoğaltır -yorulmaz- ileri!)
…”
“ayrılıklarda”adlı şiiri okurken kavram ve imgeler beni eski Türk filmlerine, Haydarpaşa Garına, karşıdan karşıya geçerken binilen vapura, Sultanahmet’te seyredilen güvercinlere, Yılmaz Güney’in sigara içişine alıp götürüyor. Yani “Memleketimden İnsan Manzaraları”na götürüyor, ama getirmiyor. Kitaplar tutuyor her yanımdan. İşte öyle…
“…
asit ve karbon
kokuyor hava
…
bir vapur
kalkıyor
ay
ayakta
…”
Dudağımda bir türkü, ırkçılık yapmıyorum. Çarkçılık yapıyorum bilmediğim gemilerde. Yeni yetme kızlara bağdaş kurup saz çalmadan türküye dayalı bir şiir okuyorum makamsız ve nağmesiz.
“nedense
durup ağlaştık üç gün
üç gece.
sonra…
çıktık en son bitirdiğimiz yapının
en ucuna, en tepesine
biz,inşaat işçileri, hepimiz!
temelciler, demirciler, duvar örücüleri
…”
Ne/densiz ağlamıyoruz mektup satırlarında/ şiir dizelerinde. Yanık kokuyor yüreğimiz. Ne/denli uzak dursak da aşka yürüyüş kaderimizi tazyikli suya bağlar. Mızmız çocukluğumuz geleceğimize ağlar. “yineleme yine yine” dese de Cevat Akkanat, ben yineliyorum.
“…
dönülmez güzellikten. kaypaklığa yer
yoktur topraklarımızda
ve sövülmez, sövgü yoktur aşkta…
…
haydi, koy o hüzün resimlerini
istemiyorum, körler kötülüktürler.
…”
“yazdım deniz fenerine adını” giden her gemi adını okuyacak, gelen her gemi meramımı anlamasa da… Sevmek güzel şey be dostum, insanı sevmek, çocukları sevmek, vatanı sevmek, Tanrı’yı sevmek, kendini sevmek (sevmeyi gerektirecek şeyleri sevmekten ötürü) bir de…
“…
yazdım deniz fenerine seninkini
sen her zaman denizi seyredersin
bense senin her zamanla birlikte
yazdım deniz fenerine seninkini
…”
Ve sen… Ve sahne… Ve yıldızlar… Ve:
“keskin bir parlaklığı yaşıyor güneş. ansızın el çabukluğuyla
doluyor salon.- -tek kişiyim oranın. İzliyor o yeşilimsi,
kırmızımsı, sarımsı bütün renkler cümbüşünden oluşan
o cümbüşü, o sahici pırlantayı usum.- -alkışlar, alkışlar!
fır dönüyor sahne, uçuyor, göçüyor, mutluluk!
…”
Bir “balerin” kimliklerde sen / desen… Yürüsen yeryüzü dehşete kapılır. Ayak diresen, yönetimin rengi değişir, mevsimden mevsime değişen doğanın yüzü gibi. İnsan düşlerine çayır çimen kurarsın. Evrensel gıda gibi her canlıya yarar, şiir denen şey.
“gülmekteler” insanlığı insanlara iteleyenler, kakalayanlar iğrenerek bakmaktalar kendi yansıyışlarına ışık tutarak:
“…
bir sabır taşı, yanan zambak! kokuların
kulağı, taç yamaçlar sokakları, yürünen
ezgiler yolu.
…”
Karanlıktan çok “ışıktan” korkuyorum. Karanlık bir iblisin korkunç yüzlerini gizliyor. Oysa ışık bütün dehşetiyle gösteriyor korkunç yüzleri. Gel de korkma. Ama ışık güzellikleri de bütün çıplaklıklarıyla gösteriyor.
“…
o ölmez bakışlı
akışkan
deniz ve rüzgâr
ışıktan olacağım
…”
Işıktan olmamak için insan bazen kendinden bile olmayı göze alıyor. Ben de öyle…
10 Temmuz 12
Bodrum
Küffârâne Son-net
Saint – John Perse “Övgüler”le bu üçüncü ve son bölüm de renklenmeye devam ediyor.
“Ve soruyorum şimdi size, değil mi sabahlar… bir esinti erinci
Ve saldırgan çocuğu günün, gözler uzatan şarkı gibi tatlı?”
Ne yumuşak, ne tatlı bir söyleyiş… Sabah seherinde uykusundan uyanıp, günün ilk ışıklarını pencere önünde karşılayıp hafif gerinen bir genç kız gibi… Bir devrimcinin bakışlarına sinmiş gelecek gibi…
Ve “ifrat deha!” doğanın doğallığı kadar bir insanın fabrika ürünü yapay insanların arasında yapayalnız kalması… Ağladıklarına gülenler, güldüklerine ağlayanlar… Bu çelişkinin kanattığı yürekten sızan kan bakın nasıl bir duygu çiziyor:
“…
aferin,
şairini bile dize getirdin.
- markası ne gözlerinin?
- markası ne gözlerinin?
- üç kere…
diyecektir…
“davran! davran! davran! davran!”
umutsuz şairin böyle:
döne döne
döne döne
döne
önünde.”
Geceyi hep böyle anlayışla karşılıyoruz. Gündüzü de… Başka çaremiz yok. Hep güzel şeyler istiyoruz, hep güzel… Ama istediklerimizi elde etmek için ya çirkin şeyler yapıp çirkinleşiyoruz, ya da hakkın çirkin gördüklerini inatla güzel görmeye çalışıyoruz.
Huzurî baba diye bir olgun zat varmış. Bu zat oğluna doğru yolu göstermeye çalıştıkça oğlu yanlış yol dışındaki yolları görmemek için direnirmiş. Huzurî baba bakmış olmuyor, oğluna bir destan söylemiş; Ters Öğüt Destanı.
“Bir nasihatım var zamana uygun
Tut sözümü yattıkca yat uyanma
Meşhur bir kelamdır sen kazan sen ye
El için yok yere ateşe yanma.
Here nere gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüzbin yalanı
El bir doğru söz söylerse inanma.
Kime iyi desen darılır söğer
Merhamet zamanı değilmiş meğer
Yanında birini kesseler eğer
Bir hançerde sen vur sonra utanma.
Cabadan bir kahve verme ahbaba
Evvel ahir seni verir kasaba
Paran çok var ise yatır şaraba
Olur olmaz sadakaya güvenme.
Üç parmak noksan ölç ölçersen kile
Tatlı söz konuşma bir kimse ile
Dört kuruşa sekiz kuruş et hile
Hilekarlık hoş sanattır usanma
Eğer ister isen efkar görmemek
Asla gönül yapma çekme böş emek
Babanın hayrına verme bir ekmek
Aç kalıp da kapı kapı dilenme
Hediye namıyla birşey gönderme
Adet edip hiç misafir kondurma
Komşun evi yanar iken söndürme
El kari için bir adımda uzanma.
Bir yetim görünce döktür dişini
Bozmaya çabala halkın işini
Günde yüz adamın vur kır dişini
Bir yaralı sarmak için yeltenme.
Keyfin bozma altı için beş için
Korku çekme olur olmaz iş için
Canın feda eyle bir sarhoş için
Kuru sofuların sözüne kanma.
Yanın da namus gayret ar
Bil cümle mekruhu eyle ihtiyar
Meyhane dibine seccadeyi ser
Safası olmayan yerde dolanma.
Hakikattır sözüm eylerim tefhim
Ne kimseden öğren ne eyle talim
Emaneti geri eyleme teslim
Öte beri geçin sakın evlenme.
Huzuri neylersin dünya rifatın
Kesme doğruluktan meyl ü nağmetin
Cenabı-ı Mevlanın iste izzetin
Her şaşkın sözün duyup bulanma.”
Bu uzun destanın tamamını bir tanıtım, bir inceleme yazısına koymak akıllıca bir davranış değil, ama benim akıldan yoksun, sıra dışı biri olduğumu tanıyan ve okuyanlar bilirleri zaten… Sıkılanlardan özür, sıkılmayanlardan şükür diliyorum. Allah sizi sizin istediğiniz gibi yapsın…
Oğlan destandan nasibin almış mı almamış mı bilinmez, ama Huzuri babadan sonraki nesil destandan (destanı okumadan) nasibini almış. Yöneten ve yönetilenlere bir bakın Allah için…
Bu konuşma ve destan nereden çıktı diyeceksiniz; Cevat Akkanat’ın “bir yüzlüğün yüzünden yüzüne” adlı şiir çağrışım yaptı. Nasıl mı? Ben ipucu gibi dize ucu vereyim, siz okuyun şiiri.
“…
haydi çocuğum yapıştır şu parayı da
artık şu yüzlüğü bir, iki… yüzlüğü
üç!
ağlamasın memedakifefe, denk getir yüzünü
iki gözünü uyuştur, iyi tutuştur
işte 404!
kur yeni bir politika, yarat
yaratırsan, yaratırsın, yarat
böyle giderken
sür piyasaya tekrar:
em anneni.
…”
Ve şiirde yücelen sevdanın tanımlara sığmaz duyguları anlatma arayışı… Biz hep çok güzel şeyleri anlatırken kelime bulamadığımızda kötü şeyleri sıfatlaştırırız ya… (Bok gibi ses, korkunç güzel gibi)… İşte öyle…
“…
evet hayatım, sevgili ırmağım benim, birim,
incim, lamım, cimim, cinsoyum, üçgenim,
beşim ve sekizim, yılan boylum,
fena elim, dipsiz çukurum, derin kuyum,
boyunduruğum, boyunduruğum, boyunduruğum
kan ve kin! diyor ahali
seninçin”
Bu bir merhale… Gündüzü geceden çekip alan, filandan falana dek süre gelen talan alan ve veren belli olsa da uslanmayan k(ı)lan, çalışıp çabalayıp bu doymak bilmez ulanları doyurmaya uğraş. Biz görmekte ve yaşamaktayız, halk yaşamakta ve görmeyi reddetmeye devam etmekte… Sağlık olsun. “küffarene son-net” olsun. “Mevla görelim neyler / neylerse güzel eyler” Bakalım Cevat Akkanat kitabın bu son şiirinde ne söyler? Aydur:
“…
bu neydir, dedim bu meydir kara dedi ilave
afyondan da karadır dedim, ilave
değer katan ekonomime sensin bunlar bende dedim, ilave
bayındır buyundur ver bilektir hazır-ben oysa
sallanır ben-oturursun-sallanır saltanatındır
ben dedim
…”
Evren’den Özal’a dek çok renkli motifler çiziyor. Evrenler ve Özallar değişiyor, ama yaşanan şartlar değişmiyor. Hem bu şiir kitabı, hem de toplumsal düzen güncelliğini koruyor sayemizde / sayenizde…
10 Temmuz12
Bodrum