Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Şubat '11

 
Kategori
Felsefe
 

"Şen Bilim"

"Şen Bilim"
 

Bütün alıntılar anlamlıdır...


 

Ne kadar güzel bir başlık öyle değil mi?

Hele bilimi önemsiyorsanız, hatta benim gibi “Adem’den önce de bilim vardı” diyenlerdenseniz bu başlık ilginizi çekmiştir.

Benim de ilgimi kitap raflarına bakınırken çekmişti.

Friedrich Nietzsche’nin (berbat çevrilmiş) aynı adlı, kitabını okuyorum bu ara. Dikkatimi çeken düşüncelerinin altını çiziyorum. Kimi kez aynı fikirde oluyoruz kendisiyle, kimi kez “ama şunu da eklemek lazım be üstat” demeden geçemiyorum. O duymuyor beni ama, ben biliyorum!

Konu bilim, bilimi ele alansa bir düşünür. Bakınız Bilimin Amacı Üstüne neler diyor:

“Bilimin en son amacı insana olabildiğince çok haz, olabildiğince az rahatsızlık verecek ha? Nasıl olacak peki? Ya haz ve rahatsızlık sıkı bir biçimde birbirine bağlıysa? Ya birini olabildiğince edinmek isteyen, diğerini de olabildiğince almak zorunda ise? …”

Sorarak başlıyor konuya. İlerleyen satırlarında ise; Her şeyin bir bedeli vardır, demeye getiriyor. Hazzın yolu rahatsızlıktan geçiyor. Ya rahatını hiç bozmayacak ve yaşanası, tadılası zevklerden kendini mahrum bırakacaksın yahut da acıya, rahatsızlığa katlanarak her sıradanın aldığı hazlardan daha yüksek boyutta olanına yelken açacaksın.

Peki, nedir rahatsızlık veren? Hem rahat hem de haz dolu yaşayamaz mıyız?

Olmaz diyor yaşam öğretisi. Olmaz! Çünkü “armut piş ağzıma düş” hiç olmamış…

Emek vermeden hiçbir bitki yetişmemiş, hiçbir öğreti edinilmemiş. Hatta aşk bile olmamış emek vermeden..!

“Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” diyordu ya şarkı, onun gibi. Acıdan geçmeyen ne bilsin mutluluğun kıymetini! Dirsek çürümemişse sıralarda, dimağ ne bilsin öğrenmenin erdemini!

Şöyle devam ediyor Nietzsche:

“Bugün de önümüzde bir seçim duruyor: Ya olabildiğince az rahatsızlığı, kısaca acı yokluğunu; ya da çok rahatsızlığı, henüz çok nadir tadılan ince hazların ve keyiflerin bollaşmaya doğru gidişinin bedeli olarak, seçeceksiniz!”

Ama ille de bahtı hep acıdan yana olanlar adına sorasım tutuyor: “Gülmek için ille ağlamak, bulmak için ille de kaybetmek mi gerekiyor?”

Sorumun yanıtı yok elbet! Ama düşünür kaldığı yerden devam ediyor:

“Eğer ilkini seçer de, insan acısını azaltmak ve aşağı çekmek isterseniz, aynı zaman da onun sevinç duyma yetisini de aşağı çekip azaltmış olursunuz. Gerçekten, insan bilimle her iki amacı da gerçekleştirebilir. Belki bilimin şimdiye dek, insanın sevinçlerinden alıkoyma, onu daha soğuk, daha heykel ve daha stoacı kılma gücü daha iyi biliniyor. Oysa büyük acı getirici yanı da ortaya çıkarılabilir!” deyip bir parantez açıyor: “Ve o zaman belki de karşı kuvveti görülebilir, bilimin; yeni sevinç gök adaları yaratacak görkemli gücü!”

O, son sözünü söyleyip sustuğunda, ben arkama yaslanıp düşünüyorum. Günümüz bilim ve teknolojisinin insana getirdiği kolay yaşam ve kolay elde etme rahatlığı, insanlara ne getirdi ve getirdiklerinin yanında neleri götürdü?

Kolay elde edilenden kolayca vazgeçmek bunlardan biri olabilir mi? Dahası, kolay elde etmek o denli sınırları aştı ki; insan bile elde edilebilir kategorisine mi girdi? Hatta bu “arkadaşlık, dostluk” kavramlarının da içini boşaltmış olabilir mi? Ki neticede, doyumsuz, tatminsiz, mutsuz yığınlar oluşmuş olsun?!

Ya rahat yaşamak?

Rahatlık ve konfor düşünme melekesini zorlayabilir mi? Yoksa “Sen düşünme biz senin yerine düşünür ve uygularız” diyenlere “eyvallah” deme penceresini mi açıyor?

İşte bu noktada günümüz yığınlarının kısır döngüsünü görüyorum: Kolaylık ve rahatlık aptallığı besler, aptallık ise kolay ve rahat olanı tercih eder.

Kolay ve rahat olanı seçmek yerine öğrenen, bilmeyi inanmaya tercih eden, analiz ve sentez yapabilme gücüne erişmiş tüm aydınlık beyinlere selam ola…

 

 
Toplam blog
: 135
: 3170
Kayıt tarihi
: 23.07.08
 
 

Eğitim sürecinin bazı bölümleri Almanya ve İngiltere'de olmak üzere en son PAÜ'den eğitim uzmanlı..