​ "Sen İstinye' de bekle ben buradayım" / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '07

 
Kategori
Edebiyat
 

"Sen İstinye' de bekle ben buradayım"

"Sen İstinye' de bekle ben buradayım"
 

Yaşamını kazanmak için çeşitli gazetelerde muhabir olarak çalışan Gabriel Garcia Marquez, bu görevi nedeniyle Roma, Paris, Havana, Meksiko, New York gibi şehirlerde yaşar. Kolombiyalı bu dev yazar, bir nevi dünya göçmeni olmuştur...

Marquez, romanları yanında öyküler de yazmıştır. Kitaplarından biri de “On İki Gezici Öykü” adlı öykü kitabıdır. Hem birincil hem de üçüncü ağızdan anlatılan, kısmen “büyülü gerçekçilik” denilen öykülerden oluşan kitapta adı üstünde on iki öykü bulunur.

Kitaptaki öykülerden beşincisinin adı “Ben Yalnızca Telefon Etmeye Gelmiştim”. Meksika’dan Barselona’ya uzanan bir gezici öyküdür. Marquez önsözde kitabın enteresan ortaya çıkış öyküsünü ve öykülerin neden “gezici” olduğunu bizimle paylaşır. Yazar gördüğü bir rüya üzerine Avrupa’daki Latin Amerikalıların başlarına gelen garip olaylar hakkında yazmaya karar vermiştir. Başta elinde atmış dört kısa öykülük konu vardır. Ama aldığı notların yanlışlıkla çöp kutusuna gitmesinden sonra tekrar yazarak otuzunu kurtarır. Sonra onların bir kısmını da tatmin olmayıp çöpe atar. Böylece öykülerin son halini alışı on sekiz yıl sürer.

Marguez iki yıl boyunca, aklına gelen konuları, onlarla ne yapacağına henüz karar vermeden not etmiştir... Bu işe başlamaya karar verdiği gece evde bir not defteri bulamadığında, çocukları, okul defterlerinden birini ödünç vermişlerdir: Sık sık yaptıkları yolculuklarda kaybolmasın diye, okul çantalarında kendileri taşıyorlardır defteri. Marguez sonunda altmış dört konuyu öyle ayrıntılı biçimde not etmiştir ki; geriye yalnızca onları yazıya dökmek kalıyordur...

“Bir öykünün her bir yazılışının bir öncekinden daha iyi olduğuna inanmışımdır hep. O halde, hangisinin en sonuncusu olduğuna nereden bileceğiz? Zekanın yasalarına değil, içgüdülerin büyüsüne kulak veren bir meslek sırrı bu; tıpkı pişirdiği çorbanın ne zaman hazır olduğunu bilen aşçı gibi. Yine de, ne olur ne olmaz diye, onları bir daha okumayacağım, kitaplarımın hiçbirini, pişman olma korkusuyla, asla bir daha okumadığım gibi. Onları okuyacak olanlar, onlar, onlarla ne yapılacağını bilirler. Neyse ki kağıt sepetine atılmak, bu On İki Gezici Öykü için, yuvaya dönüşün ferahlığı gibi olacaktır herhalde.”

Kolera Günlerinde Aşk’ın Nobel ödüllü Kolombiyalı yazarı Marquez’in kitabında, Latin Amerika kökenli insanlar etrafında gelişen hikâyelerin çoğunda sürpriz sonlar kullanılmıştır. Anlatımıyla ve konularıyla bize, farklı yaşamlardan sıradışı kesitler sunan bu hikâyeler türünün güzel örneklerindendir. Beşi filmle bir televizyon dizisi de bu 18 yılda oluşan hikâyelerden çıkar.

Bazen hikâyedeki gibi, buluşma bir türlü gerçekleşmez. Bazen de en beklenmedik olaylar bir telefon nedeniyle gerçekleşir. Bir çok film senaryosu da yazmış olan Attilâ İlhan, “Gece Buluşması” adlı şiirinde şöyle der:

Sen İstinye’de bekle ben buradayım

İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Çünkü ben buradayım karanlıktayım

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

Yanımda olmadın mı seni seviyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin

Gece yarıları telefon ettin mi hiç

Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

Ben senin olmadığını arıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Attilâ İlhan’ın sevgilisi İstinye’de beklerken, İstinye’de dolaşan bir yazarımıza rastlarız.

Yaşamın ilginç olaylarını, izlenimlerini, duyumsamalarını, düşüncelerini en özlü şekilde veren öykücükleri, yazılarıyla Oktay Akbal’dır bu değerli yazarımız!

Yazarın “İstinye Suları” adlı kitabında bir sevinin güzelliğini ve acısını, bir özlemin burukluğunu ve bir kaçışın, bir arayışın, bir sıkıntının, bir umutsuzluğun yaşamın içindeki değerini tüm çıplaklığıyla okuyucuya duyuran öykücükler vardır bu kitapta.

Hayatı her yönüyle ele alan yazar, son derece doğal anlatıma sahip her öykücüğüyle bize kısa ve hoş bir telefon açmaktadır aslında...

Oktay Akbal, “Gece Canavarı” isimli öykücüğünde, gecelerin içinden çıkıp gelen sesi anlatır: “Tam daldınız, sesini duyuyorsunuz. Sonra susuyor bir süre. Uyku kaçmıştır artık.

Geldi gecelek o ses! Ha şimdi ha şimdi! Dakikalar geçiyor, yok o ses. Gene uyku geliyor yapışıyor göz kapaklarınıza. Dayanmak olanak dışı. İşte uykuya dalmak üzeresiniz. Hatta daldınız bile. Derken o ses, gene...

Olmadık bir ses değil bu. Sizin hayal gücünüzün bir uydurması değil. Ama öyle gibi. İçinizden doğan bir gürültü, bir uğultu sanki. Bitmez tükenmez bir inilti, bir çığlık. Sanki acı çeken ruhlar koro halinde bir garip türkü tutturmuşlar geceyarısı. Kalkıp oturacaksınız. Bir sigara içip bekleyeceksiniz. Ya da lâmbayı yakıp açacaksınız yarım kalmış bir kitabı. Gene yok olur o sesi yaratan neden. O sesin içinizdeki acayip yankıları...

Saat birdir, ikidir. Uyku döner gelir gene geri. Uyumak gereklidir. Sabah erkenden düşeceksiniz yollara. Taşıtlar, insanlar, koşuşmalar. Üç – dört saat olsun uyumalı. Ya o sesi gene duyarsanız? Ya o sesin çağrıştırdığı tatsız anılar saldırırsa gene üstünüze? Bu saatte anılar zaten tetikte bekler. Hem de en acıları, en çok unutmak istedikleriniz... bilinçaltı açmış kapılarını, pencerelerini; koyvermiştir bu baskı altındaki eski, geçmiş olayları. Birer hayalet gibi çıkarlar ortaya. Yaşandığı andakinden daha çok acı verircesine. Birini mi kırmıştınız? Yoksa biri size bir acı mı duyurmuştu? Bir imal, bir ihanet, bir düşmanlık hepsi hepsi elle tutulurcasına önünüzdedir, bir film gibi karşınızdadır. Artık kitap da okunmaz, güzel şeyler de düşünülmez. Tüm kötülükleri gelir dirilir yeryüzünün. Zor durumlardaki dostlar, ıstırap içindeki yankılar, şunlar bunlar.

Hep o incecik sestir bunları yaratan. Bir uyusanız sorun kalmayacak! Ah o sesi yaratan nedeni bir ele geçirseniz! Nasıl nasıl? Pusu kurarsınız gözlerinizi dört açarak. Sözde kitap okuyorsunuz ya da düş kuruyorsunuz. Oysa bekliyorsunuz onun avucunuzun içine düşmesini. Çıkmaz ki ortaya. O sizden daha kurnaz! Aydınlıkta gelmez üstünüze. İlle karanlık olacak, siz uykunun eşiğinde olacaksınız. O anda saldıracak bütün çığlıklarıyla, zehriyle, iğnesiyle...

İşte sabah... Gün ışıdı bir uykusuz gecenin ardından. O sesi duya duya. Beş on dakikalığına dalarak, sıçrayarak. Odanın her yanı görünüyor. Şimdi gelse düşse elim! Kıssam sesini, bassam gırtlağına da... dinliyorum, ilk otobüslerin sesi, ilk taksiler. Birden bir inilti, bir gölge geçiyor önümden, işte o, ta kendisi. Düşmanım! İki avucu yapıştırıyorum birbirine, şak şak. Yok kaçtı gene. Gitti duvara kondu; sersemledi ama... Katladım gazeteyi, tepesine tepesine! İşte yamyassı. Düşmanım yok artık. Bir minicik sivrisinek? Sabaha kadar bana, masal canavarlarının korkusunu yaşatan oydu. Bir sivrisinek! Gövdesinden büyük sesiyle kâbuslar yaşatan oydu, o. Bir sivrisinek. Bir tokatta yamyassı edilen bir minicik böcek...

Böyledir, böyledir işte. Çok büyüttüğümüz nice şey böyledir. Bir sivrisinektir. Hattâ daha da küçüktür. Sesi kendinden iri nesneler, varlıklar yakından bakınca bir hiçtir. Bir tokatlık canı vardır çoğunun... Ama karanlıklar onların dostudur. Sığınırlar geceye, gizli olaylara, sislere, kara bulutlara, bağırırlar, çığlıklar atarlar durmadan. Uykunuz kaçar, korkarsınız nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı şaşırırsınız, ürpertiler geçirirsiniz. Bir devle, bir üstün canavarla karşı karşıya olduğunuzu sanarak... Gün ışır ışımaz gerçek anlaşılır işte... Bir sivrisinektir o düşman. Kanınızı emerek beslenmiş bir zavallı yaratık. Bir tokat yeter ona. Bir tek tokat.

Zamanında vurursanız, vurmasını bilirseniz...”

 
Toplam blog
: 353
: 3712
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..