Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Ekim '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

"Teta Hatçe" ya da anlayana sivrisinek saz... (2)

"Teta Hatçe" ya da anlayana sivrisinek saz... (2)
 

Köprünün yanında betonda açan yeşil otların üzerine oturmuş dalgın dalgın, koyu ve kirli yeşil akan suyu seyre dalmışım. Vakit öğleye geliyor. 

-Hocam erken uyanmışsın.
Dönüp bakıyorum muhtar. 

-Belki havadandır. Kuş gibi uyandım. Biraz köyü gezeyim, derken kendimi burada buldum.
-Çok şanlısın hocam.
-Hayırdır Refik Bey?
-Giden öğretmen arkadaşın kaldığı odayı senin için tuttum. Okula da çok yakın. Arada sadece bir yol var. 

Karyolasını ve yatağını ve kilimini de bırakmış giden arkadaş. Yaşlı bir kadın yaşıyor diğer odada. Teta Hatçe. Hatice Teyze yani. Ortasını da ortak mutfak olarak kullanırsınız. Kira adına da üç beş (üj bej demiyor) verirsin. İyi geçinirsen yemeğini de yapar, çamaşırlarını da yıkar.

Tozlu yollardan geçerek oturacağım eve geliyoruz. Kerpiçten yapılmış, kireçle sıvanmış tipik bir göçmen evi. Üç oda yan yana. Solda Hatice Teyze kalıyor. Orta oda mutfak. Önünde baklava dilimiyle çevrilmiş bir sundurma. Sundurma bir dönüme yakın bir bahçeye açılıyor. Bahçe yemyeşil. 

-Bahçe düzenini bile bu yaşında Hatice Teyze yapıyor. Bakma yaşlı olduğuna tertemiz bir kadındır.
-Kaç yaşındadır, diyorum.
-80'e kadar saymış yaşını. Şimdi kimse bilmez kaç yaşındadır. Doğumu kayıtlara göre 1319.
-Maşallah!
-Ama bir problem var.
-Nedir o, diyorum.
-Hatice Teyze hiç Türkçe bilmez. Bakalım nasıl anlaşacaksınız? Beden diline yüklenirsiniz artık. 

Gülüyor. 

-Hem olumlu düşün hocam. Belki uzun süre kalırsan bizim dilimizi, Pomakça'yı da öğrenirsin.
-Kendisi yok mu?
-Gündüzleri evde durmaz. Kızına gitmiştir. 

Gülüşerek çıkıyoruz bahçeden. Köprüden geldiğimiz yola iniyoruz. Evden tam on bir (saydım çünkü) adım sonra solda iki katlı bir bina gösteriyor muhtar. Sağ üstüne de bir betonarme daire eklenmiş sanki.
Muhtar: 

-Hocam işte okul burası. İki katlı. Sağ üsteki de muhtarlığın gayrimenkulü ve ilkokul öğretmenlerinden biri kalıyor. Müdür de yıllık izne çıktığından okulda kimse yok. Hizmetli Selâmî köyden bir gençtir. Bir ara buluruz ve açtırırız okulu. Bakacak bir şey yok zaten. Girişte soldaki memur odası, bitişiği öğretmenler odası. Ayrıca alt katta üç sınıf. Üstte de müdür odası ve kütüphane var. 

Vakit ikindiyi çoktan geçmiş. Tarla yollarından dönüş trafiği yoğunlaşıyor. Erkekli, kadınlı, çocuklu onlarca insan ellerinde çapalar ve azık torbaları ile evlerine yöneliyor. 

-Şimdi ayçiçeği zamanıdır hocam. Seyrekleştirme için giderler köylüler tarlalara, diyor muhtar.
Sonra da ekliyor:
-Teknoloji gelişti artık. Öyle elde orak ayçiçeği kafası kesmiyoruz. (Yamanlı'daki çocukluğumu hatırlıyorum) biçerdöver giriyor tarlaya tane ayrı yerde, saplar ayrı. Ekmesi de kolay biçmesi de. Bu kolaylıktan dolayı köylüler genelde buğday ya da ayçiçeği ekerler tarlalarına.
-Sulama probleminden de olabilir mi, diyorum.
-Elbette o da var ama tembellik de var. Ondandır ki geniş toprağa sahip beş on aile dışında, köylü fakirdir. 

Ürününü (bekletememekten) ihtiyaçtan tüccara verdiğinden ürünü de ucuza gidiyor. Bir de Tarım Kredi Kooperatifi'ne borçlarını düşünürsek köylünün büyük bir kısmı belini bir türlü doğrultamaz.
 

Konuşa konuşa yürürken köy meydanına geliyoruz. Yolun hemen kenarındaki “Şaban Ağa” kahvesinin dışarıya atılmış masalarından birine oturuyoruz. Kahveye girenler, kahveden çıkanlar, yoldan geçenler selam verip Pomakça bir şeyler soruyorlar muhtara. Cevap hep aynı:
-Muallim.
Çaylarımız geliyor. Kahveci, “hoş geldiniz” diyerek elini uzatıyor:
-Nihat İşcan.
-Kutsi Kaya.
Çaylarımızı yudumlarken yüksek sesle Pomakça konuşan biri kahvenin önündeki ağacın altından bir sandalye alarak masamıza geliyor.
-Süleyman İşcan ben. Hoş geldiniz, diyor.
Orta yaşlı, ortadan uzun boylu, masmavi gözlü, tek tük şapkasız köylülerden biri. Şen şakrak. Sürekli konuşuyor, bir şeyler soruyor. 

Muhtar imdadıma yetişiyor. İşcanlar köyün ileri gelenlerindendir. Rahmetli, köyümüzün eski muhtarlarından Şaban Ağa'nın oğullarındandır. Biri kız 9 kardeştirler. Şaşırıyorum: Batının batısı, Türkiye'nin Avrupa ayağı bir yerleşim yeri ama dokuz çocuklu bir aile. Sonradan öğreneceğim ki köydeki ailelerden “küçük aile” diyebileceğimiz (anne, baba, 2 çocuk) sayısı bir elin parmakları kadar az. Erkek çocuk burada da “güç”ü temsil ediyor. Hem kavgada hem de tarladaki beden gücünü.
Süleyman İşcan muhtara dönerek: 

-Muhtar! Hoca'yı (hocamı demiyor) düğüne götürmüyor musun? Pomak düğününü de görsün.
-Kimin düğünü, diyor muhtar.
-Abe kimin olacak? Savcılar'ın.

Gece. Tozlu köy yollarını ışığı ölgün sokak lambaları aydınlatıyor. Etrafımı bütün erkek İşcanlar sarmış, söğüt ağacının altındaki masada sohbet ediyoruz. (Bunlar, 2 yıl sonra hanım tarafından dayım olacaktı!) Bir kısmı lise de bitirmiş. Kendi aralarında ara ara Pomakça konuşuyorlar bana döndüklerinde Türkçe bir şeyler anlatıyorlar. Çiftçilik, taban fiyatlar derken iş siyasete geliyor. Hepsi CHP'li. 8 tane İşcan hangi birini iknâ edeyim? Dinler gibi yapıyorum. Gözüm, kahve camından, içeride duvara asılmış iki büyük çerçeve içindeki fotoğrafa takılıyor. Biri Atatürk, diğeri bol madalyalı askerî kıyafetle Kenan Evren. İşcanlar kendi aralarında o anlamadığım dilden “döktürürken” sadece (gündüzleyin muhtara sorup öğrendiğim) çok kullanılan bir küfrü anlıyorum. Tam o sırada muhtarın karşıdan geldiğini görüyorum. Yaklaşıyor: 

-Hocam, gel seni düğüne götüreyim. Bizim düğün âdetlerimizi de görmüş olursun.
Düğün evine yollanıyoruz. Muhtar yolda, düğünlerinin cuma akşamı başlayıp pazar akşamına kadar sürdüğünü söylüyor. İki gece bir gündüz. Evleneceklerin mâlî durumuna göre orkestra da tutulduğunu ekliyor. Ama genel çerçevenin Hayrabolu'dan getirtilen Roman çalgıcılar ve ince saz heyeti. Ama ille de ince saz, diyor. Yürüyoruz… 

Kapıları olmayan genişçe bir girişten, seyyar elektrikle aydınlatılmış geniş bir avluya geçiyoruz. Solda römorkun üstünde bir orkestra. Yere konmuş büyük siyah kolonlardan bangır bangır bir müzik yayılıyor. Avlunun ortasında onları çevreleyen misafirlerin içinde yüze yakın insan serçe parmaklarıyla birbirine kenetlenmiş, dönüyorlar. Ama hep dönüyorlar. Çemberin dışında “alkollü sıvı” aldıkları belli bir grup, davul ve zurna eşliğinde Trakya karşılaması oynuyor. 

Beni peşine takan muhtar, römork kancasının üzerinde oturan, yanında bulunan topluluğa götürüyor. 

-İçer misin hocam, diyor.
-İçki sigara yok.
-Yeşilaycıyız öyle mi?
-Pek sayılmaz da uzun bir mola verdim zararlı alışkanlıklara belki de… 

Selam verip ilişiyoruz. Beş altı kişi bağdaş kurmuş ince bir kilimin üstüne, hem içiyorlar hem de kemandan çıkan büyülü notaları sese dönüştüren roman çalgıcılara eşlik ediyorlar. Önlerinde beyaz Güzel Marmara şarabı, turşu, şarap doldurdukları bardağın yarısından sonrasına ekledikleri kola ve çerez. 

Işığın en belirgin yerindeki çember şeklindeki topluluk hâlâ serçe parmaklar kenetli dönmeye devam ediyor. Oyundan çıkanlarla çember bir daralıyor, sonra yeni gelenlerle çember yine genişliyor. Sürekli dönüyorlar orkestranın müziği eşliğinde. 

 
Toplam blog
: 300
: 1022
Kayıt tarihi
: 13.06.10
 
 

Tarih, edebiyat, şiir, dil ..