​ 11 yıl önce bu gün bir uçak düşmüştü! / Haber / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Şubat '07

 
Kategori
Haber
 

11 yıl önce bu gün bir uçak düşmüştü!

11 yıl önce bu gün bir uçak düşmüştü!
 

Yağmur günlerdir bardaktan boşanırcasına yağıyor, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar kısa aralıklarla açıldıkça; aylarca para biriktirip, hayaller kurup büyük bir heves ve merakla hayatlarından çaldıkları kısacık zamana sığdırmaya çalıştıkları müthiş "Karayip Tatilini" yaşayan turistlerin keyfi yerine geliyordu. Yağmur mevsimiydi ne de olsa ama Karayipler denince akla gelen beyaz kumsallar, akvaryum gibi bir deniz ve pırıl pırıl bir güneşti elbette. Bol bol yüzülecek, gezilecek, eğlenilecek ve tabi ailelere, dostlara gösterip gururlanmak üzere çekilen fotoğraflarla ölümsüzleştirilecekti tatilin her anı.

Dünyanın bu uzak ucunda, turistleri bu güzel hayale ulaştırmak ve sonra yuvalarına geri götürmek ise bir grup Türk’ün göreviydi. Artık maceraperest ruhlarımı yoksa salt tesadüfler zinciri mi bilinmez; özel bir havayolunda hostes, pilot ve teknik personel olarak olarak, kimi 6 ay, kimi 8 yıl önce çalışmaya başlamışlardı. Kolay kolay herkese nasip olmayacak şeydi mutlaka; Türkiye’de insanların büyük bir çoğunluğu Antalya’ya, Bodrum’a tatile gitmeyi hayal ederken onlar, İsviçre’den Togo’ya, Aruba’dan Gander’a dünyayı dolaşıyorlardı her gün. Ama ahh! bir de ev, aile özlemi olmasaydı; nasılda hepsinin boynu bükülürdü daha yurttan ayrılmanın haftasında.

İşte o yağmurlu 6 Şubat günü, Karayipler'deki bir tatil köyünde güneş her günkü gibi doğdu görkemli Isabel de Torres dağının arkasından. O günden bu güne, milyonlarca defa zihnimin katmanlarını aralayıp derinliklerine inmeme rağmen, diğer günlerden farklı en ufak bir şey hatırlamıyorum. Bize ayrılan apartta, yağmurlu da olsa güzel bir güne başlamıştık aynı diğer günler gibi. Hava izin verdikçe güneşlendik, havuza girdik, sohbet ettik, yemeklerimizi yedik. Son birkaç günü Buenos Aires’te geçirmiş olan ekip, o gece Almanya’ya uçuş yapacak ve ertesi gün Türkiye’ye dönecek, uzun bir hasretlikten sonra ailesine, evine kavuşacaktı. Bayılmışlardı Arjantin’e; kaldıkları otele, tango gösterilerine; gözleri parlayarak anlattılar, anlattılar, anlattılar. Hep yaptığımız gibi, gittiğimizde uğramamız gereken mağazaların isimlerini öğrendik onlardan. Keyifli bir havuz başı sohbetiydi; biri çok fazla yandığından, cildinin çirkin durduğundan dert yandı; bir diğeri çeyizi için biriktirdiği paranın iyice artmış olduğunu paylaştı sevinçle. Sevgili Kaptanımızı gördük bir ara, sıkı bir yürüyüş yapmış kan ter içinde otele dönerken; konuştuk, şakalaştık ayaküstü; öyle mutlu ve neşeliydi ki. Akşamüstü bizim odada Nutella-ekmek yedik çayla ve eşlik eden şen kahkahalarımızla. Hava kapamıştı yeniden ve cep telefonlarımız yoktu dünyaya bağlanabileceğimiz; kızların bir kısmı o yüzden şehre inmeye karar verdiler; eve telefon edip dönüşlerini haber vermeye…

Ben ofise gittim, biraz işlere baktım, sorunlarla ilgilendim. Şirket içi sorunlar da oluyordu bazen ve hatırlıyorum da nasıl canımı sıkmıştı o günde böyle küçücük bir konu. Dünyanın en büyük derdi oydu sanki; oysa hiç bilmiyormuşum ki dert nedir, üzülmek nedir, en önemlisi yaşam nedir?

Akşam yemek yedikten sonra, resepsiyonda hafif bir imrenmeyle yolcu ettik ekibi; darısı başınıza diye diye sevinçle gittiler. Artık yağmur kovayla boşaltılır gibi yağıyordu o saatlerde; odamıza zor gittik neredeyse. Scrabble getirmiştim Türkiye’den gelirken yanımda. Balkonda oturup oynamaya karar verdik bir grup arkadaşla. Bu arada uçuştan dönen ekip otele ulaştı; onlarla kucaklaştık. Kimi gelip bize katıldı, kimi yorgunum deyip uykunun kollarına attı kendini. Uçacak ekip çoktan aklımızdan çıkmıştı bile; öylesine alışıktık ki bu hayata. Her şey yıllardır bir saatin tik takları kadar düzenliydi; ya da bize öyle geliyordu kimbilir. Uçuşa gidersin, uçağı hazırlarsın, yolculara hizmet edersin, otele inersin, sonra tekrar başka bir uçuşa gidersin ve bir gün de eve dönersin. Eve dönerken herkese hediyeler götürürsün, kendine yeni yerlerden hatıralar alırsın, her gittiğin yerde bir sürü fotoğraf çektirirsin, harcırahından mümkün olduğunca tasarruf edip para biriktirmeye, ek gelir yaratmaya çalışırsın, sevdiklerini, evini hatta odanı özlersin, paralı telefonlarla hasret gidermeye çalışırsın ekolu bir konuşmanın zorluğu içinde. İşte hayatımızda her şey bu kadar rutinleşmişken, biz dünyanın uzak mı uzak, güzel mi güzel bir köşesinde, tropik bir yağmurun daha da kararttığı bir gecede, gülerek, eğlenerek, yarın hava açsın denize girelim diye dua ederek scrabble oynarken, saatler geceyarısını henüz geçmişken, tam 189 kişinin çığlığı, uçak motorlarının gürültüsü içinde kaybolup, Atlantik Okyanusunun lacivert sularında sonsuzluğa karışıvermişti.

Gerçekle yüzleştiğimizde ise her şey çoktan bitmişti. Hepimizin hayatında bir sayfa kapanıp, yeni bir sayfa açılıvermişti saniyeler içinde. Hissettiğimiz acı o kadar büyük, o kadar tarif edilemez bir acıydı ki; normalde sokakta araba çarpmış bir kediye bile bakamayıp kafamızı çeviren biz; iki gün boyunca sahilde, dünyanın en ünlü televizyon kanallarının canlı yayın kameralarının önünde, adeta bir film çekimine katılan figüranlar gibi ifadesiz, tüm enkaz araştırma ve çıkarma çalışmalarına şahitlik ettik. Hatırlıyorum da, bir cam fanusun içinden dünyaya bakıyor ve Allahım hayat nasıl devam ediyor diye soruyordum sürekli kendime. Az ötede insanlar denize giriyor, caddenin karşısındaki cafe’lerde yemek yiyiyorlardı. Yanlarına gidip sorsak ne dertleri vardı kimbilir; ne küçük, ne değmeyecek şeyleri dert diye anlatırlardı bize; aynı bizim düne kadar yaptığımız gibi. Oysa bir nefesti sadece hayat ve alabildiğince derin almalıydın, tutabildiğince sıkı tutmalıydın ve keyifle verebilmeliydin bir gün geriye.

Kötü bir kabustan uyanmayı umarsızca bekledik günlerce ama olmadı. Hepsi gerçekti. Arkadaşlarımızı, uçağımızı kaybettiğimiz kadar işsiz kalmanın eşiğine gelmemiz de gerçekti. Öldürmeyen her şey güçlendirir derler ya; dayandık her şeye. Yıllar geçti ve bu gün tam 11. yıldönümü onları sonsuzluğa uğurlayışımızın. Yani o gün doğan bir bebek bu gün 11 yaşında bir genç, yarına bir umut oldu. Acılar zamanla küllenir derler; doğrudur üzeri örtülür yaşadığınız iyi kötü olayların tortularıyla bir nebze de olsa. Ama acı hiçbir yere gitmez; gitmiyormuş yani, artık biliyorum. Bazen bir Merenge melodisi, bazen kırmızı kuyruklu bir uçak, kimi kez çekmeceden çıkıveren otellere ait kibrit kutuları, sabun kutuları, hatta dumanı tüten, iştah açıcı bir Combo Fajita, en çok da albümdeki eski fotoğraflar acının aynı yerde, aynı şiddetle durduğunu gösteriyor. Unutmak ise mümkün değil zaten; insan evini, ailesini unutabilir mi?

SİZLERİ ÇOK SEVİYORUZ SEVGİLİ ARKADAŞLARIM, BULUNDUĞUNUZ YER IŞIKLA DOLSUN, MEKANINIZ CENNET OLSUN.

 
Toplam blog
: 22
: 1664
Kayıt tarihi
: 14.10.06
 
 

Merhaba, Okumaya olan sevdam beni yazmaya yöneltti ve artık sevgili dostlarımın da yüreklendirmesiyl..