​ 2007/2009 8 Mart'ı yine konuşuyoruz... / Dünya Kadınlar Günü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '09

 
Kategori
Dünya Kadınlar Günü
 

2007/2009 8 Mart'ı yine konuşuyoruz...

2007/2009 8 Mart'ı yine konuşuyoruz...
 

Yıl 2007 yine bir 8 mart tarihli anekdot. Bir arkadaşıma refakatçi olarak üç gün, BURSA ZÜBEYDE HANIM DOĞUMEVİ'nde refakatçi olarak kaldım geçen ay.

ORADA 8 MART DEĞİL TÜM üçyüzaltmışbeş günün kadınlara has olduğunu hissettim.

NEDEN?

Sabah altı otuz civarında ameliyata çıkarılan bayanlar, sezeryan sonrasında
narkoz bekletisinin ardından, baygın halde sedyelerin üzerinde sekiz kişilik odalarda
hasta yataklarına getirilirler.
Odaları özel olamadığı için, refakatçileride yoktur...

O baygın durumlarından ayıldıkları an, karın bölgelerindeki derin kesiklerin acıları, çığlıklarına karıştığı o anlarında, yanıbaşlarında ne anneleri ne yakınları da yoktur.

Ameliyatlı oldukları için de bebeklerini görebilme ihtimalleri ise sıfırdır.

Odaya getirilişlerinin ikinci gününde,
akıllarına oraya neden getirildikleri gelir, NARKOZUN ETKİLERİ silinmiş, serumlu kollarındaki morluklar, hemşirelerin tansiyon aletleri, ağrı kesici iğneleri, vizite gezen doktorların sabah sekiz ziyaretlerine hazırlanan hastabakıcıların, telaşeli ve de hararetli çarşaf değiştirme ve temizlik senfonilerine dönüşür.

Çoğu odadan, inleme sesleri gelmektedir. Tabi onların bu acılı hallerini görerek bu şaşkın psikoloji ile doğumhaneye götürülen o tedirgin bakışlar da bu fotografın bir diğer karesini oluşturuyordu.

Bu arada bebek ünitesine yoğunlaşıyorum.

Bir çoğu prematüre kuvözde ön izlemede tutulan yenidoğanların camekanına yoğunlaşıyor gözlerim.

Olması gerekenden çok daha önce doğan, henüz anotomisi gelişememiş bebek bedenlerin, kalp atışları, ağızlarındaki kordonlar, nefes ve beslenme mekanizmalarının gırtlağa bağlanmasını sağlayan karmaşık sistemler arasında telaşeli bir koşuşturmaca içindeki gencecik hemşirelerin, o CANDAN çalışmaları.


İnsan hayatına hizmet eden, çok mukaddes bir iş bu yaptıkları.

BEN ORADA TAM BİR CAN PAZARINA ŞAHİT OLDUM.

O bebeklerin acaba kaçta kaçı, bilgi, ilgi ve sevgi ile iç içe büyüyebilecek?

O bebeklerden kaçta kaçı, kendilerinin midesi kadar olduğu kadar beyinleri ve ruhları ile ilgilenebilecek kapasitede?
Bu bebeklerin kaçta kaçı iyi bir eğitim alacak?

Bunları düşündüm uzun uzun ve şu sonuca ulaştım.

Bu toplumun yücelmesi, nezih bir millet olmamıza giden tek yol, KADINLARIMIZIN EĞİTİLMESİ VE DE YÜCELTİLMESİDİR.

Çünkü o kuvözlerde yatan bebekler birer hamurdur.
O hamurlara şekil veren, doyuran, bedenini, ruhunu ve beyinlerini besleyerek geliştirecek olan tek faktör, BİZ KADINLARIZ.

21. YÜZYILDA halen daha ANADOLU COĞRAFYASINDA kaç dönüm arazi karşılığında peş keş çekileceğimizin hesapları daha ana kucağında hesaplanan,

TÖRE CİNAYETLERİ gibi sokak ortalarında katliam gibi öldürülüverilmelerin çepherinde ismimizin afişe edildiği,

21.YÜZYILDA ***BERDEL***gibi dünyaya anlatırken yutkunarak kaçacak delik aradığımız bir utançla takas edilen ufacık bedenlerimizin yaşlarımızın iki katı bedenlere altın işlemeli fistanlar ile tahsis edildiği,

hani NAZIM'ın muhteşem dizelerinde yer aldığı gibi,

soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen...kadınlarız biz hâla...

8 mart dedik ya NAZIM'ın şiirini nakletmeden geçmek olmaz.

Hadi bakalım dinleyelim neler fısıldamış bize üstad!

KADINLARIMIZ

Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare, meşaleden tekerlekleriyle
ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

NAZIM HİKMET RAN

Yine 21.yüzyılda binalarımız ve binalarımızı inşa ettiğimiz taş ve tuğlalarımızın cinsi rengi ve şekli değişmiş de olsa,
dümdüz gri binaların yerini residence komple siteler de alsa, beyinlerde kazılı kalan o enkaza yakın zeka şablonu hep geçerliliğini korumuştur.

Kumalar getirilir üzerimize boy boy, renk renk, irili ufaklı...

Kiminden haberimiz olmaz bile, kendiliğinden üzerimizde dolanır dolanır sonra geldiği gibi sessizce silinip gider.

Kimimiz de bunca utanç ve de ihanetin arkasında,

iyi eğitilmişliğimiz,
iyi yetişmişliğimiz
iyi
iyi
iyilerin en görkemli mertebelerinde,

uçup durarak kendimizi kaybederiz,
ta ki,

bizden iyilerin tahtımızda yer kavgası yaptığı gerçeğini içimizde keskin bir bıçak gibi hissederek,
bu acı ciğerimizi yara yara söküp çıkarana kadar.

Evet 21.yüzyıldayız ya; yine başlarımızda olan ve ya olmayan paçavralarla söz konsu oluruz gazetelerin baş sayfalarında ya da en ciddi kanalların ana haber anonslarında...

Kadını örümcek ağına yakalanmaya müsait basit böceklerle kıyaslayan,
ama aslında asıl örümcek ağlarının KENDİ BEYİNLERİNDE DOLANDIĞI bir takım garip adamların
dolaştığı o acaip ve farklı köşebaşlarında,

hasta ruhlarında kazılı duran namus,

türbanın namlusunda ateş almaktadır...

8 mart diye kendimizi kandırmaya devam,

diyorum ya bir şeyler değişmeli artık.

DÜZELMELİ VE OLMASI GEREKEN YERE GELMELİYİZ.

Kadını vitrin süsü ya da evde bir konsol kadar değeri olmayan dekor gibi gören erkekleri doğuran, onları baştacı yapan, ve yine bu değerlerde mevcut adamlarla gönüllü gönüllü müebbete razı olanlar yine biz kadınlar değil miyiz?

EĞİTİM...
AMA SADECE kızlarımızı okutarak iş güç meslek sahibi yapmaktan yana değil bu savunmalarım benim.

Anayız ya,

önce kendi beynimizi bu ayrımcılığın virüslerinden temizleyeceğiz.

EŞİT PAYLAŞIM, ORTAK SORUMLULUK, SINIRLARDA DENK ZORUNLULUK...

Güle oynaya yenilen bir akşam sofrasından kalkıldığında, kızımız masadan tabakları toplarken, oğlumuz odasına kaçmamalı.

Ona da diyebilmeliyiz bardakları ve tuzlukları da sen topla.

Ya da bardağındaki çay bittiğinde gidip kendisi almalı mutfaktan.
Abideleştirip ilah gibi büyütmemeliyiz ayrıcalığın tuzağında.

O tuzaklar değil miydi hatırlasanıza bir bardak su getirirken gecikti diye karısına tokat atmalar!

Eve geç geldiğinde kız çocukları kadar sorgulamalıyız erkek evlatlarımızı da.

Bitkin aciz köşeye itilmiş bir nesil olmamalı geleceğin eş ve anneleri...

Bakın 2007 de beynimde çektiğim flu kadın fotografı değişmedi değiştirilmedi, dün de gittiğimde hastahanelerde vahim tablo aynıydı.

Hijyen, sadece ama sadece çamurlu ayaklara takılan galoşlardan ibaret olmamalı, düşünceleri nasıl bu zorba egomanyadan izole ederek arındıracağız.

Lohusa yataklarına çömen erkek ziyaretçilerin hucumuna uğrayan kadın doğum üniteleri...
Neden sadece doğum yapan kadının eşi alınmaz da cemi cümle tüm köy kent ve mahalle ahalisi doluşur o ufacık hücrelere ziyaret saatlerinde.

Gelinin kaynı, bıyıklarını bura bura yan yatakta yatan henüz kimseciği gelmeyen taze lohusayı iştahla süzerken, diğer yanda belki az sonra doğuma gidecek sancılı bir gebe kadın,
kalabalıktan boğulmuş hallerdedir.

Bu çirkinliğin ve de az gelişmişliğin denetlenmesinin vakti gelmemiş midir?

8 mart dedik tüm ANADOLU'yu adımladık,

yolumuz ilk hastahanelere düştü neden?

Çünkü ilk soluğun alınmaya başlandığı adrestir diye infazı buradan yapmalıydım

ve yine başladığımız hücreye döndük.

Hücre dedik ya,

mapushanelere o ya da bu şekilde düşerek hüküm giymiş tüm hatun kişilerin de KADIN GÜNLERİNİ
TÜM KALBİMLE KUTLUYORUM.

Tüm cezaevlerindeki tutuklu hem cinslerime tez zamanda güneş ve de günyüzü dolu tahliyeler dileklerimle.

Kabul günlerinde işkembe ve egolarını tıka basa doldurma sevdası yerine, beynini doyurma kavgasında olan tüm kadınların,

resim, müzik, güzel sanatların herhangi birine gönül vermiş, baş yaslamış, ömür adamış tüm kadınlarımıza da buradan selam olsun diyorum.

İhtisas alanı yardımlaşma olan tüm örgütlü KADIN dayanışma dernekleri ve de eğitim cemiyetlerinin mimarlarını da sevgiyle kucaklıyorum.

Sevgili Ran ile asla boy ölçüşemeyeceğimi biliyorum ama toplumumuzda kadın merceğine bir kaç kırbaç mısra da benden gelsin istedim.

KİMDİR KADIN?
-
KADIN ilahtır tapılası,
KADIN zayıftır korunası,
KADIN arzudur yanılası,
KADIN aşktır ardından koşulası,

Kadın anadır kutsanası,
kadın eştir alınası,
kadın
kadın
kadın,

öyle bir zafiyet içinde savrulmuştur ki,
öyle bir zaman gelir,
en zayıf anında,

bir eşyadır,
son kullanma tarihi geçti diye,

kapı eşiğine bırakılası...

NİLGÜN ÇAKICI/BURSA
8 MART 2009
 
Toplam blog
: 238
: 1468
Kayıt tarihi
: 26.03.07
 
 

Bursa'dan bir milliyet okuru olarak, burada sizlerle olmak çok güzel. Bir ev hanımıyım, iki çocuk..