​ 'Ruhsal öğretilerin söylem analizi' üzerine bir yorum ve cevap / Kişisel Gelişim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mayıs '12

     
    Kategori
    Kişisel Gelişim
     

    'Ruhsal öğretilerin söylem analizi' üzerine bir yorum ve cevap

    Ruhsal-ogretilerin-soylem-analizi-cidden-beni-kosulsuz-mu-seviyorsunuz- Kwan Yin bloguna bir cevap olarak bunları yazıyorum. Dolayısı ile önce linkteki yazıyı okumakta fayda var:

    http://blog.milliyet.com.tr/ruhsal-ogretilerin-soylem-analizi--cidden-beni-kosulsuz-mu-seviyorsunuz-/Blog/?BlogNo=276468

    Merhabalar, öncelikle yazılarınızdan çok faydalandığımı söylemek istiyorum. Bu yazınız ise aynı cümlelerin nasıl farklı yorumlara tabi olacağı konusunda güzel bir örnek olmuş. Yazınız için ilk söyleyebileceğim derinliği olan ve kapsamı son derece geniş ruhsal öğretileri çok indirgemeci bir yaklaşımla ele alması olabilir. Yazdıklarınızda hakkınız var elbet, çünkü ruhsal öğretiler doğası itibariyle suistimale çok açık ve bilimsel deneylerle şu an için ispatlanması zor unsurlar içeriyor. Yine de kısaca ele almaya çalışacağım. Aslında her biri üzerinde bir kitap yazılabilir.

    İlk önerme ve vicdan konusunda yazdıklarınız başlı başına yanlış. Maddi durumun ruhsal tekamül düzeyi ile hiçbir alakası yoktur. Senelerdir ruhsal bilgileri yakından uzaktan takip eden biri olarak çok şaşırdım. Bu önerme olsa olsa fakirliği yücelten İsa’nın ve katolik öğretisinin aksine takipçilerine zenginliğin dince istenmeyen bir şey olmadığı fikrini aşılamaya çalışan ve maddi çıkar ve güç elde etmeye yönelten protestan kapitalistlerin ve yahudilerin sözü olabilir. Maddi olarak yüksel ki Tanrı katında daha makbul olasın, veya madem fakirsin makbul değilsin. Ne diyeyim. O kadar saçma ve ruhsal öğretilerin dışında ki cevap bile veremiyorum. Ruhsal öğretilere göre kişinin ne maddi durumu, ne hastalıkları, ne fiziksel güzelliği, çirkinliği, ne de bedensel özellikleri tekamül seviyesine dair bir bilgi vermez. Tekamül olgusu insanları bilgide birleştiren bir olgudur ve hareket noktası Tanrı’ya, mutlak bilgiye nazaran bilgisiz oluşumuzdur. Dolayısıyla kimse başka bir kimsenin tekamül düzeyi ve yolu konusunda kanaate varamaz, çünkü değişim ve gelişim sonsuza kadar sürer. Her insan Tanrı karşısında eşittir. Tekamül yolunda insanın en büyük mürşidi ise kendi aklı ve vicdanıdır. Vicdan, iyilik, kötülük konusunda yazdıklarınız ruhsal öğretilerin bunlara dair önermelerinden bihaber olduğunuzu gösteriyor ve koca bir külliyatı burada özetlemem mümkün değil. Vicdan, çok kısa olarak insanın iç sesidir ve bilgi, sevgi ve vazife boyutları vardır. Dolayısıyla sizin dediğiniz gibi etik değeri olmayan insan modelini değil, bunun aksine, insanı bilgisinin hakkını vermeye, insan olmanın hakkını vermeye yöneltir. İyilik ve kötülüğün bir olması semboliktir. Kimseyi yargılamamak gerektiğini, neyin menfi neyin müsbet olduğunun bilgisinin insanda her zaman hazır bulunmadığını ifade eder. Bir kişiyi içinde bulunduğu şartlardan dolayı yargılamamayı ifade eder. Sizin kötü olarak nitelendirdiğiniz bir şey aslında iyi olabilir. Bunu siz de yaşamışsınızdır hayatınızda, bir ayrılık yaşarsınız ve aslında hayatınızda pozitif bir alan yaratır. İçinde bulunulan şartları değiştirmemek, kader varsaymak anlamına gelmiyor bu. Bazen şartlar o kadar kötüleşir ki, sizi değişime zorlar. Bu etkiyle harekete geçersiniz, hayatınızda, seçimlerinizde bir takım değişikliklere gidersiniz. Sizi zorlayan şartlar birden sizi daha iyiye iten bir araca dönüşür. İyilik, kötülük, Vicdan konusu o kadar derin ve çok boyutlu ki, size ancak daha fazla okumanızı öneriyorum.

    Ruhsal öğretiler ilk etapta huzur ve sonsuz mutluluk vaat ediyormuş gibi görünse de aslında bir süreç olarak bunu vaat etmez. İnsanın kendini tanıma süreci zorlu bir süreçtir, psikolojide de böyle değil mi? Kendi dışında bir şey değil, sadece kendin olmak.. Ruhsal öğretilerin amacı budur. İnsanın kendisi olması, neyse o. Kolay gibi görünse de çok zor bir süreç, tekamül ise bilgi ile derinden ilişkili bir kavram, amaç bilgilenmek, bilgiyi alıp uygulayabilmek. İnsan da kendi zaaflarını, güdülerini, amaçlarını, korkularını, bedenini ve ruhunu tanıyarak bu bilgiyi ediniyor. Ve bunun sevgi kelebeği olmakla pek bir alakası yok. Egodan kurtulmakla hiç alakası yok. Bahsettiğiniz sevginin de evrendeki sevgi enerjisi ile alakası yok. Yerçekimi de sevgi enerjisinin bir tezahürüdür mesela, madde ile yoğun ilişkisi olan bir enerjidir ve vıcık vıcık ikiyüzlü sevgi gösterileri bu sevginin gerçek doğası hakkında ancak çok sığ bir bilgi verebilir.

    Koşulsuz sevgi diye tabir edilen şey her durumda tarafsız olmak değildir, her durumda yardım elini uzatmak da değildir, aklı devre dışı bırakmak değildir. Zaten insan sürekli değişir, varlık değişir, mutlak olan sadece Yaradandır. Koşulsuz ne demek? Şart koşmamak demek, önyargıdan uzaklaşmak demek, zaten önyargıyı devre dışı bırakmadan aklınızı kullanamazsınız, sorgulayamazsınız. Yoksa söylenen, her isteyene kucak aç, herkese yardım et anlamında değil. Nihayetinde insan bir karar verir ve tercih yapar, bu kararlar ebette kişiye göre değişir, burada söylenmek istenen insanın bağımsız bir vicdan ile kendi aklı ve vicdanı ile seçim yapmasıdır. Ve seçme özgürlüğü yasası vardır.

    Sapla samanın karıştığı diğer bir nokta da bu seçme özgürlüğünü yanlış yorumlamış olmanız. Seçme özgürlüğü bize “sorumlu sensin” der, “suçlu yoktur” der. Aslında bilim ile aynı şeyi söyler, sebep sonuç yasası işlemektedir. Bu da enkarnasyonlar arasındaki süreçten çok bu dünyadaki seçimlerimiz için geçerlidir. Zira doğum öncesinde nasıl bir ihtiyaç değerlendirmesi yaparak geldiğimizi bilmiyoruz, o ortamın şartlarını da bilmiyoruz. Ancak geldikten sonra bu dünyada bu bilinçle yaptığımız seçimler bize aittir. Bir şey elde etmek isteyen insan o yönde çaba sarfeder. Fizik yasaları işler. Yani ruhçuluk, sizin söylediğiniz gibi bir insanın travmatik bir aile içinde doğmuş yetişmiş ve mutsuz olmasından dolayı onu “suçlu” ilan etmez (bu ifade sizin ifadeniz). Ruhsal öğretilere göre suç diye bir şey yok ki. Suçlu diye bir şey de yok. Şimdi bunu da bir tarafa çekip yargı sistemini çöpe atmak gibi bir önerme getirmeye çalıştığımız gibi bir kanaate varmayın lütfen! İnsan bir bilginin tatbikatını yapmak üzere çok çeşitli ortamlarda enkarne olmayı seçer ve yaşar, dünyada kurulmuş olan farklı adalet sistemleri de bunun bir parçası. Belli koşullarda yaşayan insan da bir çok şeyi tecrübe eder. Bahsettiğiniz olumsuz aile koşulları içinde doğan, sağlığını kaybeden insan da bir şeyleri tecrübe eder, ve ruhsal bilgilerin söylediği sen bunu hak ediyorsun, buna boyun eğ değil ki! Tam tersine ruh dünyaya atalet içinde kalmak için değil, tecrübe etmek ve bilgi için gelir tekamül etmek için gelir, (şimdi burada da tekamülün getirdiği değişimi -çünkü değişim olmadan tekamül olmaz- ilkesizlik ve değer yoksunluğu olarak ele almayın! Asıl bu ataleti kırmak ve etkin olmaktır). Her insan ve o insan da kendi aklı ve vicdanı doğrultusunda bir yaratımda bulunmak üzere gelmiştir. Söylediklerinizin aksine ruhsal öğretiler insana kendi koşullarını yönetme, maddeyi yönetme bilgisini de bilgiye dahil eder. Bunları insanlarda bir suçluluk yaratmak veya hakkını yiyen patronuna boyun eğmek olarak algılamanız çok acayip. Tek aklıma gelen bu konularda yeterince okuma yapmamış olmanız veya eski metotlar dışında, hani inzivaya çekilip kendi bedenine ve ruhuna eziyet eden ve artık uygulama alanı kalmayan bazı metotlarda takılıp kalmış olabileceğiniz. Bahsettiğiniz sevgi böceği şeklinde yaşamayı öğütleyen kitapların ruhsal ekollerle pek alakası yok. Mürşid şakirt devri de kapandı. Belki de insanın öğretmeninin kendisi olmasını öğütleyen ve artık ücretsiz olarak insanlara ulaşmaya başlayan ruhsal bilgilerin, sıkıntıya düşen insanlara para karşılığı danışmanlık yapan psikologların işlerini baltaladığını düşünmeniz yüzünden bu yazıyı kaleme aldınız.

    (Bu arada bunu da bir yerlere çekmeyin, bu sadece bir varsayım, bir tahmin, bir danışmanlık yapılacaksa eğer bunun bilimsel eğitimini almış psikologlar tarafından yapılması elbette daha uygun. Yine de bir hatırlatma, 70lerde annelere çocuk eğitimi konusunda önerilen kitaplarda yer alan öğretiler şu anda çürütüldü, 70ler - 80ler arasında doğan bir nesil kucağa alınmadan, yeteri kadar dokunulmadan büyütüldü; akademik kariyer yapan bir psikolog arkadaşım çeşitli psikoloji ekolleri arasındaki savaşları ve bilimsel çalışma diye ortaya sürülen çalışmaların sonuçlarının nasıl manipüle edildiğini, her profesörün kendi tezlerini sorgulayan veya çürüten çalışmaları nasıl sabote ettiğini, araştırma görevlilerinin nasıl denetlendiğini anlatmıştı. Dolayısıyla psikoloji henüz rüştünü tam olarak ispat etmiş bir bilim değil belki de. Tabii ki bu alanlarda bilimsel çalışmalar yapılması çok değerli, başka türlü bu alan da tekamül edemez :) benim amacım sadece sorgulamak…)

    Kavramların karıştığı diğer bir yer de tıpki koşulsuz sevgi önermesine karşı önerdiğiniz koşulsuz adalet kavramı. İyi de bu ne demek? Koşulsuz sevgi olmaz derken koşulsuz bir adaletten bahsetmek gerçekten çok tuhaf, çünkü kavram kendi içinde çelişkili, koşulsuz adalet denelen şey mutlak bir adalettir ve belki ancak Tanrıya itfhaf edilebilir. Egonun olduğu yerde koşulsuz sevgi olmayacağı gibi koşulsuz adalet de olmaz. Aksi takdirde anayasalarımız ve kanunlarımız olmazdı ve bu yasalar İran’dan Amerikaya, İngiltere’den Türkiye’ye değişmezdi. Oysa bunların tümü yazılı olarak belirlenmiştir ve belirli koşullara tabidir. Eğer kasıt yasalar önünde eşit olmak ise bu başka bir kavram, eğer kasıt koşulsuz saygı ise bunun da içini ancak koşulsuz sevgi için getirdiğiniz varsayımlar kadar doldurabilirsiniz. Zira ruhsal öğretilerde bahsedilen sevgi enerjisi yaratıcı temel bir enerjidir ve sizin koşulsuz sevgiyi tarif ederken varsaydığınız duygu ile çok az ilişkisi vardır. Saygıyı da aynı şekilde ele alacak olursanız, nasıl ki bir bakmışsınız bir insana karşı sevgi duygusu beslemiyorsunuz, az veya çok seviyorsunuz -böyle yazmışsınız- aynı şekilde bir bakarsınız ki birine karşı saygı beslemiyorsunuz, az veya çok saygı duyuyorsunuz. Ruhsal bilgiler der ki beşeri dünyada mutlak bir şey yok, bunlar rölatiftir, sevgi, adalet ve saygı rölatiftir. Kişiye göre değişir, ülkeye göre değişir, dinlere inançlara göre değişir. Ve yine bir uyarı, bu durum kişinin ilkelerini kendi değer yargılarına göre tanımlaması demektir, değer yargılarının olup olmadığı hakkında bir bilgi vermez.

    Sizin örnek verdiğiniz adil olma hali de rölatiftir. Neye göre adil? Bir inancın taraftarına göre kutsallarına dil uzatıldığı kanaatine vardığında karşısındaki kişiye zarar vermek veya yasalara göre ceza vermek de bir adil olma halidir. Bu kutsal da herhangi bir kavram olabilir, bir insanın kutsalı herhangi bir şey olabilir. Toplumların değer yargıları farklıdır. O yüzden önce adaletin ne olduğunu tanımlamanız gerekir. Zaten tanımlayamadığınız bir şeyi sevemezsiniz.

    Son olarak en dehşetengiz önermeniz siyaset ile ilgili olanı; egemen sınıf kaynaklı ve onların çıkarlarına hizmet eden bu öğretiler demişsiniz… Demek ki okuduklarınızdan bir şey anlamamışsınız, ne okuduğunuzu bilmiyorum gerçi, ama bu öğretilere genelde bireysel arayışları olan insanlar, insan doğasını merak eden, kendi ruhunu ve bedenini tanımak isteyen, kendi hayatının anlamını sorgulayan insanlar yöneliyor, ruhsal öğretilerin -çağdaş ekollerden bahsediyorum- bunların belli bir siyasi görüşü toplumda egemen kılmak gibi bir amacı yoktur, insanı konu ettiği için toplumsal bir boyutu elbette vardır ama siyasetle ile angaje değildir. Ruhsal öğretilerin siyasi bir görüşünün olmaması egemen sınıfı ve çıkarlarını desteklediği anlamına gelmez. İkisi farklı şeyler. Gayet kapitalist bir zihniyetle insanların zaaflarını maddi çıkar elde etmek için kullananlar var tabii ki, bunlar her alanda var, din adamları var, psikologlar var, doktorlar var, avukatlar var, velhasıl bu da söylediklerinizden bağımsız, genelleme yapılmaması gerek. Hatta en çok psikoloji alanında var, hem devleti dolandıran, hem de fahiş seans ücretleri ile eğitimli oldukları halde yetkin olmadıkları için insanlara bir fayda sunamayıp onları soyup soğana çeviren psikolojik danışmanlık merkezleri, özel eğitim merkezleri ile dolu her taraf. Yine de bunların hiç biri samimi bir şekilde kendi iç yolculuğuna çıkmak isteyen, kendini tanımak isteyen kişinin niyetine ve çabalarına bir halel getirmez. Bu kişi için bireysel bir yolculuktur. Ve hatırlatalım, bu da kişinin siyasi görüşünden bağımsızdır. Ruhsal bilgilerle içli dışlı olan bir insan aktif bir siyasi hayatın içinde olabilir veya olmayabilir.

    Ya son söylediğiniz, adalet sevgisi nedir? Adalet sevgisi gerçek insanlık sevgisidir demişsiniz. Yine boyunuzu aşan bir laf daha, şimdi bu ne demek? Her iki kavramın da tanımlanması lazım. Adalet nedir? Adalet nasıl sevilir? Ettiğiniz lafın ağırlığının farkında mısınız bilmiyorum, içinin doldurulması gereken aksi takdirde altında kalacağınız bir laf. İnsan bazen böyle büyük laflar eder, oysa ne olduğunu aslında idrak etmemiştir, içselleştirmemiştir ve de uygulamamıştır.

    Burnunuzun dibinde petrol savaşları olur, insanlar ölür, ve siz insanlık sevginiz ve adalet sevginiz elinizde bakakalırsınız, ve tıpkı eleştirdiğiniz gibi bunlar elinizde patlar ve tüm yaptığınız statükonun meşrulaştırılması olur. Neden mi? Çünkü son önermeniz toplumsal bir önerme içeriyor ve bunun için adalet uğruna harekete geçmekten, aktif olmaktan bahsetmişsiniz. İşte bu nedenle bu önermenizin altında kalırsınız. Çünkü uygulanmayan bilginin ancak  hamallığını yaparsınız.

    Oysa ruhsal öğretiler birey odaklıdır, ve gerçek kurtuluş bireyin kendisini tanımasından geçer der. Bu yol bazen cehennemden geçer, bazen cennetten geçer. Kişiye göre değişir. Ve insanı başkaları tarafından değil, insanın kendi öz aklı ve vicdanı doğrultusunda karar vermeye ve ETKİN olmaya yöneltir. Önce kendi hayatında, aile çevresinde, işinde, kendi toplumundan başlayarak. İnsanın bulacağı tek gerçek ise kendini tanıma yolunda idrak ettiği, içselleştirebildiği ve samimiyetle uygulayabildiği gerçeklerdir.  

     
    Toplam blog
    : 1
    : 261
    Kayıt tarihi
    : 16.05.12
     
     

    Okuduklarıma dair yorumlarımı aktarmak ve öğrendiklerimi paylaşmak için yazıyorum. Buradaki ilgi ..