​ Açık mektup / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Kasım '06

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Açık mektup

Açık mektup
 

Sevgili hayat,  

Bir süredir senle irtibatı kesmiştim. Yalana lüzum yok, sen de biliyorsun ben de biliyorum. Ama kendimce makul ve değecek sebeplerim vardı. Tabi sen yine benim saçma sapan şeylerle uğraştığımı söyleyeceksin ama, gözünü sevdiğim, ben ne yapayım, ben de böyle ve benim şikayetim yok. Kıvırma öyle ağzının kenarını, bahane yaratmıyorum, bir kere de sonuna kadar söyleyeceklerimi dinle. Gülüyorsun, gördüm, ben bu gülüşünü de tanıyorum. Ama bak bu bilmiş tavrını sevmiyorum. Tamam sakince dinle, biraz da anlamaya çalış. Tamam tamam, saldırmayı kesiyorum. 

Hayat, işte ben senle irtibatı kestiğim son iki haftadır ne yaptım biliyor musun, gülme ha, seni düşündüm. Dur sonuna kadar dinle. Seni düşünürken her an senle irtibat kurabilecek bir haldeydim yani sanma ki seni düşünmekten yataklara düştüm fenalıklar geçirdim. Gayet iyiydim. Hani mutlu ya da mutsuz kısmını tartışmayacağım ama ben kendimi gayet başarılı buldum. 

Öncelikle senin şu yaşama uğraşında bana verdiğin yükümlülükleri yerine getirdim. Sıradan işler. Hissiyatı sıfır, lakin yapılması gerektiğinden yapıldılar. Onları senin de benim kadar ciddiye almadığını biliyorum. Ama bizim bildiğimizi bilmeyen başkaları var elbet onlara karşı da rolümüzü yerine getirmeli. En kabasından sen böyle demiştin bana. Erteleme, stres yapma, yapıver şu işleri. Yaptım. 

Senin bana en çok kızdığın konuyu biliyorum. Düşünmem. Çok düşündüğüm için kızıyorsun hatta düşünmeyince canımın sıkıldığı ve düşünmek için konu aradığım zamanlar için. Bir kere anlaşalım; ben bu düşünme eylemini seviyorum. Yaptığım somut işten uzaklaşırken kendime daha yakın hissediyorum kendimi. Hem yılların tecrübesiyle artık somut olarak uğraştığım işi sakarlık yapmadan eksik bırakmadan yapabiliyorum. Diyeceksin ki ‘çünkü hepsini adım adım düşünmüştün önceden’ Gülme. Tam olarak öyle sayılmaz. Adım adım canlandırıyorum artık. Çünkü adım adım düşünürsem sıkıntı basıyor. Yani bankaya gidilecek ama bankaya verilmek üzere hazırlanması gereken evraklar var değil mi, hah bak artık şöyle yapıyorum: 10 dakika bile almıyor, bu evrakları almaya giden beni giderken düşlüyorum hatta abartıp evrakları alamama ihtimallerim üzerine onları nereden edinebileceğim üzerine yeni olasılıklar geliştiriyorum. Ama bak düşünce değil düş kıvamında oluyorlar artık. Yani hani şöyle gözlerini kapatıp kendini deniz kenarında güneş altında hayal edersin ya hah ben de artık kendimi evrak toplarken hayal ediyorum. Tabi yapılacak iş zaten az olan heyecanını yitiriyor. Nasıl olacak acaba diyerek heyecanı baki tutmaya çalışıyorum ama asıl güzeli her şeyi zihninde çözümlemiş olan benim kendi kendine yeni heyecanlar yaratmak için enerjisi ve vakti kalması. Sanırım senin de bana layık gördüğün üzere dünyevi işlerimde öyle şaşkınlıklar, sürprizler olmuyor. Her şey kendi rayında kazasız belasız ya da beni şaşırtmadan gidiyor. Gene bana layık gördüğünü düşündüğüm üzere ruhani dünyam akıllara zarar. Hah işte hem keyif hem de sorun orda başlıyor. Çünkü niye, ... 

Çünkü, çünküsü... Bazen yazmak zorlaşıyor. İnsanın en zor anlatabileceği şey sanırım yalnız anları. Düşünsene, kusura bakma hayat seni de düşündürmeye başladım, senden başka kimsenin bilemeyeceği tek an yalnız anların. Yalnızken nasıl oluyor insan, gözlerden uzakken, aklından neler geçiyor, hem anlatmaya çalışsan bunu nasıl anlar başka biri nasıl anlatabilirsin yalnızlığını... Hah, konuma geleyim, ben işte bu iki hafta boyunca senle irtibatı keserek yalnız anlarıma baktım, yalnız bana baktım ve başkalarının yalnız anları üzerine olasılıklar kurdum, başkalarının yalnızlıklarına da baktım. Yani işin aslı biraz garip. Sen yalnızken ne yapıyorsun sorusunu bana sorsalar ‘Başkalarının yalnız anlarını düşlüyorum’ diyeceğim. Yani anlayacağın bu iki hafta tam bir baş belasıydım. Hem kendimi yalnızlığımla rahat bırakmadım hem de utanmadan başkalarının yalnızlıklarına musallat oldum. Bir tasavvur etmeye çalış, bu hafta yalnızken hiç yalnız kalamadım. Yalnızlık dediğin başka türlü olsa gerek. Onu da ara ara sezdirdin bana. Ben kendi yalnızlığım üzerine düşünmeyi ve başkalarının yalnızlığı üzerine düşlemeyi kestiğim, gündelik işlerin gidişatını bıraktığım, hatta uzun vaat planlarımı, geçmiş yıllarımı hatta ve hatta tam olarak o anda ne yapıyorsam onu da bıraktığım anda bir şeyler oldu. Fark ettim. Ama anlatamam. Yani anlatmaya çalışıyım yine de. Ben yoktum ki. Düşünsene hayat, özür dilerim çok üstüne geliyorum ama, yani geçmişin bugünün yarının düşün düşüncen olmadığında geriye senden ne kalır. Senden bir şey kalmaz işte. Başkaları da yoktu. Hoş ben yoksam başkaları nasıl olsun. Ne vardı. Hiçbir şey. Ama ürktüm ben. Silktim kendimi. Hemen düşünecek bir şey bulmalıyım dedim. Boşluk bir garip geldi. Akabinde hemen düşünecek şeyler buldum. Sırf düşünmek için düşündüm o da biraz ayıp artık. Garipti. Ben de çok anlamadım zaten. 

Kendi yalnızlığımın seyrinden çıkardığım sonuca bakılırsa ben hem dengesizim hem de hiçbir yerde duramıyorum: Yani bir saniyem diğer saniyeme uymuyor. Her an değişiyoruz temelinde düşünüp bu dengesizliği iyiye mi yorsam yoksa bunu bir rahatsızlık mı bilsem bilemiyorum. Ama ben bu durumdan rahatsız değilim. Ruh hallerimin hoplaya zıplaya değişmesi artık beni eğlendiriyor. Yani düşünsene ne renkli bir insan. Her anı başka. Ama gel bir de dışardan gör beni. Gayet sakinim. Ama sanma ki sakin rolü yapıyorum ya da içimdeki stresi gerginliği coşkuyu azgınlığı bastırıyorum, tam tersine içimde hepsini doya doya yaşıyorum. Ben alışkınım, anlaşılan o ki ben kendimle bunca yıldır yaşayan bir insan olduğum için kendime alıştım. Rahatsız etmiyor bir de üstüne seviyorum keratayı. Sürekli şu haldeyim ‘birazdan neye saracak acaba’ ama şöyle değil ‘birazdan neye sarsam acaba’ Hah işte bunu anlatamayacağımdan tam şimdi eminim. Ama sözüm ola ki kelime oyunu yapmıyorum. 

Sana son bir şey söyleyecek miydim diye bir göz gezdirdim aklıma. Seni düşündüm demiştim değil mi, işte ne düşünürsem düşüneyim seni aklımdan hiç çıkaramadım, her düşünce bir sonuçsuzluktan sana bağlanıyordu. Hayat işte, diye geliyordu son cümle. Sonra biraz anlar gibi oldum çok düşünmeme kızmanı, sanki ‘bak işte ne oldu gene bana geldin’ diyordun. Ben ise ara ara seni, beni çok düşündürmekle suçlamadım da değil. Özür dilerim. Şimdi yeni bir korku biraz da heyecan yerleşti içime, bilemiyorum atılıma ne kadar cesaretim var ama... Düşünmezsem, ama bir gün (şimdilik bir gün kafi üstüme gelme) hiç düşünmezsem sadece bilemediğim bir ivmeyle hareket edersem ne olur? Nasıl kıvranıyorum meraktan, hem biliyor musun biliyorum da düşünmeyi bırakmayı. Bırakayım mı hayat, ama korkuyorum, düşünceler giderse yerini ne alacak... Ya boşluk... ya hiçlik... Bıraksam, mesela yarın düşünmeyi bırakma günü yapsam, hatta düşünmeye başladığım anlar olsa dahi hiç bulaşmadan onlardan hemen uzaklaşsam off bilemiyorum, korkuyorum, ürküyorum. Bunu en iyisi yarın düşüneyim. Şimdi sana son olarak söylemek istediğim bir şey var. Bu da nerden çıktı deme, ki biliyorum demezsin, sadece demek istiyorum ki sevgi çok hoş bir duygu. Neredeni nereyesi olmadan neyine niyesine nasılına bakmadan bir hoşluk bir memnuniyet bir keyif hali. Yani, ne diyeyim , çok düşündüm ama değişmeyen bir şey var, seni seviyorum hayat... 

 
Toplam blog
: 16
: 2070
Kayıt tarihi
: 31.08.06
 
 

Yazmazsam ölmem ama yazarsam hiç ölmem gibi... Yazmazsam kendime ihanet ederim gibi... Yazmayarak ke..