- Kategori
- Siyaset
Açlık grevleri, Suriye üzerinden Türkiye okuması...

Görsel kaynağı Can Dündar. Ölüm orucu, açlık grevi denilince hafızalarda 'hayata dönüş operasyonu' canlanıyor...
Cezaevlerinde 38 gündür PKK ve KCK tutuklularının sürdürdüğü açlık grevi nihayet kamuoyunun gündeminde haber olarak yer almaya başladı. Grevin amacı “Anadilinde eğitim ve Öcalan’a özgürlük” olarak ifade ediliyor.
Ulusal medyada yer almaması bir tarafa, 38 gündür sürdürülen ‘eylemi’; grev yapanlarla yakınlarının yaşadıklarını duyarlı köşe yazarları görmeye başladılar. Cumhurbaşkanlığı katında da BDP’li vekillerin konuyu görüşmesini de eklersek; artık yavaş yavaş bedenini “ölüme yatıranların” 38 gün sonra haber değeri taşıdığına kanaat getiren medya buyrulduğu üzere fazlaca büyütmeden haberi sayfalarında görebilir.
Gerçi süreci halkımızın yeterince teveccühünü kazanamayan sol gazeteler, TV’ler gündeme getiriyordu ama yurdum insanı reytingi yüksek TV dizilerine kilitlenmekten, sosyal medyada veya gazetelerin haber sitelerinde magazin haberleri ve medya ikonlarına tıkladığı için ‘öteki dünya’dan bihaberdi.
Cezaevlerinde açlık grevi yaşanırken ülkenin belli bir coğrafyasından da şehit ve ‘etkisiz hale getirilenlere’ dair haberler geliyordu.
Yakılan okullar, yollara döşenen mayınlı tuzaklar, çatışma, pusular, karakollara yapılan saldırılar ve sivillere kapatıldığı duyurulan coğrafya haberleri de buyrulduğu üzere uygun bir biçimde ya görülmüyor ya da diğer haberlerin arasında fark edilmeyecek biçimde görülerek veriliyordu.
Suriye gündemin en önünde; bıraksan Başbakan’ın Halep’te kahve içip, Emevi Camiinde namaz kılma öneren, ‘3 saatte varırız’ diye yazı yazan yanında, aynı içerikte demeç veren politik figürlerde manşetlerde ‘hak ettikleri yeri’ buluyorlardı.
İktidarın hamaset söylemlerini, Suriye’ye ayar çekme efelenmesini gösterişli açılışlarda dinleyerek ‘gaz veren’ alkışçılar ekranlara yansıdıkça Türkiye’nin görülmeyen gündemi de bir güzel örtülüyordu.
Suriye’den gelen top mermisi Akçakale’yi vurunca ‘kimden nasıl geldiği konusunda’ otoriteler hemen karar verip karşılık veriliyordu.
Oysa Akdeniz sularına düşürülen uçağımız sonrası, Dışişleri Bakanı’nın TV’de anında tespit yapıp yaptığı açıklamaların inandırıcılığı zedelenmiş; ancak aylar sonra uçağımızın yanında patlayan füzeye bağlı olarak düştüğüne dair tatmin edici açıklama yapılabilmişken, top mermilerinin arkasında muhaliflerin değil Suriye ordusunun olduğuna dair tespitler açıklamalar endişeyle izleniyordu.
Suriye top mermilerinin sınırı aşması ile ilgili benzer süreci Lübnan ile yaşamış, ortak araştırma sonunda ‘provokasyon olduğu sonucuna vararak’ daha vahim gelişmelerin yaşanmasını engellemişlerdi.
Biz, yurdum insanı Suriye ile yaratılan gerilime bakarken iktidarın ‘basçı, esatçı’ ilan ettiği vatandaşlar “Suriye’ye Emperyalist Müdahaleye Hayır, Savaşa Hayır” diyerek ülke genelinde basın açıklamaları yapıyor, mitingler düzenliyor fakat bir çoklarında demokratik/anayasal haklarını kullanmalarına izin verilmiyor, Hatay’da olduğu gibi adeta Esat’ın muhaliflerine uygun gördüğü muamele(!) uygun görülerek vatandaş gaz, cop ile bertaraf ediliyordu.
İktidarın Suriye politikasının arka planı ‘enerji savaşları’ her nedense ‘Suriye’ye de demokrasi yok, Esat diktatörü gitsin’ perdelemesiyle örtülüyor; İran, Irak ve Suriye’nin üçlü ittifak kurarak Avrupa’ya gaz ulaştırması kararı ve Suudi Arabistan, Katar, Türkiye’nin karşı çıkışı, enerji kavgası görülmüyor.
İran’ın Suriye ve Irak ile oluşturduğu Akdeniz kıyılarına ulaşan boru hattı döşeme projesi ve dolayısıyla gazını Avrupa’ya pazarlama hedefi ile gazını Avrupa’ya satmak isteyen Suudi Arabistan, Katar ile kurulan denklemin dışında kalan Türkiye, arkasına ABD’yi de alarak bir zamanların kankası Esat’ı devirmek için senaryoları uygulamaya koyuyorlardı. Doğal olarak enerji hesapları yapılırken Rusya’nın bu denklemdeki yerini de hesaba katmak gerekir. Bir tarafta Suudi Arabistan Katar Türkiye, diğer tarafta İran, Irak, Suriye ve Rusya. Suriye’de Esat’ın kankalıktan diktatörlüğe varan serüveninin, ol demokrasi masalının özeti budur. Irak, Afganistan, Libya Mısır, Tunus vb. ülkelere demokrasi ihracının arkasında yatan enerji hesapları, ittifakın/çıkarbirliği nasılda örtüşüyor değil mi?
Şimdi bu yazıyı kaleme almaya vesile olan ‘açlık grevine’ yol açan süreci irdelemeye devam edelim. Geçmişte yazılarımda sıkça ileri sürdüğüm, yer verdiğim görüşlerimi kısaca tekrar etsem bile bu yazı amaçladığımdan uzun olacak, onun için kısaca birkaç söz edip toparlamaya çalışayım.
Türkiye dünyada soğuk savaş döneminin sona ermesi sonrası kurulan yenidünya düzenini okuyamayanların bertaraf edildiği uzun tutukluluk süreleri, yargılamalar, bitmeyen davalar ile meşgul olurken yaşananı kendi konumuna göre değerlendirip yorumlamaya çaba gösterenler yanıldılar. Özetle asıl kırılma noktası yaratılan illüzyon ile sözüm ona ‘12 Eylül darbesi yargılanacak, hukuk bağımsız olacak, memura grevli toplu sözleşme gelecek vb.’ savlarla iktidarın okey/onay aldığı 12 Eylül referandumudur. İktidara gelmeden ‘eleştirdiği kurumları ele geçirerek vesayetini kuran iktidar’ referandum sürecinde de bugün cezaevlerinde ölüm orucuna yatanları kamuoyuna ‘Oslo görüşmeleri/mutabakatı’ diye yansıyan süreçte ikna etti. İddialara göre ‘Öcalan’a ev hapsi vb.’ konularda verilen sözler tutulmadı. Yer yer çıkarımlarımı bloğa taşıdım. Şiddetin nedeni aldatılmışlık duygusu başlıklı az okunan yazımda uzun değerlendirmelerimi paylaştım.
Yazımın sonuç bölümünü linke tıklayıp okuma zahmetine girmeyecek okur ile paylaştıktan sonra devam edelim: “Ve bu nedenledir ki Başbakan Erdoğan “Terörle müzakere de ederiz, mücadelede” diye açıklama yapıyor. Tabi bir taraftan da dinsel referanslar ile PKK’ya tavır almaya çağırıyor Kürtleri.
Gelinen noktada Türkiye’nin önünde zorlu bir sınav var. İktidar, uygulayacağı politikaları sekteye uğratacak “yapıları” oyundan attı. Eli rahat, halk tepkisiz . Eh bu ortamda Kürtlere ya diz çöktürmeyi deneyecek ya da “müzakere”lerde varılan mutabakatları bir bir yerine getirecek. İlk yol adeta olanaksız. İkinci yolda toplumun /Türkiye’nin hazmetme katsayısı belirleyici olacak.”
İşte bugün geldiğimiz nokta “ilk yol adeta olanaksız” diye özetlediğim ‘diz çöktürmeyi deneyecek’ tezimin vücut bulmasının sonucu. Başbakan siyasi hedeflerine ulaşmak, referandumda aldığı oyları artıracak ‘milliyetçi’ damara oynarken, ülke askerin de ifade ettiği gibi “düşük yoğunluklu savaş” süreçlerinin ‘PKK’nın alan hakimiyeti’ kurmayı hedeflediği bir iklime evrildi.
Bu arada sözleşmeli er düzenlemesi çerçevesinde, son bir yıllık sürede toplam 25 bin 797 sözleşmeli er alımı için ilana çıkıldığını ancak, yapılan üç ayrı ilanda sadece bin 388 kişi sözleşmeli er olma şansını yakaladığını okurun bir fikre varması için da not ederek devam edelim.(Başbakan’ın da talep azlığı ilgili ifadeleri vardı, yazıda kullanmak için araştırdım, bulamadım.)
Türkiye’nin gündeminde yeni yer bulmaya başlayan ‘açlık grevleri’ konuşulurken Başbakan Erdoğan Bakü dönüşü yaptığı açıklamada, MİT her an her türlü hareketi yapabilir. Mesela yarın İmralı’ya gitmek gerekiyorsa müsteşarıma ‘Gerekeni yap’ derim. Yeter ki akan kan dursun. Bunu teröre destek diye gören zihniyet büyük yanlış içindedir.” diyerek “ikinci Oslo sinyali” olarak değerlendirilen açıklamayla görüşlerini ifade etti.
Bu süreçte BDP’li vekillerin AKP ile temasları, Cumhurbaşkanı ile görüşmeleri kamuoyuna yansıdı. BDP’li vekillerin PKK ile görüşebildiklerini ifade ettikleri “yürütülecek müzakerelere katkı yapmak istiyoruz, görüşmelere aracı oluruz” dedikleri haberlerde yer aldı.
Türkiye süreklilik arz eden politik gerilimlerini, sorunlarını çözebilecek iradeden yoksun. Uzun erimli projelerden hedeflerden uzak, tepkisel çözümler ortaya koyarak süreklilik arz eden patinaj durumundan bir türlü kurtul(a)mayan görüntü vermeye devam ediyor. Mehter takımı gibi iki ileri bir geri gitmekten bıkmayan siyasi söylemin, hamasetin vasatlığında bocalıyor.
Yazı boyunca ortaya koymaya çabaladığım fotoğrafın okurun sağlıklı bir sonuca varmasına yardımcı olması umuduyla...