​ Aldatmak mutluluktur / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Şubat '08

 
Kategori
Öykü
 

Aldatmak mutluluktur

Aldatmak mutluluktur
 

Ebru, o gün okula gitmemişti. Zaten okulların kapanmasına da bir haftalık zaman kaldığından dersler yapılmıyordu. O lise son sınıfa geçmenin heyecanını ve sevincini şimdiden yaşıyordu.

Haziran ayı çok sıcak başlamıştı. Öğrencilerin çoğu, evden çıkarken "okula" diye çıkıyor, sevgilileriyle sahil çay bahçelerinde oturup konuşuyorlardı.

Ebru, okullarının yakınında bulunan Sultahahmet'teki Derviş çay bahçesini buluşma yeri olarak seçmişti. Sabah okula hiç gitmeden okulunun çevresini dolaşmak istedi. Sabahın bu ilk saatlerinde okul telaşı olmadan çevresini bambaşka görüyordu. Doğayı ilk kez bu kadar canlı, bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güzel görebiliyordu. Sultanahmet parkındaki bir banka oturdu. Yediği simitten küçük küçük parçalar kopararak çevresindeki güvercin ve serçelere atmaya başladı. Bir an da bütün etrafı kuşlarla dolmuştu. Sevinçle onları izledi.

Sultanahmet Meydanı'nı yavaş yavaş gezmeye başladı. Dikili taşlara baktı, Yılanlı Sütun'a baktı... Alman Çeşmesi'ni dikkatli gözlerle inceledi. Karşısında duran İbrahim Paşa Sarayı'nı inceledi. İbrahim Paşa Sarayı'nın kapısından ileriye baktı, Sultan Ahmet Camisi'ni ve kiremit rengine boyanmış Ayasofya Müzesi'ni gördü.

Kimbilir iki yıldır kaç kez buralardan gelip geçiyordu da etrafına bu kadar dikkat etmiyordu. "İnsan bu, elinin altındaki değerlere aldırış etmiyor" diye düşündü.

Dinlene dinlene, yavaş yavaş etrafını gezerken saatin on bire yaklaşmakta olduğunu gördü. Saat on birde Okan'la buluşacaklardı. Onun için Derviş adlı çay bahçesine gitti, gözüne kestirdiği, kimsenin göremeyeceği, ağaçların gölgesinde bir masa seçti, oturdu.

Okan saat tam on birde gelmişti. Onun da elinde okula gidiyorum havası yaratan iki üç kitap vardı. İki kola, iki de tost söyleyip, başlarında bekleyen garsondan kurtuldular.

Zaman akıp giderken, çay bahçesinin aşık müşterileri de bir bir geliyordu. Çoğu okuldan sevgililerdi. Arada bir iki de iş arkadaşı olduğu anlaşılan çiftler vardı. Ama, belliydi ki onlar da aşıktılar.

Kestane ağaçlarının altına kurulmuş bu çay bahçesi haziranın kavurucu sıcaklığını hissettirmiyordu. Her yandan gelen kuş sesleri yeşillikler içinde dalgalanıp gidiyordu. Tüm bu güzellikler ortasında garsonlardan biri televizyonu açtı. Sesini de sonuna kadar ayarladı. Bir anda o güzel ortam kaybolup gitti. Bütün sesler sustu, yerli bir TV müzik kanalından o ortama hiç uymayan şarkılar duyuldu.

Okan, Ebru'nun elini hafifce, sanki bir kuş tutuyormuşcasına avuca almıştı. Eğildi ve yanağına öpücük kondurdu. Ebru, gülerek yanağını çekerken, bir kaç masa ötede annesini gördü. Annesinin yanında da bir erkek vardı ve durumları hiç de arkadaş gibi değildi. Onlar da el ele tutuşuyorlardı. Adam, ara sıra annesinin ellerini okşuyor, onları öpüyordu.

Ebru, buz gibi olmuştu. Çok romanlarda, öykülerde, filimlerde aldatan eşlere rastlamıştı ama, bunun anne ya da babasının yapacağını hiç düşünmemişti. Donmuş kalmış o masayı izliyordu. Okan, Ebru'nun bu davranışını anlayamamıştı. O da Ebru'nun baktığı masaya baktı:

"Güzel kadın değil mi?" diye sordu.

"Evet" dedi Ebru, "Evet, adı Nesrin, yaşı otuz sekiz, evli ve bir de kızı var"

Okan güldü.

"Çok güzel vallahi çok güzel. Senin edebiyatın güzeldir, şimdi bir öykü çıkarırsın bu masadan"

Ebru, hiç gülmüyordu. Yalnızca ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemiyordu. Bütün neşesi kaçmıştı. Okan da bunun farkına varıp "Kalkalım" istersen dedi. Ama, Ebru olan biteni sonuna kadar beklemek, görmek istiyordu.

Annesi masadan kalktı. Yanındaki arkadaşı garsona parayı ödedi. Adam, elini uzattı, annesinin elini tuttu. Birlikte bahçeden çıktılar.

"Bu kadını takip etmeliyim" diye yerinden fırladı Ebru. Okan, telaşlanmıştı. "Yahu neler oluyor" demeye fırsat kalmadan, Ebru bahçeden dışarıya atmıştı bile kendini. Okan, hesabı ödeyip onun peşinden gitti.

"Neler oluyor Ebru söyler misin?"

Ebru cevap vermedi. Önde annesi ve arkadaşı yavaş yavaş yürüyorlardı. Bir ara durdular. Ebru da durdu. Onlara gözükmemek için gizlendiler.

"Tanıyor musun bu insanları?" diye sordu Okan.

Ebru'nun yanakları kıpkırmızı olmuştu. Okan'ın sorduğu soruyu duymuş ama ona yalnızca susmasını söylemişti.

Sonra, annesi ve arkadaşı, bir zamanlar hapishane olan, ama artık çok güzel bir turistik otel olan binaya girdiler. El eleydiler.

"Gözlerime inanamıyorum" dedi Ebru. Okan, iyice şaşırmıştı. Ebru'ya nasıl yardım edebileceğinin telaşı içindeydi. Bunu, ona kaç kez sormuştu, ama ondan cevap alamıyordu. Sonunda "Eve gitmem" gerek dedi Ebru. Okan'la birlikte tramvaya bindiler eve doğru gittiler.

Ebru eve geldiğinde çoğu zaman olduğu gibi kapıyı anahtarıyla açtı. Çünkü, çoğu zaman annesi evde olmazdı. Onlar, annesinin akraba ziyaretlerine gittiğini, bazen komşularda toplandıklarını sanıyorlardı. Oysa, olanları Ebru bugün gözleriyle görmüştü. Annesi, babasını aldatıyordu. İyi ama, bundan sonrası ne olacaktı? Ebru anne ve babasını da çok seviyordu. O okuduğu romanların, izlediği filimlerin etkisinde kalarak, her zaman babasının annesini aldatabileceğini düşünmüştü. Hatta bazen anne kız, babasının üzerinde bayan parfüm kokusu kaldığını söylerler, gülüşürlerdi.

Ebru gözlerini kapadı. Annesinin şu anda otel odasında neler yaptığını aklından geçirdi. Onun çıplak vücudunu düşündü. Geçen sene gecenin bir yarısında anne ve babasının yatak odalarının kapısını onlara duyurmadan aralamış ve onların loş ışıkta sevişmelerini dakikalarca izlemişti. Sonunda annesinin çılgınca inlemeleri doruğa ulaşmış ve birden susmuştu. İkisi birden boş bir çuval gibi yatağa gömülmüşlerdi.

Ebru ilk kez böyle bir şeye tanık olmuş, bir kaç fotoğraf dışında görmediği erkek vücudunun her yerini böylece görmüş, sevişmenin nasıl doruklara çıktığının farkına varmiştı. Çok kez kendini tatmin ederken bir arkadaşının o an yanında olmasını istemişti. O anın nasıl bir fırtınalar kopardığını, annesinin neden kendinden geçercesine inlediğini merak ediyordu.

"Ya şimdi" diyordu "şimdi de annem o adamla aynı zevkleri mi paylaşıyor acaba?"

Akşam yediye doğru annesi eve geldi. Ondan yarım saat sonra da babası eve gelmişti. Ebru, annesiyle konuşmuyor, onun sorularına ters cevaplar veriyordu. Akşam yemeğinde herkes günün bir özetini anlatıyordu. Babası, işlerinin çok sıkıcı ve yorucu olduğundan, buna karşılık aldığı ücretin çok az olduğundan yakınıyordu. Annesi, o günü kızkardeşinin yanında geçirdiğini söylüyordu. Çok eğlendiğini ve günün çok güzel geçtiğini söylüyordu. Ebru, okula gittiğini, derslerinin artık hafiflediğini, ama yine de derslere girdiğini söylüyordu.

Ebru, annesinin nasıl yalan söylediğini düşünürken, kendisinin de ve belki de babasının da yalan söylediğini düşündü. Kendisi bir haftadır okula gitmiyor, Okan'la buluşuyor, geziyor, kuytu köşelerde öpüşüyor, fazla ileri gitmeden bal gibi sevişiyorlardı. Kimbilir annesi de kaç kez o adamla buluşup, geziyor, sevişiyordu? Ya babası? Şaka yollu da söyleseler aslında gerçekti, babası da çoğu zaman üzerine kadın parfüm kokuları sinmiş olarak yakalanıyordu.

Ebru, masada karşısında oturan annesine baktı. Çok güzel bir kadındı. Yaşını hiç göstermiyordu. Çoğu arkadaşı onun Ebru'nun annesi değil ablası bile sanıyordu. Çok neşeli, hayat dolu, sevecen bir kadındı. Hayattan zevk almasını biliyordu. Evin içinde bir kez kavga edildiğini duymamıştı Ebru.

Annesi, kızının bakışlarından rahatsız olmuştu. "Hayrola Ebru beni ilk kez mi görüyorsun" dedi. Ebru, annesinin mutluluktan ışıl ışıl yanan gözlerinin içine baktı. "Seni çok seviyorum anne" diyerek, masadan kalktı, annesinin boynuna sarıldı, onu öptü, öptü, öptü...

Yemekten sonra bulaşıkları da Ebru yıkadı. Çayları demledi. Biraz sohbet ettikten sonra odasına çekildi. Yaptığı şeyin doğru olup olmadığı hiç düşünmedi bile. Evet, yaptığı davranış doğruydu. Babası da, annesi de, kendisi de söyledikleri yalanları bal gibi biliyorlardı. Babası da annesi de Ebru'nun hanidir okula gitmediğini ve bir arkadaşı olabileceğini ve onunla hoş vakit geçirebileceğini biliyorlardı. Annesi ve Ebru, babasının annesini aldattığını, babası ve Ebru da annesinin babasını aldattığını biliyorlardı. Ama, bu küçük veya büyük yalanlara rağmen hepsi mutluydu. Hepsi yaşamlarından memnundu. Babası hâlâ annesine çılgınca aşıktı, annesi de babasına aynı şekilde aşıktı. Ebru da onları çılgınca seviyordu.

"Aldatmak başka bir şey" diye düşündü Ebru. "Her yalan aldatmaktır, aldatmak insanı mutlu ediyor" diye düşündü. Ama ne olursa olsun, gizlenen yalanlardan birini gözleriyle görmüş olması onu açığa vurması anlamına gelmiyordu. Sonra annesinin bu akşamki mutluluğunu ona başka neyle verilebilirdi ki?

"Yaşam herkesin kendi tercihi" dedi Ebru. "Kim nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasın. Buna benim karışma hakkım yok" dedi. Ve o gün gördüğü herşeyi beyninden silip, bir güzel uykuya daldı.

 
Toplam blog
: 278
: 3275
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..