- Kategori
- Siyaset
Allah, Ak Parti'nin ve Erdoğan'ın yanında olmalı!

Hayatta bazen beklemediğimiz, ummadığımız, hayatın olağan akışına ters olaylar gerçekleşir ve biz buna "tesadüf" deriz.
Tesadüf, birinin ya da birilerinin yararına olur ve aynı kişi ya da kişilerin yararına olarak peş peşe devam eder...
Bu defa da "şans" deriz ve şanslı o kişi veya kişiler için de "ne kadar ballı" ifadesini kullanırız.
AK Parti için de, iktidar olmadan önce başlayan ve tüm iktidar sürecinde devam eden, lehine gelişen olağanüstü olaylar silsilesi o kadar çok ki; bunu ne tesadüfle açıklayabilirsiniz ne de şansla ya da balla.
Allah, Ak Parti'nin yanında olmalı.
Tarih Ağustos 2002'dir. YAŞ'da askerin yeni komuta kademesi tayin edilecektir. Dönemin Genelkurmay Başkanı, "28 Şubat süreci 1000 yıl devam edecektir" açıklamasını yapmış olan Hüseyin Kıvrıkoğlu'dur. Cumhurbaşkanı; Ahmet Necdet Sezer, Başbakan; Bülent Ecevit'tir. Askeri teamülere aykırı olarak Kıvrıkoğlu'nun görev süresinin uzatılması kendisine teklif edilir. Kıvrıkoğlu bu teklifi kabul etmez ama; kendisinden sonraki komuta kademesini de kendisi tayin etmek ister. Kuvvet Komutanlıklarını istediği gibi ayarlar. Sıra kendi makamına gelir. Yine askeri teamüllere göre kendi yerine Hilmi Özkök geçecektir. Özkök'ün laiklik hassasiyetine güvenmemektedir. Kıvrıkoğlu, Özkök'ün önünü kesmek için çok uğraşır, ama başarılı olamaz. Kıvrıkoğlu'nu kim mi engellemiştir? Tüm görevi boyunca Çankaya'da katı laiklik anlayışını uygulamış olan Ahmet Necdet Sezer!
Hilmi Özkök'ün Genelkurmay Başkanı seçilmesinin sonuçları konusunda hemen hemen herkes hemfikirdir; o olmasaydı eğer Ak Parti iktidarının birinci yılında Türkiye'de 12 Eylül gibi bir darbe yapılacağından kimsenin kuşkusu yoktur.
Yani Ak Parti iktidarı başlamadan bitecekti.
Emekliye ayrılmasının üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen, hala birilerinin Özkök'e saldırmalarının ve ona emekliliğini zehir etmelerinin sebebi başka ne olabilir ki?
1. kırılma noktası...
***
2002 genel seçimleri yapılmış ve Ak Parti tek başına iktidara gelmiştir. Ak Parti iktidara gelmiştir ama Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan aldığı bir ceza nedeniyle milletvekili olamamıştır. Milletvekili olamadığı için Başbakan da olamamıştır. Bu, Ak Parti'nin başarısı ve geleceği için sorun teşkil etmektedir...
Baykal'a bir yerlerden ilham gelir, Erdoğan'ın konuyla ilgili görüşme talebini kabul eder, gizlice görüşürler ve anlaşırlar. Çok geçmeden Erdoğan milletvekili ve Başbakan olmuştur.
Aradan yıllar geçmesine rağmen, Erdoğan'ın yasağının kalkmaması noktasında Baykal'ı ikna edemediği için Zülfü Livaneli'nin hala hayıflanması, adeta saçlarını yolması bu olayın önemini göstermektedir. (Yasaklara karşı, barışçı, özgürlükçü olarak tanınan Livaneli'nin Erdağan'ın yasağı konusunda ısrarcı oluşu ayrı bir soru işaretidir!)
2. kırılma noktası...
***
Ak Parti Hükümeti Abdullah Gül'ün Başbakanlığında kurulmuştur. 2001 krizinin etkileri hala hissedilmekte ve ekonomi bıçak sırtında gitmektedir. İMF ile yapılan stand by anlaşması yürürlükte olarak sıkı mali politikaları uygulanmaktadır. En ufak bir olumsuzlukta yeni bir kriz gelecektir. Yeni bir kriz, 2001 krizine sebep olan partiler gibi Ak Parti'nin de gitmesi anlamına gelecekti. Yani Ak Parti iktidarı yine başlamadan bitecekti.
Kırılgan bu ekonomik durum nedeniyle Hükümet Amerika ile iyi geçinmek zorundaydı. Çünkü İMF'yi Amerika'nın yönlendirdiği bilinen bir gerçekti. Amerika Irak'a saldırmaya karar verdi. Askerlerini Türkiye üzerinden geçirecekti. Bunun için Hükümet'le anlaştı. Para sıkıntısı çeken Türkiye'ye önemli mıktarda para yardımı da yapacaktı. Ama Meclis'in onayı da gerekliydi. Hükümet hazırladığı tezkereyi Meclis'e getirdi. Ak Parti'nin oyları fazlasıyla yeterliydi. Oylamaya katılanlar, gönülsüz de olsa, onay verdi. Lakin Anayasa'nın istediği salt çoğunluk sağlanamadı. Sadece Amerika şoku yaşamadı; parti disiplinin çok güçlü olduğu Ak Parti'de de büyük bir şok yaşandı.
Bu olay kısa vadede Hükümet'i sıkıntıya sokmuştur. Ama bugünden geriye doğru baktığımızda; 1 Mart 2003 tezkeresinin reddedilmiş olması uzun vadede Ak Parti iktidarının önünü açmış ve özellikle de Ortadoğu ülkelerinde Türkiye'ye karşı büyük bir teveccühe sebep olmuştur. 2008 - 2009 dünya krizinin Türkiye'yi teğet geçmesinin en önemli nedenlerinden biri bu olay olmuştur.
Sanki gizli bir güç Ak Parti milletvekillerinin iradesini yönlendirmişti.
3. kırılma noktası...
***
2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi, ardından da genel seçimler yapılacaktır. 2006 başlarından itibaren Ak Parti aleyhine laiklik ekseninde büyük bir kampanya başlatılır. Profesyonelce hazırlanmış organize bir hareket söz konusudur. Mayıs 2006 ayı içerisinde Cumhuriyet gazetesine peş peşe el bombaları atılır, sonra da Danıştay'a sılahlı baskın düzenlenir ve bir Danıştay hakimi öldürülür. Bu olayları düzenleyenler imza atarcasına arkada şeriat izleri bırakmaktadırlar. AYM Başkanlığından gelmiş olan Cumhurbaşkanı Sezer, Danıştay saldırısı arkasından hemen bir açıklama yapar: "Bu olay, laik Cumhuriyete karşı bir saldırıdır" der. Danıştay üyesinin cenaze töreni tam bir hükümet aleyhtarı gösteriye dönüşür; cenaze törenine katılan bakanlar canlarını zor kurtarırlar. Birileri askerin müdahalesini iple çekmektedirler. Böyle bir ortamda Hükümet'e bir müdahale yapılsa içeriden ve dışarıdan belki de fazla bir tepki gelmeyecektir.
İlginç bir olay olur: emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin kalbine bıçak saplayarak intihara teşebbüs eder. Olayla ilişkisi olduğu şüphesiyle Tekin göz altına alınır ve bir süre sorgulandıktan sonra serbest bırakılır. Başta Baykal olmak üzere belli çevreler hala Danıştay olayının bir şeriat kalkışması olduğunda ısrar etseler de toplumda bu olayın bir provakasyon olabileceği şüphesi de ortaya çıkmıştır ve bu, az da olsa Hükümet'i rahatlatmıştır. Hükümet'e yönelik yine laiklik ekseninde başka tehditler de söz konusudur.
Derken Trabzon'dan bir ihbar geldi. Bu ihbar üzerine 12 Hazıran 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda arama yapıldı ve çatıda emekli Assubay Oktay Yıldırım'a ait olduğu iddia edilen 27 adet el bombası bulundu. Bir de Zekeriya Öz adında cesur bir savcı ortaya çıktı ve Ergenekon adıyla bir soruşturma başlattı. Başta asker olmak üzere herkes çok şaşkındır. Arkası çorap söküğü gibi gelmeye başladı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa dokunulması hayal bile edilemeyecek kişilere dokunulmuş ve bir darbe girişimi sorgulanmaya başlanmıştı. Tesadüfen ortaya çıkan olaylar bu süreci açmıştı.
4. kırılma noktası
***
Ak Parti'yi kuran çekirdek kadro Refah Partisi geleneğinden gelmekteydi. 28 Şubat sürecinde Refah Partisi iktidarda olmasına rağmen, aleyhine kapatma davası açılmış, bilahare de kapatılmıştı. Refah Partisi yerine kurulan Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılmıştı. Ak Parti iktidara gelmişti ama onun da başında Demokles'in Kılıcı gibi kapatma davası sallanmaktaydı. Bunun için kapatma kararını verecek olan Anayasa Mahkemesi'nin üye kompozisyonu önemliydi. Tabii ki AYM Başkanı'nın fonksiyonu çok daha önemliydi; oyu eşit olsa da diğer üyeleri etkileyebilirdi.
Ekim 2007'dir. Yaş haddinden emekliye ayrılan AYM Başkanı Tülay Tuğcu'nun yerine yeni Başkan seçilecektir. 11 üye kendi başkanlarını seçecektir. Mevcut üyelerin 2'sini Özal, 1'ini Demirel, 8'ini ise katı laiklik hassasiyeti gösteren Sezer atamıştır(Demirel'in atadığı üye de Ak Parti kapatma davasında çok daha ateşli bir şekilde evet oyu kullanmıştır). Günlerce süren oylamalardan bir sonuç alınamamıştır. Üyeler arasında iç çekişme yaşanmaktadır. Siyasi görüş olarak Hükümet yanlısı olarak bilinen tek üye Haşım Kılıç'tır. Haşım Kılıç'ı Özal atamıştır ve RP, FP kapatma davalarında da red oyu vermiştir.
Yukarıdaki bilgilere bakıldığında Haşım Kılıç'ın Başkan seçilme ihtimali neredeyse sıfırdır. Ama esrarengiz bir sürpriz yaşanır ve günlerce süren oylamaların sonucunda Haşım Kılıç'ın Başkan seçildiği açıklanır.
5. kırılma noktası
***
Ve beklenildiği gibi Ak Parti hakkında antilaikliğin odağı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açılır. Hürriyet gazetesi kapatma davasının tahmini sonucunu vermek için AYM'nin mevcut üyelerini kimlerin atadığıyla ilgili bir haber yapar ve bunu manşetten verir. Yukarıda benim de belirttiğim listeye göre Özal 2, Demirel 1, Sezer 8 üyeyi atamıştı. Söz konusu olan da laiklikti. Buna göre üyeler kendilerini atayanların siyasi duruşuna göre oylarını kullanacaklardır (Hukuk adına üzücü bir durum).
Ak Parti'nin kapatılacağından herkes çok emindir. Hatta Ak Parti sonrasının hazırlıkları da yapılmaya başlanmıştır. 28 Şubat sürecinde DYP'den yeterli sayıda milletvekili istifa ettirilmiş ve onlarla yeni bir Hükümet kurdurulmuştu. Benzer şekilde kapatma davasıyla beraber Abdüllatif Şener Ak Parti'den istifa etti ve AYM'nin kararından sonra yeni bir parti kuracağını açıkladı. Demirel de kapatma kararı çıkacağından çok emin bir şekilde karardan hemen önce, belki de karara peşinen meşruiyet sağlamak amacıyla bir açıklama yaptı ve, "1960'da AYM olsaydı 27 Mayıs olmazdı" dedi. Bunun tersten okunması; "AYM Ak Parti'yi kapatacak ve yeni bir müdahaleye gerek kalmayacak"tı.
AYM kararını açıkladı. Kararda Ak Parti'nin antilaikliğin odağı olduğu kabul ediliyor, 6'ya 5 kapatılsın deniliyordu. Ayrıca Ak Parti'ye para cezası verilmişti.
6'ya 5 kapatılsın demek Ak Parti'yi kapatmaya yetmiyordu. Çünkü önceki DSP, MHP, ANAP Hükümeti döneminde AB'ye uyum yasaları çerçevesinde parti kapatma davaları zorlaştırılmış ve nitelikli çoğunluk şartı getirilmişti. Buna göre bir üyenin daha kapatılsın demesi gerekiyordu.
Ama 5 üyenin kapatma davasında hayır oyu vermiş olmasının bile mantıklı izahını hiç kimse yapamadı.
Kapatma kararı çıksaydı eğer sadece Ak Parti'nin kapatılmasıyla kalınmayacak, başta Erdoğan ve Gül olmak üzere Ak Parti'nin bütün ağır topları siyasi yasaklı yapılacaktı. Büyük bir ihtimalle de Gül Cumhurbaşkanlığını bırakmak zorunda kalacaktı. Sonuçta Türkiye bugün siyasi bakımdan çok farklı bir noktada bulunacaktı.
6. kırılma noktası
***
Ak Parti direkten dönmüştür. Ama hala ayağını yere sağlam basamamaktadır. Ergenekon davasıyla Hükümet'e karşı faaliyet içerisinde olan asker ve sivil unsurlar etkisiz hale getirilmiş olsa da yine de Ak Parti'ye yönelik tehditler devam etmektedir. Nitekim AYM'nin Ak Parti'yi kapatmama kararının daha mürekkebi kurumadan bu defa da "sivil dikta" terimi ortaya atilmış ve Ak Parti'nin Anayasa'nın başlangıç kısmındaki değiştirilemez hükümlerinden olan "hukuk Devleti"nin karşıtlığının odağı olduğu iddialarıyla yeni bir tartışma ortamı oluşturulmuştu. Ayrıca görülmekte olan Ergenekon davasının hakimlerinin ve savcılarının değiştirilmesi konusunda HSYK girişimlerde bulunuyor, Adalet Bakanı toplantılara katılmayarak buna direniyordu. Ama nereye kadar engelleyebilirdi ki? Ve yine yüksek yargının Erzincan - Erzurum hattındaki Cihaner davasına doğrudan müdahale etmesinde görüldüğü gibi, Ergenekon davasında karar verilse bile bunun yüksek yargıda onanmayacağı konusunda kuşkular vardı. Kısacası acil olarak Anayasa Mahkemesi'nin ve HSYK'nın yapılarının değiştirilmesi gerekiyordu.
Ak Parti Anayasa değişikliği paketi hazırladı. Bu değişiklikler Meclis'te kanunlaştı. CHP AYM'ye götürdü. AYM bir kez daha sürpriz yaptı ve iptal kararı vermeyerek referanduma gönderdi. Referandumda da % 58 gibi bir evet oyuyla bu değişiklikler onaylandı.
Son olarak Yargıtay ve Danıştay'a yapılan yeni atamalarla da Ergenekon davasıyla ilgili kuşkular ve Ak Parti'nin üzerindeki yüksek yargı tehdidi tamamen ortadan kaldırılmış oldu.
7. kırılma noktası...
***
Yazımın daha fazla uzamaması için, özellikle Ergenekon davasıyla ilgili ortaya çıkan sürpriz ihbar mektupları, belgeler vs gibi daha bir çok Ak Parti lehine olan tesadüfleri geçiyorum.
Fazla geriye gitmeyeceğim; bugün artık üç yıl öncesinin Türkiye'siyle kıyaslanamayacak bir Türkiye'de yaşıyoruz. Hepsi de yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım tatlı tesadüfler ve sürprizlerle oldu. Ben bu kadar tesadüfün ve sürprizin ilahi bir kaynağı olduğunu düşünüyorum. Ak Parti her daraldığında, varlığını kaybetme noktasına geldiğinde sanki Hızır (a.s.) ona yetişiyordu.
Allah Ak Parti'nin ve Erdoğan'ın yanında olmalıydı.
Peki Allah'ın hep Ak Parti'nin yanında olması ilahi adalete ters değil miydi?
Bence bunda hiçbir terslik yoktu; çünkü Allah gerçekte Ak Parti'nin değil, doğrunun ve haklının yanındaydı hep. Bu itibarla kesinlikle bir haksızlık ve adaletsizlik söz konusu değildir.
Aslında Allah Türk Milleti'nin yanındaydı...
Ak Parti için her kırılma noktası aynı zamanda Türkiye için de bir kırılma noktasıydı.