- Kategori
- Deneme
Alman vefasının böylesi
Teşekkürle başlamalıyım. Özden ve Nesrin Kaya çiftine bir çift sözüm var. Onunla başlamalıyım: Teşekkürler; davetin gerçekleşmesindeki katkınıza, ilginize, hürmetinize… Hamburg günlerim sizinle çok daha güzeldi. Hele de Nesrin Hanımın günün üç, dört vaktinde sunduğu çayın dem tadı…
Dostluğumuzun damağında kaldı. Teşekkürler; Sevgili dostlarım Veddel Aktiv’in yöneticisi Francine veoradaki öğretmenlik yıllarımda çalıştığım okulun müdürü Renate… Değerbilirlik ve incelik göstererek düzenlediğiniz “edebiyat akşamı”na davet ettiğiniz, sanata, sanatçıya saygı duyduğunuz için. Dokuz-onbeş yaşlarında bırakıp ondokuz- yirmibeş yaşlarında bulduğum öğrencilerim… Bağlama, türkü ve insanlık adlı eğitim çalışmalarımdaki emeklerimin boşa gitmediğini gösterdiğiniz için. Çalıp- söylediniz, saygıyla kucakladınız, hatta bir de akşam düzenleyip onore ettiniz. Alman-Türk davetlilerim, izleyicilerim… Beni sıkılmadan iki saat boyunca dinlediğiniz, Türkç-Almanca, tercüme v.b sıkıntılara da katlandığınız, sorularınızla terlettiğiniz için. Hamburg1 televizyonu (moderatörü) program sunucusu Bedo. Sanata, estetiğe ve ince politik yaklaşımlarıma dair çetrefil açıklamalarımı, yapıtlarımdan okuduklarımı Almanca’ya çevirdiğin ve etkinliği gülmecelerinle gülümsettiğin için. Hamburg Eyalet Meclisi Milletvekillerinden Metin Hakverdi. Hem edebiyat akşamındaki çabamı izlemeye geldiğiniz hem de Hamburg Parlamentosuna davet ederek orada onurlu zamanlar yaşamamıza neden olduğunuz için. Bir gün Nesrin Hanımın daemeğiyle katılığı bir proje çalışmasının yapıldığı yere gittik. Belli bir mesleği olmayan, ama yetenekli yabancı bayanların yaşamlarını daha anlamlı kılabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için, onlara el işi yapabilme ve bundan bir miktar harçlık kazanabilme fırsatı veren bir proje…
Nesrin Hanım orada renkli süs toplarına giydirilmek üzere tığ, iğne ve şiş işi yapıyor. İçinde ışık yanan bu topları üstündeki el işi desenleriyle düşünmek ne kadar ilginç değil mi? O projedeki etkin insanlardan ikisiyle tanıştık. Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers. Saygı ve ilgi gösterdiler. Ayrıca aynı günün akşamı Mutterland adlı mekânda açılışını yapacakları sergiye ve kokteyle davet ettiler. Orada hem o sanatsal ürünleri gördük, hem de sıcak mutluluk şarabıyla (Gluckwein) ağırlandık. Teşekkürler Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers… Dört güne sıkıştırılan, dakikalarla yarışarak yetişebildiğim etkinliklerimiz ne güzeldi! On yıl önceki geçmişi özlemek ve hatta onu yeniden yaşayabilmek ne güzeldi! Hauptbanhof’taki curcunayı izlemek, Alster Gölü’nün kıyısında yeniden turlamak, kıyısındaki bir meyhanede bira ve limonata karışımından elde edilen Alsterwaser (Alster Suyu) içmek, Mönckebestrasse’de biraz da Musa Artar için yürümek, beş yıl boyunca unutulmaz etkinlikler gerçekleştirdiğim okulumu, ders yaptığım sınıfımı bir kez daha görmek ve orada ince ince hüzünlenmek; uçaktan Hamburg’un gerçekten yeşil, düzenli, temiz caddelerini, sokaklarını, küçük gemilerin dolaştığı kanallarını görmek ne güzeldi! Ne güzeldi Stadpark’da, masa tenisi oynadığımız arkadaşları anmak, Innecociapark’ta Hamburg’la sabah sporu yaptığımız günleri anımsamak!... “Ein Literaturabend auf der Veddel Mit Saban Akbaba, Şaban Akbaba’yla Vedel’de bir Edebiyat Akşamı, ” adıyla gerçekleştirilen akşama çok iyi bir katılım vardı. Yüze yakın katılımcının neredeyse yarısı Almandı. Kitaplarımı tanıttım, kısa okumalar yaptım, şiirlerimden okudum, soruları yanıtladım, etkinlik sonrası kokteyle katıldım ve o arada kitaplarımı imzaladım. İlgi çok iyiydi. Sorular da… İmzaya gelince…
Hamburger Yazılar adlı gezi, gözlem ve röportajlar kitabım, Deri’n adlı romanım, Kardan Anne adlı gençliğe romanım ve Che’nin Sevgilisi adlı öykü kitabım çok ilgi gördü. Özellikle kitabıma adını veren Che’nin Sevgilisi adlı öykünün mekânının Hamburg, oradaki Heilweg Caddesi olduğunu, aslında yaşanmış olayın oradaki 125 nolu, pencerelerinin üstü oval, kırmızı tuğla binada geçtiğini duyunca şaşkına döndüler. İleride o binayı görmeye gideceklerini söyleyenler de oldu. Bir de oradaki emekçilerimiz... Etkinlik anında biraz ötedeki kahvehanede okey taşı şıkırdatan, kabuğunun içindeki kaplumbağa ya da dikenlerinin içindeki kirpi gibi… Edebiyatmış, sanatmış; hak getire… İnsanda bir merak olur hiç değilse değil mi ey Ahsen, İdris, Mevlüt, Cafer ve diğerleri? Hani, yıllar önce, beş yıl yüz-göz olduğunuz öğretmen arkadaşınız gelmiş yahu, her yanda afişleri… Şair-Yazar olarak adı geçiyor. Ne yapmış acaba? Merak, ilgi damarları da kopmuş oradaki Türkiyelilerimizin. Çok büyük çoğunluğu bu durumda. Gettonun hükmüdür; kabuğunun içine kıvrılacak, dünyayla iletişimini kesecek, yalnızlaşacak, yabancılaşacak, öfke, kin, nefret, yani sirke küpüne döneceksin, ama örgütsüz, dilsiz kaldığın için gücün hiçbir şeye yetmeyecek ve en fazla akrebin yazgısını yaşayacaksın; içini çürüteceksin, çürüyüp kokuşacaksın, zararlı bir yaratık haline geleceksin ve sonunda kendini zehirleyeceksin. Duyarsızlık yalnızca bize özgü bir “haslet” mi? Bizdeki daha fazla, daha koyu, ama onlarda da yok değil. Örneğin on yıl önce çalıştığım okulun o zamanki Müdür yardımcısı ve şimdiki Müdürü Bayan Kneuer. Kendisiyle, “Almanya’da Öğretmen Sendikacılığı” üzerine bir de röportaj yapmıştım o zamanlar. Hamburger Yazılar adlı kitabımda o söyleşimize yer vermiştim. Sanıyorum bilgisi de vardı. Olmasa bile etkinlikten haberdardı. Üstelik o da bir öğretmendi ve o da gelmedi. Özür de bildirmedi. O da bir boşluğu doldurabilirdi, ama onun boşluğu da hep boş duracak. Bu da Almansal bir sancı.
Hırçın mı buldunuz beni? Öyleyim. Çünkü Anadolu çocuğuyum. Doğduğum topraklar çırılçıplaktır, beş ayı bembeyaz ve bıçak keskinliğindeki soğuğuyla karın, kalan yedi ayı da gümüş rengi bozkırları bile kasıp kavuran sıcağın altında geçirir. Üstelik dövüle-sövüle sömürülen emeğin sözcüsüyüm. Otuz yıldır bu kavganın içindeyim. Halkımın kavgasının… Gerektiğinde koyduğum tavrın emek literatüründe çok önemli adı ve namı var. Değil mi ki çekincesiz şiirleştirmişim yıllar önce kendimi: İ T M E Anadolu bozkırları kadar hırçın ve uçurumun başında... Kökü dozere gelmiş yalnız bir çam gibiyim... Sevdiysem seni rehin verecek kadar sana kendimi itme... İtme lan itme it ! (Ş.Akbaba, ÜLKEMİN GÜZEL YÜZLERİ, s.39) Konuşma ve okuma bölümünün bitiminde, oturumun yöneticisi ve çevirmeni Bedo, “size, maddi değeri az, ama manevi değerinin büyük olduğunu düşündüğüm bir sürprizimiz var, ” dedi. Heyecanlandım. Neydi acaba, nasıl bir şeydi? Derken A3 kâğıdı büyüklüğünde bir tahta geldi ortaya. Bedo onu eline alıp şu açıklamayı yaptı: “Elimdeki tahtanın öte yüzünde sizin 11 yıl önce, bu okulda gerçekleştirdiğiniz bir kültür-sanat etkinliğinin izlence planı var. El yazınızla, adınızla ve imzanızla. Bunu size, o zamanlar çalıştığınız okulun Hausmeister’i (Bina Sorumlusu) göndermiş. Aslında kendisi takdim edecekmiş, ama olağanüstü bir durumu nedeniyle gelememiş.” Bu sözlerini Almanca olarak da söyledikten sonra tahtayı alkışlar eşliğinde bana verdi. Hayretlik bir sürprizle karşı karşıyaydım. Tahtanın öte yüzünde bir kağıt… 09.05.1998 tarihli etkinlik izlence planı. “Olamaz!...” diye mırıldandım. Gerçekten de olamazdı! Ama olmuştu işte. Bir gün sonra, Özden Kaya’yla birlikte okuluma gittim. Bunu çok istemiştim zaten, ama bu olay çok daha hızlandırdı bu isteğimi gerçekleştirmemi. Bay Schulz oradaydı. Heyecan ve sevgiyle karşıladı beni. Teşekkür ettim, “önemli değil, ” dedi. Öyküsünü anlatmasını istedim. “Sen gittikten bir ya da iki yıl sonraydı, Aulayı (gösteri salonu) düzenliyordum. Dolapta bu kağıdı gördüm, altında senin adım ve imzan vardı. Türk çocuklara okuttum, çevirttim. Bence önemliydi. Aldım, fotokopisini de çekerek sakladım. Geçen haftalarda senin buraya geleceğinle ilgili afişleri görünce, bu kâğıdı sana verebileceğimi ve senin bundan hoşnut olabileceğini düşündüm. Bu kez metni daha büyük kâğıda çektim, duvara sağlıklı asabilmen için de o büyüklükte ince bir tahta keserek üstüne yapıştırdım…” “Ach soooo!” derler Almanlar böyle durumlarda. “Ah yaaaa!” Buyurun yorumlayın bu anlayışı. Değerbilirlik mi, emeğe ve anılara saygı mı? Ne? Yalnızca bu bağlamda bile kaç yıl gerideyiz acaba? Elli mi, yüz mü?... Basitçe düşünmek gerekirse; o kişi değil de bizden biri bulsaydı o kâğıdı, ne olurdu? Kâğıt görüldüğü an çöp olurdu elbet. İnsana insan gözüyle bakılmadığı, insanın insan değeri bilmediği, emeğin hiçe sayıldığı bir kültürde başka ne olabilir ki? İşte buyurun; Türk öğretmen okulunun içindeki kültür-sanat etkinliğine gelmez, ama Alman Hausmeister bir kâğıdı on yıl saklar. Shakespare’nin dediği gibi; “Olmak ya da olmamak, bütün mesele budur!” Bir sabah kahvaltıya davet etti eski okul müdürüm Bayan Reich. Ben ona, kendisinin ve karşılıklı sevgimizin-saygımızın izniyle ön adıyla seslenirdim: Liebe Renate, Sevgili Renate.
Kahvaltıda beş kişiydik. Renate, Francine, Ahmet ağabey ve Özden Kaya. On yıl sonra, on yıl önceki okul müdürün tarafından kahvaltıya davet edilmek, Türkiyeli bir öğretmen (memur v.b) için nasıl bir anlam? Bu şans kaçımıza verilmiştir, kaçımız bunun anlamını tadıyla birlikte yaşamışız? Bizde Müdürler kahvaltıya davet etmez, küçümser, hakaret eder, odasında oturtmaz, hatta sürdürür! Zaten yıllar önce, kendisiyle yaptığım ve Hamburger Yazılar adlı kitabımda yayımladığım bir röportajda sormuştum da, “sürgün” kavramının anlamını ve bunun nedenini bir türlü anlatmamıştım. Neyse… Kahvaltımız üç saat kadar sürdü. Üç saatlik, asla unutamayacağımız kadar güzel bir zaman dilimi daha kazandık böylece. Edebiyat Akşamında bu kitabım üzerine konuşurken her iki ülkenin yöneticilerine, burjuvazisine ve hatta aydınlarına eleştiriler yöneltmiştim. “Türkiye taksitle sattı, Almanya “konuk işçi” statüsünde tuttu. Türkiyeliler gettolaştı, Almanlar onların cahillikten cahilliğe sürüklenmesinden hoşnut olarak sömürdüler. Türk politikacıları ellerini, burunlarını ta oralara kadar uzatarak onların içine, işine soktular, beyinlerini karıştırdılar; o kültürle uyum sağlamalarını güçleştirdiler, Alman politikacılar da bundan hoşnut oldular v.b… Bütün bunların sonucu mu?... Milliyetçilik kafatasçılığa, dindarlık kökten dinciliğe dönüştü; gericileştikçe gericileşen insanımız örgütlenmekten, politik güç olmaktan, haklarını korumaktan yoksun oldular. Sömürüldükleri yetmiyormuş gibi, hem birbirlerine düştüler hem de itilip kakıldılar.” “Çok dengeli, düzeyli ve doğruydu eleştirileriniz, ” dedi Renate, “Çok da cesaretli…” diyerek ekledi Francine de. Sevindim elbet. Çünkü bu dengeye ve düzeye çok dikkat ederek konuşmuştum. Hani çeviride bir hata oldu mu acaba, diye meraklanmıştım da… O kahvaltının en önemli sonuçlarından biri de Sevgili Renate’nin, öykü ya da şiir kitaplarımdan birinin Almancaya çevrilmesi için getirdiği öneri ve ortak kabulümüzdü. Öğrencilerimin gösterdiği ilgiye gelince… Her şeyden önce, onlara bakınca ayrılığımızın gerçekten de çok uzun sürmüş olduğunu algıladım. Büyümüş, serpilmiş, delikanlı olmuşlardı. Hatta Orhan’la Emre’nin evlendiğini söylemeleri, Emre’nin eşini “el öpmeye” getirmesi çok ilginç gelmişti bana. Akşamlarımızın birini onlar istediler, verdim. Bağlamalarını, türkülerini de alıp geldiler. Saatler süren söyleşimizi bağlama sesiyle, türkülerimizle süsledik. Orhan, Çağlar, Emre, Cem, Sevda, Büşra… hepsi de çok geliştirmişlerdi bağlama çalmayı. Her biri bir usta… Burcu, Merve ve diğerleri de türkülere eşlik ederek anlam kattılar gecemize. Günler boyunca değil, ama ayrılırken nasıl hüzünlendim anlatamam, neden içimin burkulduğunu açıklayamam. Şairin gizi olarak kalsın. Gizemli düşlemi… Bu yazıyı kaleme aldığım şu anki hüznüme gelince… Hazır Demir’in etkinliğime geldiği akşam imzaladığı türkü CD’sini dinlerken yazımın ana teması olan “nostalji” nedeniyle hüznümün, özlemimin çok daha büyümüş olduğunu duyumsadığımdır. Onüç türkü seslendirmiş Hazır Demir, “…neylerisin” adlı CD’sinde. Pir Sultan’dan Âşık Daimi’ye, anonimden Ozan Serhad’a; yüzlerce yıllık birikimini seslendirmiş Anadolu’muzun. Nasıl gurbetçe, nasıl hazin yaşanmışlıkların dilince, nasıl yakıcı!… Diline, yüreğine sağlık sevgili dostum Sevgili dostum Hazır, türkülerimize yıllar yılı verdiğin emeğin nice kutsal olduğunu, ne kadar dil döksem de anlatamam. Küçücük çocukları aldın, onlara bağlama çalmayı öğrettin Hamburg memleketinde, ülkemize dair en güzel değerlerle besleyerek büyüttün, gençliklerini seninle birlikte yaşamaya durdular, saz grupları, korolar emeğinle notalandı; ses oldu insanımızın yanık bağrına ağdı. Kültürümüzü bağlama- türkü geleneğinin en üst düzeyinde temsil ediyorsun oralarda. Ülkemiz, kültürümüz, halkımız adına teşekkür ediyorum sana ve senin gibi gerçek sanatçılara. Dilerim bu çalışmanı ülkemdeki ve dünyadaki bütün türkü sevenler edinir, dinlerler. Son olarak yazın ve sanata dair söyleyeceklerim var. Daha önceleri beş yıl yaşadığım o ülkelerde de yazın ve sanatın bir emperyalist sanat ideolojisi olan postmoderenizmin etkisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçek yaşamla örtüşen bir durumdur bu, anlaşılabilir. Ancak şu da var ki, örneğin, benim kadar çalışmış ve on sekiz kitap üretmiş bir Alman yazarı, ister modernist olsun, ister postmodernist, ister toplumcu; yalnızca kitaplarının geliriyle çok rahat bir yaşam sürebilir. Koşullar, anlayışlar, akımlar ne olursa olsun değişmeyen değer; görece de olsa emeğin ödüllendirildiğine dairdir. Özellikle bu emek eğitim, bilim ve sanat üzerineyse çok daha büyük bir önem ve anlam kazanır. Üretim süreçleri içinde bu “mentalite”nin maddi sonuçları ve getirisi ülkenin kalkınmasında, toplumun gelişmesinde, bireyin yaşamında kendini belli eder. Bilimden bilgiyi, sanattan güzel duyuyu kazanan sağlıklı, çok katmanlı, çok yönlü, “bütün insan”ın ve böyle insanlardan oluşan toplumların duruşu estetik, yürüyüşü dirik olur elbet. Kalkınma, uygarlaşma, demokrasi kültürü böylesi bir bireşimin sonucudur ve bu sonucu hepimiz açık-seçik görebiliyoruz. Darısı ülkemin, toplumumuzun ve insanımızın başına… Ne zaman gelecekse?
Dostluğumuzun damağında kaldı. Teşekkürler; Sevgili dostlarım Veddel Aktiv’in yöneticisi Francine veoradaki öğretmenlik yıllarımda çalıştığım okulun müdürü Renate… Değerbilirlik ve incelik göstererek düzenlediğiniz “edebiyat akşamı”na davet ettiğiniz, sanata, sanatçıya saygı duyduğunuz için. Dokuz-onbeş yaşlarında bırakıp ondokuz- yirmibeş yaşlarında bulduğum öğrencilerim… Bağlama, türkü ve insanlık adlı eğitim çalışmalarımdaki emeklerimin boşa gitmediğini gösterdiğiniz için. Çalıp- söylediniz, saygıyla kucakladınız, hatta bir de akşam düzenleyip onore ettiniz. Alman-Türk davetlilerim, izleyicilerim… Beni sıkılmadan iki saat boyunca dinlediğiniz, Türkç-Almanca, tercüme v.b sıkıntılara da katlandığınız, sorularınızla terlettiğiniz için. Hamburg1 televizyonu (moderatörü) program sunucusu Bedo. Sanata, estetiğe ve ince politik yaklaşımlarıma dair çetrefil açıklamalarımı, yapıtlarımdan okuduklarımı Almanca’ya çevirdiğin ve etkinliği gülmecelerinle gülümsettiğin için. Hamburg Eyalet Meclisi Milletvekillerinden Metin Hakverdi. Hem edebiyat akşamındaki çabamı izlemeye geldiğiniz hem de Hamburg Parlamentosuna davet ederek orada onurlu zamanlar yaşamamıza neden olduğunuz için. Bir gün Nesrin Hanımın daemeğiyle katılığı bir proje çalışmasının yapıldığı yere gittik. Belli bir mesleği olmayan, ama yetenekli yabancı bayanların yaşamlarını daha anlamlı kılabilmeleri ve mutlu olabilmeleri için, onlara el işi yapabilme ve bundan bir miktar harçlık kazanabilme fırsatı veren bir proje…
Nesrin Hanım orada renkli süs toplarına giydirilmek üzere tığ, iğne ve şiş işi yapıyor. İçinde ışık yanan bu topları üstündeki el işi desenleriyle düşünmek ne kadar ilginç değil mi? O projedeki etkin insanlardan ikisiyle tanıştık. Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers. Saygı ve ilgi gösterdiler. Ayrıca aynı günün akşamı Mutterland adlı mekânda açılışını yapacakları sergiye ve kokteyle davet ettiler. Orada hem o sanatsal ürünleri gördük, hem de sıcak mutluluk şarabıyla (Gluckwein) ağırlandık. Teşekkürler Bayan Pavenstedt ve Bay Siemers… Dört güne sıkıştırılan, dakikalarla yarışarak yetişebildiğim etkinliklerimiz ne güzeldi! On yıl önceki geçmişi özlemek ve hatta onu yeniden yaşayabilmek ne güzeldi! Hauptbanhof’taki curcunayı izlemek, Alster Gölü’nün kıyısında yeniden turlamak, kıyısındaki bir meyhanede bira ve limonata karışımından elde edilen Alsterwaser (Alster Suyu) içmek, Mönckebestrasse’de biraz da Musa Artar için yürümek, beş yıl boyunca unutulmaz etkinlikler gerçekleştirdiğim okulumu, ders yaptığım sınıfımı bir kez daha görmek ve orada ince ince hüzünlenmek; uçaktan Hamburg’un gerçekten yeşil, düzenli, temiz caddelerini, sokaklarını, küçük gemilerin dolaştığı kanallarını görmek ne güzeldi! Ne güzeldi Stadpark’da, masa tenisi oynadığımız arkadaşları anmak, Innecociapark’ta Hamburg’la sabah sporu yaptığımız günleri anımsamak!... “Ein Literaturabend auf der Veddel Mit Saban Akbaba, Şaban Akbaba’yla Vedel’de bir Edebiyat Akşamı, ” adıyla gerçekleştirilen akşama çok iyi bir katılım vardı. Yüze yakın katılımcının neredeyse yarısı Almandı. Kitaplarımı tanıttım, kısa okumalar yaptım, şiirlerimden okudum, soruları yanıtladım, etkinlik sonrası kokteyle katıldım ve o arada kitaplarımı imzaladım. İlgi çok iyiydi. Sorular da… İmzaya gelince…
Hamburger Yazılar adlı gezi, gözlem ve röportajlar kitabım, Deri’n adlı romanım, Kardan Anne adlı gençliğe romanım ve Che’nin Sevgilisi adlı öykü kitabım çok ilgi gördü. Özellikle kitabıma adını veren Che’nin Sevgilisi adlı öykünün mekânının Hamburg, oradaki Heilweg Caddesi olduğunu, aslında yaşanmış olayın oradaki 125 nolu, pencerelerinin üstü oval, kırmızı tuğla binada geçtiğini duyunca şaşkına döndüler. İleride o binayı görmeye gideceklerini söyleyenler de oldu. Bir de oradaki emekçilerimiz... Etkinlik anında biraz ötedeki kahvehanede okey taşı şıkırdatan, kabuğunun içindeki kaplumbağa ya da dikenlerinin içindeki kirpi gibi… Edebiyatmış, sanatmış; hak getire… İnsanda bir merak olur hiç değilse değil mi ey Ahsen, İdris, Mevlüt, Cafer ve diğerleri? Hani, yıllar önce, beş yıl yüz-göz olduğunuz öğretmen arkadaşınız gelmiş yahu, her yanda afişleri… Şair-Yazar olarak adı geçiyor. Ne yapmış acaba? Merak, ilgi damarları da kopmuş oradaki Türkiyelilerimizin. Çok büyük çoğunluğu bu durumda. Gettonun hükmüdür; kabuğunun içine kıvrılacak, dünyayla iletişimini kesecek, yalnızlaşacak, yabancılaşacak, öfke, kin, nefret, yani sirke küpüne döneceksin, ama örgütsüz, dilsiz kaldığın için gücün hiçbir şeye yetmeyecek ve en fazla akrebin yazgısını yaşayacaksın; içini çürüteceksin, çürüyüp kokuşacaksın, zararlı bir yaratık haline geleceksin ve sonunda kendini zehirleyeceksin. Duyarsızlık yalnızca bize özgü bir “haslet” mi? Bizdeki daha fazla, daha koyu, ama onlarda da yok değil. Örneğin on yıl önce çalıştığım okulun o zamanki Müdür yardımcısı ve şimdiki Müdürü Bayan Kneuer. Kendisiyle, “Almanya’da Öğretmen Sendikacılığı” üzerine bir de röportaj yapmıştım o zamanlar. Hamburger Yazılar adlı kitabımda o söyleşimize yer vermiştim. Sanıyorum bilgisi de vardı. Olmasa bile etkinlikten haberdardı. Üstelik o da bir öğretmendi ve o da gelmedi. Özür de bildirmedi. O da bir boşluğu doldurabilirdi, ama onun boşluğu da hep boş duracak. Bu da Almansal bir sancı.
Hırçın mı buldunuz beni? Öyleyim. Çünkü Anadolu çocuğuyum. Doğduğum topraklar çırılçıplaktır, beş ayı bembeyaz ve bıçak keskinliğindeki soğuğuyla karın, kalan yedi ayı da gümüş rengi bozkırları bile kasıp kavuran sıcağın altında geçirir. Üstelik dövüle-sövüle sömürülen emeğin sözcüsüyüm. Otuz yıldır bu kavganın içindeyim. Halkımın kavgasının… Gerektiğinde koyduğum tavrın emek literatüründe çok önemli adı ve namı var. Değil mi ki çekincesiz şiirleştirmişim yıllar önce kendimi: İ T M E Anadolu bozkırları kadar hırçın ve uçurumun başında... Kökü dozere gelmiş yalnız bir çam gibiyim... Sevdiysem seni rehin verecek kadar sana kendimi itme... İtme lan itme it ! (Ş.Akbaba, ÜLKEMİN GÜZEL YÜZLERİ, s.39) Konuşma ve okuma bölümünün bitiminde, oturumun yöneticisi ve çevirmeni Bedo, “size, maddi değeri az, ama manevi değerinin büyük olduğunu düşündüğüm bir sürprizimiz var, ” dedi. Heyecanlandım. Neydi acaba, nasıl bir şeydi? Derken A3 kâğıdı büyüklüğünde bir tahta geldi ortaya. Bedo onu eline alıp şu açıklamayı yaptı: “Elimdeki tahtanın öte yüzünde sizin 11 yıl önce, bu okulda gerçekleştirdiğiniz bir kültür-sanat etkinliğinin izlence planı var. El yazınızla, adınızla ve imzanızla. Bunu size, o zamanlar çalıştığınız okulun Hausmeister’i (Bina Sorumlusu) göndermiş. Aslında kendisi takdim edecekmiş, ama olağanüstü bir durumu nedeniyle gelememiş.” Bu sözlerini Almanca olarak da söyledikten sonra tahtayı alkışlar eşliğinde bana verdi. Hayretlik bir sürprizle karşı karşıyaydım. Tahtanın öte yüzünde bir kağıt… 09.05.1998 tarihli etkinlik izlence planı. “Olamaz!...” diye mırıldandım. Gerçekten de olamazdı! Ama olmuştu işte. Bir gün sonra, Özden Kaya’yla birlikte okuluma gittim. Bunu çok istemiştim zaten, ama bu olay çok daha hızlandırdı bu isteğimi gerçekleştirmemi. Bay Schulz oradaydı. Heyecan ve sevgiyle karşıladı beni. Teşekkür ettim, “önemli değil, ” dedi. Öyküsünü anlatmasını istedim. “Sen gittikten bir ya da iki yıl sonraydı, Aulayı (gösteri salonu) düzenliyordum. Dolapta bu kağıdı gördüm, altında senin adım ve imzan vardı. Türk çocuklara okuttum, çevirttim. Bence önemliydi. Aldım, fotokopisini de çekerek sakladım. Geçen haftalarda senin buraya geleceğinle ilgili afişleri görünce, bu kâğıdı sana verebileceğimi ve senin bundan hoşnut olabileceğini düşündüm. Bu kez metni daha büyük kâğıda çektim, duvara sağlıklı asabilmen için de o büyüklükte ince bir tahta keserek üstüne yapıştırdım…” “Ach soooo!” derler Almanlar böyle durumlarda. “Ah yaaaa!” Buyurun yorumlayın bu anlayışı. Değerbilirlik mi, emeğe ve anılara saygı mı? Ne? Yalnızca bu bağlamda bile kaç yıl gerideyiz acaba? Elli mi, yüz mü?... Basitçe düşünmek gerekirse; o kişi değil de bizden biri bulsaydı o kâğıdı, ne olurdu? Kâğıt görüldüğü an çöp olurdu elbet. İnsana insan gözüyle bakılmadığı, insanın insan değeri bilmediği, emeğin hiçe sayıldığı bir kültürde başka ne olabilir ki? İşte buyurun; Türk öğretmen okulunun içindeki kültür-sanat etkinliğine gelmez, ama Alman Hausmeister bir kâğıdı on yıl saklar. Shakespare’nin dediği gibi; “Olmak ya da olmamak, bütün mesele budur!” Bir sabah kahvaltıya davet etti eski okul müdürüm Bayan Reich. Ben ona, kendisinin ve karşılıklı sevgimizin-saygımızın izniyle ön adıyla seslenirdim: Liebe Renate, Sevgili Renate.
Kahvaltıda beş kişiydik. Renate, Francine, Ahmet ağabey ve Özden Kaya. On yıl sonra, on yıl önceki okul müdürün tarafından kahvaltıya davet edilmek, Türkiyeli bir öğretmen (memur v.b) için nasıl bir anlam? Bu şans kaçımıza verilmiştir, kaçımız bunun anlamını tadıyla birlikte yaşamışız? Bizde Müdürler kahvaltıya davet etmez, küçümser, hakaret eder, odasında oturtmaz, hatta sürdürür! Zaten yıllar önce, kendisiyle yaptığım ve Hamburger Yazılar adlı kitabımda yayımladığım bir röportajda sormuştum da, “sürgün” kavramının anlamını ve bunun nedenini bir türlü anlatmamıştım. Neyse… Kahvaltımız üç saat kadar sürdü. Üç saatlik, asla unutamayacağımız kadar güzel bir zaman dilimi daha kazandık böylece. Edebiyat Akşamında bu kitabım üzerine konuşurken her iki ülkenin yöneticilerine, burjuvazisine ve hatta aydınlarına eleştiriler yöneltmiştim. “Türkiye taksitle sattı, Almanya “konuk işçi” statüsünde tuttu. Türkiyeliler gettolaştı, Almanlar onların cahillikten cahilliğe sürüklenmesinden hoşnut olarak sömürdüler. Türk politikacıları ellerini, burunlarını ta oralara kadar uzatarak onların içine, işine soktular, beyinlerini karıştırdılar; o kültürle uyum sağlamalarını güçleştirdiler, Alman politikacılar da bundan hoşnut oldular v.b… Bütün bunların sonucu mu?... Milliyetçilik kafatasçılığa, dindarlık kökten dinciliğe dönüştü; gericileştikçe gericileşen insanımız örgütlenmekten, politik güç olmaktan, haklarını korumaktan yoksun oldular. Sömürüldükleri yetmiyormuş gibi, hem birbirlerine düştüler hem de itilip kakıldılar.” “Çok dengeli, düzeyli ve doğruydu eleştirileriniz, ” dedi Renate, “Çok da cesaretli…” diyerek ekledi Francine de. Sevindim elbet. Çünkü bu dengeye ve düzeye çok dikkat ederek konuşmuştum. Hani çeviride bir hata oldu mu acaba, diye meraklanmıştım da… O kahvaltının en önemli sonuçlarından biri de Sevgili Renate’nin, öykü ya da şiir kitaplarımdan birinin Almancaya çevrilmesi için getirdiği öneri ve ortak kabulümüzdü. Öğrencilerimin gösterdiği ilgiye gelince… Her şeyden önce, onlara bakınca ayrılığımızın gerçekten de çok uzun sürmüş olduğunu algıladım. Büyümüş, serpilmiş, delikanlı olmuşlardı. Hatta Orhan’la Emre’nin evlendiğini söylemeleri, Emre’nin eşini “el öpmeye” getirmesi çok ilginç gelmişti bana. Akşamlarımızın birini onlar istediler, verdim. Bağlamalarını, türkülerini de alıp geldiler. Saatler süren söyleşimizi bağlama sesiyle, türkülerimizle süsledik. Orhan, Çağlar, Emre, Cem, Sevda, Büşra… hepsi de çok geliştirmişlerdi bağlama çalmayı. Her biri bir usta… Burcu, Merve ve diğerleri de türkülere eşlik ederek anlam kattılar gecemize. Günler boyunca değil, ama ayrılırken nasıl hüzünlendim anlatamam, neden içimin burkulduğunu açıklayamam. Şairin gizi olarak kalsın. Gizemli düşlemi… Bu yazıyı kaleme aldığım şu anki hüznüme gelince… Hazır Demir’in etkinliğime geldiği akşam imzaladığı türkü CD’sini dinlerken yazımın ana teması olan “nostalji” nedeniyle hüznümün, özlemimin çok daha büyümüş olduğunu duyumsadığımdır. Onüç türkü seslendirmiş Hazır Demir, “…neylerisin” adlı CD’sinde. Pir Sultan’dan Âşık Daimi’ye, anonimden Ozan Serhad’a; yüzlerce yıllık birikimini seslendirmiş Anadolu’muzun. Nasıl gurbetçe, nasıl hazin yaşanmışlıkların dilince, nasıl yakıcı!… Diline, yüreğine sağlık sevgili dostum Sevgili dostum Hazır, türkülerimize yıllar yılı verdiğin emeğin nice kutsal olduğunu, ne kadar dil döksem de anlatamam. Küçücük çocukları aldın, onlara bağlama çalmayı öğrettin Hamburg memleketinde, ülkemize dair en güzel değerlerle besleyerek büyüttün, gençliklerini seninle birlikte yaşamaya durdular, saz grupları, korolar emeğinle notalandı; ses oldu insanımızın yanık bağrına ağdı. Kültürümüzü bağlama- türkü geleneğinin en üst düzeyinde temsil ediyorsun oralarda. Ülkemiz, kültürümüz, halkımız adına teşekkür ediyorum sana ve senin gibi gerçek sanatçılara. Dilerim bu çalışmanı ülkemdeki ve dünyadaki bütün türkü sevenler edinir, dinlerler. Son olarak yazın ve sanata dair söyleyeceklerim var. Daha önceleri beş yıl yaşadığım o ülkelerde de yazın ve sanatın bir emperyalist sanat ideolojisi olan postmoderenizmin etkisinde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçek yaşamla örtüşen bir durumdur bu, anlaşılabilir. Ancak şu da var ki, örneğin, benim kadar çalışmış ve on sekiz kitap üretmiş bir Alman yazarı, ister modernist olsun, ister postmodernist, ister toplumcu; yalnızca kitaplarının geliriyle çok rahat bir yaşam sürebilir. Koşullar, anlayışlar, akımlar ne olursa olsun değişmeyen değer; görece de olsa emeğin ödüllendirildiğine dairdir. Özellikle bu emek eğitim, bilim ve sanat üzerineyse çok daha büyük bir önem ve anlam kazanır. Üretim süreçleri içinde bu “mentalite”nin maddi sonuçları ve getirisi ülkenin kalkınmasında, toplumun gelişmesinde, bireyin yaşamında kendini belli eder. Bilimden bilgiyi, sanattan güzel duyuyu kazanan sağlıklı, çok katmanlı, çok yönlü, “bütün insan”ın ve böyle insanlardan oluşan toplumların duruşu estetik, yürüyüşü dirik olur elbet. Kalkınma, uygarlaşma, demokrasi kültürü böylesi bir bireşimin sonucudur ve bu sonucu hepimiz açık-seçik görebiliyoruz. Darısı ülkemin, toplumumuzun ve insanımızın başına… Ne zaman gelecekse?