​ Altınların dizgesi / Kültürler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Mart '10

 
Kategori
Kültürler
 

Altınların dizgesi

Altınların dizgesi
 

1975 yılı, köydeki kızlar.


Altın.

Değerini yitirmeyen maddelerden birisi.

Madde diyorum.

Bu madde için can verilir.

Cinayet işlenir.

Her devrin vazgeçilmezidir meret.

Doğada az bulunduğu için değerlidir.

Her hazinenin vazgeçilmez maddesidir.

Köpek yemez. Kedi takmaz.

Değerlidir işte.

Birçok medeniyetin güç simgesidir.

Firavunların altın mumyaları…

Altın maskeler…

Altın elbiseler…(Gülriz Sururi isimli tiyatro sanatçısını da altın bir elbisesi varmış.)

Altın güç demek.

Altın söz demek.

Altın, yiğidi uşak yapar.

En sofi adamı dinden imandan çıkarır.

İnkalar ve Mayalar bir altın medeniyeti oluşturmuşlardı.

Biriktirdikleri altınlar daha sonra başlarına bela olmuştu.

İspanyol çapulcular, altın için İnkaları ve Mayaları tarihten silip attılar.

Gerçi İnkaların, Mayaların ve Azteklerin gizemli hayatları hala ilgi çekicidir.

Anadolu medeniyetlerinin çoğunda da altın en önemli değer ve süs eşyasıdır.

Küplerin içinde saklanan, günümüze ulaşan hazineler ”hazine avcılarının” sürekli başını döndürmeye devam etmektedir.

Karun ve Truva hazineleri…

Antakya Müzesi’nde gördüğüm altın küplerini bazı hazine delilerine anlattığımda, ne heyecan duyuyor gariplerim.

Kimi arayıcılar, hazine bulma derdine ellerindekini de kaybediyorlar.

Öldüklerinde kefen parası bile çıkmıyor ceplerinden.

Hazine bulanlar tesadüfen buluyorlar. Bulduklarına da sahip olamıyorlar. Kavga ediyorlar aralarında, paylaşım yaparken. Bir sana, iki bana durumları oluyor. Kavga ederken çıkıyor her şey meydana. Ellerindekileri aldırıveriyorlar.

Yine herkes züğürt ağa.

*

Antika para, altın bulanlar satıp zengin olsalar da, paranın sarhoşluğu ile çok çabuk dönüyorlar eski hayatlarına.

*

Bazı kişiler vardır ki, zayıf kişiliklerini altın ile kuvvetli kılmaya çalışırlar.

Ne kadar başarılı olurlar? Bilemiyorum.

Ancak bildiğim bir şey var.

“Sonradan görme, gavurdan dönme” bu zenginler, taktıkları takıştırdıkları altınlarla, gülünç duruma düşerler.

Karikatürist Latif Demirci’nin, kahramanı “Arap Kadri” gibi olurlar. Maganda olurlar yani. Görgüsüzlerin kraliçesi olur kadınlar. Maganda kralı olur erkekler.

Hep bu işi yapan, “altın” denilen maddedir.

*

Düğünlerde hediye olarak “küçük altın” götürür herkes birbirine.

Altın getirene, altın götürülecektir. Düğüne gelen altınların üstünde isim olur, bir etikette. Düğün sahibi de bir liste yapar. Günü gelince gelen altını tekrar hediye olarak götürmek için.

Bu durum, ”eşek eşeği ödünç kaşır” sözünün tam anlamını ifade eder.

Bir düğüne, altın götürende yazar bir yerlere götürdüğü altınları. Eğer bir cemiyet yaptığında, gelmezse götürdüğü altınlar.

Yüzsüzlüğün en güzeli yaşanır, o zaman.

Açar telefonu, ”Ben sizin düğüne altın getirmiştim. Siz getirmediniz. Getirin çabuk altınımı” azarlamaları olabilir.

Altın yapar yapacağını.

Günümüzde “altın” böyle dolaşır, düğünden düğüne. Kazanan sarraflardır. Bu işte insanlık kesinlikle zarardadır.

Kârınız/kârımız mı?

“Yediğiniz keşkek, içtiğiniz hoşaf”

Şekere ve tansiyona dikkat.

Afiyet olsun.

*

Köyün en güzel kızını, en yakışıklı oğlan alamaz. Birbirlerine, “Leyla Mecnun” olsalar da olmaz.

Altını çok olan, en salak oğlan tercih edilir.

Kızın ailesi, ”iki çıplak bir hamama yakışır” diyerek kestirip atar. Kızda, altınların sarısına tutularak, heba eder hayatını. Evliliğin 6.ayında alınır altınlar taze gelinden. Gelinin kolları boş kalır. Pişman olsa ne yazar. Altın yapmıştır yapacağını.

Mutluluğun anahtarıdır altın.

Sahte anahtarı. Kilit önemli değil.

*

Kızını sevdiği oğlana veren aile bile on bilezik, beş yarımlık isteyebilir. Küpesi, zinciri ve kolyesi hariç.

Kıza ne kadar çok altın yapılmışsa, o kadar havası yüksektir. Takar altınları kızcağız. Meydan devesi gibi gezer artık, düğünlerde bayramlarda, şangır şangır.

Oğlan babası altınların borcu ile büzülürde büzülür. Oğlan anası da “hindi gibi” gabarır da gabarır.

Kız anaları, kendi oğullarını evlendirirken yapamadıklarını kızlarına ister.

Hiç kimse para varmış, yokmuş diye düşünmez.

“Elâlem ne der?” sözüne inanarak, bütçeler yerle bir edilir.

Borçlar artar.

Bütün borçlar, anne ve babaya kalır. En çokta, baba çeker sabanı. Belini doğrultamaz adamcağız.

Ahlat dibinde, armut arar garibim.

İşin namı şöhreti, “elâlemin diline bal” olur.

Bu “altın işi” bir aileyi ipotek altına alır. İnim inim inletir. Dokuz köye dinletir.(Valla Çanakkale/Yenice ilçesi köylerinde böyle)

*

İnsanımız, tasarruf için altın biriktirir.

Yastık altı bankacılığı çok geçerlidir bizde.

Ancak kilitsiz yastık altları bazen ziyaret edilir hırsızlar tarafından. Yastıklar boşaltılır.

“Falcılar, tansiyon ve şeker ölçümcüleri” misafir geliverir bazen.

İyi fal bakarlar. Tansiyonu güzel ölçerler.

Çoktur böyle, altınlarını kaptıran insanlar.

Kolundaki bilezikler için öldürülen çoktur ülkemizde.

Hırsızların, en beğendiği maddedir altın.

“Ağırlıkta hafif, pahada ağır.”

*

Elime bir fotoğraf geçti. Fotoğrafa bir baktım. Şaşırdım.

Bütün kızların boyunlarında, birer dizge altın.

Bir dizgede on altın olur. Kimisinde on üç altın.

Bizim yarımlık dediğimiz altınlardan. Bir tanesi, 890 lira. Her kız çocuğunda, on bin liralık altın.

Vay be!

Bu ne ya!

Yıl 1975.

Bu altın bolluğu.

Bizim köyde, İnkalar gibi bir “Altın Medeniyeti” oluşturulmuş ta bizim haberimiz yok.

Şimdi şu gün, acil bir ihtiyacım olsa, akrabalarıma gidip “bana yardım edin” desem.

Kimsede, delik tıkayacak para çıkmaz. Yastık altında da bir şey bulunmaz.

Herkes teneke.

Her şey “çok gibi” görünse de.

Hiçbir şey yok.

Sanal bir zenginlik var.

Herkes bankalara borçlanmış.

Her yıl faizini ödüyorlar, anapara borç olarak duruyor. Bankaların kârı ikiye, üçe katlanmış. Nasıl bir tuzağa düştüklerinin farkında değiller.

Elde avuçta zor günler için “altın maltın “yok.

Bizim köyde herkes bankalara borçlu.

*

Kimsenin birbirine hava atacak hali yok.

Dizge dizge altınlar yok.

Evlenen de yok.

Nişanlanan kızda yok.

Düğünler çok yavan.

Parasız evlenilmiyor ki.

Ha! Arada sırada gün görmemiş patavatsızların gelinleri dirseklerine kadar bileziklerle dolaşıyor mahalle aralarında.

Buna da şükür.

*

İster istemez merak ediyorum.

Nereye gitti bu altınlar?

Bu kızların boyunlarındaki altınlar ne oldu?

Unuttum söylemeye, kızların üzerlerindeki elbiseler var ya. 70’li yıllarda modaydı. Diyarbakır’dan gelirdi kumaşlar. Parlak simli kumaşlar, Suriye’den gelirmiş Diyarbakır’a. Bir Diyarbakırlı satıcıdan alırmış köylüler. Kızlarına elbise dikermiş analar.

*

Birde şöyle geliyor aklıma.

Bir kızın boynundaki altınlar, mahalledeki komşularından tek tek toplanıp bir dizge yapılmıştır. Sadece bir cemiyette kullanılıp iade edilecektir.

Bu doğrudur diyelim.

Şimdi, bu gün kim emanet eder, bu kadar altını bir çocuğa?

Böyle güvenli bir ortam var mı?

Bugün, bu kızlardan birisinin boynundaki altınları takıp, meydanda dolaşacak cesaretli birisi var mı?

Çarşı Pazar dolaşan insanlarda, bayanlarda “altın bir süs eşyası” takıp dolaşan birisini göremiyorum ben.

Küpe için kulak.

Hızma için burun.

Bilezik için bilek.

Gerdanlık için boyun lazım.

Yaşamak için, altın dışında hepsi lazım.

Boş verin altını.

Peşinize takmayın kötüleri.

“İnkalar Mayalar” gibi talan olursunuz.

Altını başka yerde arayın.

Hayat çok kısa.

“Altına” esir olmayın.

Siz, daha güzelsiniz böyle.

Sade.

 
Toplam blog
: 420
: 1641
Kayıt tarihi
: 19.12.08
 
 

1957 Çanakkale/Yenice doğumluyum. Öykü ,deneme, şiir yazarım. Yazdığım bir çok şiirin bestesini d..