Anlaşılamayan en yüce Tabu: Sosyalizm- 2 Mülkiyetin esasları / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ekim '11

 
Kategori
Felsefe
 

Anlaşılamayan en yüce Tabu: Sosyalizm- 2 Mülkiyetin esasları

Anlaşılamayan en yüce Tabu: Sosyalizm- 2 Mülkiyetin esasları
 

Benim, yalnız benim...


Mülkiyetin özünün insanın varlığını tanıması olduğunu bundan önceki yazıda belirtmiştik. Peki o halde insan neden kendi özüyle yetinmez?

Neden atomize-bağımsız bireyler/fertler olarak yaşamıyoruz da bir arada yaşıyoruz?  Bunun çok basit bir cevabı var: Çünkü ölümsüz olmak istiyoruz! Bunu da neslimizi sürdürerek yapmaya çalışıyoruz. Varlığımızı bir başka canlıya aktararak onda  devam etmek istiyoruz ve böylece aileyi oluşturuyoruz.

O halde neden izole aileler olarak yaşamıyoruz?

Çünkü varlığımız, hayatta kalmamızı sağlayacak “doğal” fiziki donanımlardan  mahrum… Bizi soğuktan koruyacak bir kürkümüz yok. Bizi saldırganlardan koruyacak ve avlanmamızı sağlayacak pençelerimiz ve dişlerimiz yok. ( Ne tuhaf değil mi? Oysa bunların varlığı “hayatta kalma şansımızı” arttırmaz mıydı?) İnsan tabiattaki en korunmasız ve doğrudan doğruya çıplak canlı…

Bizi örtecek ve ısıtacak kürkümüzle doğmuyoruz. Ne antilopların peşinden koşacak kadar hızlı ne de yaban öküzlerini dişlerimiz ve pençelerimizle yere yıkacak kadar güçlüyüz. Ama çita gibi hızlı koşmamıza aslan gibi güçlü olmamıza gerek kalmadan hayatımızı sürdürebiliyoruz. Onların hızının ve gücünün yerine ikame edebileceğimiz bir şeyimiz var ise o da aklımız.

Aklımızla,  kürkü, mızrakları ve okları buluyor ve böylece  avın peşinden koşmadan,  yiyeceğimizi elde edebiliyoruz. Peki   aklımızın ürünleri olan silâhlar, av ve tarım araçları bize gökten mi yağıyor? Aslında soru kendi saçmalığını taşıyor, kendi içinde. “Aklımızın ürünleri”, tabiatta  bulunmayıp aklımızca  yaratılmış şeyler. Dallar, taşlar, deri  ve lifler asla yan yana gelerek kendiliklerinden, kürk, ok ve mızrak haline gelmeyeceklerdir. Onları işe yarar başka ürünler haline getiren şey insan zekâsıdır. Mesele şudur ki bu zekâ yalnızca onları yaratmakla kalmaz. Aklımız onlara  çeşitli  roller biçer ve kullanımlarıyla ilgili tercihleri belirler. Bu tercihler ürünlerin kendilerinde içkin değildir, insanın kendisinden kaynaklıdır.

İşte bu noktada Marx’ın “değer” anlayışının yanlışlığını  gösterebiliriz. Herhangi bir  maddeyi, şeyi, sizinle irtibatlandırmaz, ilişkilendirmezseniz,o şeyin bir “önemi” de olmaz; dolayısıyla o şey, kendiliğinden bir “değer” ifade etmez! Tarlasından petrol fışkırıp da bunun ne anlama geldiğini bilmeyen adam için petrolün hiçbir değeri yoktur.

İşte mülkiyet, insanın, kendi varlığı üzerindeki tasarruf hakkından kaynaklanıp  bu tasarrufun çevresindeki eşyayla kurduğu hayati ilişkiyle ilgilendirilmesinden başka bir şey değildir.

Hayatımızı korumamız gerektiğine dair doğal güdümüz, onu korumamız için  bir takım araçlara  gereksinmemizi keşfetmemizi de sağlamıştır, en başta dediğimiz gibi… Peki ama hayatın korunması gerekliliği sürekli midir, değil midir? Bir kez aslandan korununca ikinci saldırıdan kendimizi korumamız gerekir mi gerekmez mi? Elbette ikinci bir saldırıya karşı da hazırlıklı olmalıyız. Kaçınılmaz son gelene kadar elimizden geldiğince kendimizi korumalıyız.

O halde, kaçınılmaz sona gelinceye kadar hayatımızı korumakla  ilgili araçlarla beraber olmalıyız.  Bu beraberlik, sadece savunmayla ilgili değildir. Yiyecek elde edilmesiyle de ilgili olarak araçları devamlı  yanımızda bulundurmalıyız.

Sürekli birinci çoğul şahıs olarak “bizi” kullanmam, bu işleri hep beraber ve daima topluca yaptığımız anlamına gelmez. En nihayetinde kendimi ve “kendimden” bildiklerimin hayatlarını koruyarak kendi varlığımın devamını sağlamaya çalışırım. Herkesin kendi hayatını korumak ve daha önemlisi  varlığının bir parçasını sonsuzluğa taşımak için  için en yakınındakilerden başlayarak benzerlerinin hayatlarını korumak istemesi, temelde bencilce bir harekettir ve hepimiz bu bencilliğimizin birbiriyle uyuşması sayesinde toplumlaşabiliyoruz.  Yani? Yani aslında bencillikle çelişen ve sözde diyalektik bir çelişkiyle süren bir egoizm- altruizm beraberliği falan yok. İnsanın başkasına duyduğu sevgi, yakınlık ve koruma  duygularının kaynağı, kendi varlığına duyduğu sevgidir.

Psikopatlar kendilerine dahi sevgi duymayan insanlardır ve bu yüzden kendi varlıklarının korunmasına dair bir duyarlılıkları da yoktur ve bu yüzden hiç korku duymazlar. Demek ki  bencillik ancak sevgiden kaynaklanır ve  hiçbir bağlantı kuramayan insan, aslında kendisiyle bile bağlantı kuramayan insan demektir. Dolayısıyla saf bencillik aslında kötü değil, iyi bir şeydir.

“Kendinden başkasını düşünmeyen” diye nitelenen insanlar kendisiyle ilgili de bir varoluş endişesi taşımayan insanlardır. Dolayısıyla zevk edinimlerindeki zararlı hiçbir unsura aldırmazlar. Bu şekilde suçlanan insanlar dikkat edilirse  neredeyse aşırı derecede zevkçi ve bir anlık zevkin bedelinin ne olduğuna hiç aldırmayan insanlardır. “ Katil Doğanlar” adlı filmdeki katil çift, bu tipin en korkunç örneğidir. Hepimiz en nihayetinde bencil olmamıza rağmen zevk için sınır tanımayan  patolojik “benciler” değilsek, bunun sebebi, kendi varlığımızın değeriyle diğerlerinin varlığını, hayatı sürdürebilmek için ilişkilendirmemiz gerektiğini bilmemizdir.

Bu durum, bizi,  hayatta kalmak için  bizde olmayan  sayısız doğal  gereçlerin eksikliğini gidermek için iş biriliği yapmaya yöneltir.  Öncelikle insan aynı anda  iki yerde birden olamaz. Bundan dolayı avlanırken  aynı anda kürk yapamaz, meyve toplayamaz. Ama avdan geldiğinde onu evinde karşılayan kürk bir başkasının eseridir.

Ancak bu şekilde insanoğlu akşam evinde kendi getirdiği av eti, karısının yaptığı kürkü, komşusunun yaptığı çömleği, bir başka komşusunun yaptığı çarığı bir arada bulabilir.

Mesele şudur ki bu ihtiyaçlar herkes için geçerlidir ve herkes aynı zaman mekân sınırlamasına taabidir. Dolayısıyla  biri avlanırken diğerinin çanak çömlek yapması, hayatta kalabilmek için sürekli gerçekleştirilmesi gereken işlerdir.  Eğer avcı avdan sonra ayrıca çanak çömlek yapmak zorunda kalsaydı, kısa zamanda yorgunluktan ölürdü. Avcının üstündeki sayılabilir her türlü şey mutlaka  farklı kişilerin ürettiği eşya olacaktır.

İşte burada mülkiyetin ve işbölümünün doğal kökenini idrak etmiş bulunuyoruz. Demek ki iş bölümü,  insanoğlunun hayatta kalmak için  muhtaç olduğu  sayısız   şeyi zaman geçirmeksizin bulabilmesinin yegâne yoludur. Bunun mülkiyetin toplumsal ilişkiler temelindeki  yerine bir başka yazıda değineceğiz.

 

 

 
Toplam blog
: 153
: 503
Kayıt tarihi
: 11.02.11
 
 

Eczacıyım, memlekete meraklıyım.....