- Kategori
- Felsefe
Anlaşılamayan en yüce Tabu: Sosyalizm- 2 Mülkiyetin esasları

Benim, yalnız benim...
Mülkiyetin özünün insanın varlığını tanıması olduğunu bundan önceki yazıda belirtmiştik. Peki o halde insan neden kendi özüyle yetinmez?
Neden atomize-bağımsız bireyler/fertler olarak yaşamıyoruz da bir arada yaşıyoruz? Bunun çok basit bir cevabı var: Çünkü ölümsüz olmak istiyoruz! Bunu da neslimizi sürdürerek yapmaya çalışıyoruz. Varlığımızı bir başka canlıya aktararak onda devam etmek istiyoruz ve böylece aileyi oluşturuyoruz.
O halde neden izole aileler olarak yaşamıyoruz?
Çünkü varlığımız, hayatta kalmamızı sağlayacak “doğal” fiziki donanımlardan mahrum… Bizi soğuktan koruyacak bir kürkümüz yok. Bizi saldırganlardan koruyacak ve avlanmamızı sağlayacak pençelerimiz ve dişlerimiz yok. ( Ne tuhaf değil mi? Oysa bunların varlığı “hayatta kalma şansımızı” arttırmaz mıydı?) İnsan tabiattaki en korunmasız ve doğrudan doğruya çıplak canlı…
Bizi örtecek ve ısıtacak kürkümüzle doğmuyoruz. Ne antilopların peşinden koşacak kadar hızlı ne de yaban öküzlerini dişlerimiz ve pençelerimizle yere yıkacak kadar güçlüyüz. Ama çita gibi hızlı koşmamıza aslan gibi güçlü olmamıza gerek kalmadan hayatımızı sürdürebiliyoruz. Onların hızının ve gücünün yerine ikame edebileceğimiz bir şeyimiz var ise o da aklımız.
Aklımızla, kürkü, mızrakları ve okları buluyor ve böylece avın peşinden koşmadan, yiyeceğimizi elde edebiliyoruz. Peki aklımızın ürünleri olan silâhlar, av ve tarım araçları bize gökten mi yağıyor? Aslında soru kendi saçmalığını taşıyor, kendi içinde. “Aklımızın ürünleri”, tabiatta bulunmayıp aklımızca yaratılmış şeyler. Dallar, taşlar, deri ve lifler asla yan yana gelerek kendiliklerinden, kürk, ok ve mızrak haline gelmeyeceklerdir. Onları işe yarar başka ürünler haline getiren şey insan zekâsıdır. Mesele şudur ki bu zekâ yalnızca onları yaratmakla kalmaz. Aklımız onlara çeşitli roller biçer ve kullanımlarıyla ilgili tercihleri belirler. Bu tercihler ürünlerin kendilerinde içkin değildir, insanın kendisinden kaynaklıdır.
İşte bu noktada Marx’ın “değer” anlayışının yanlışlığını gösterebiliriz. Herhangi bir maddeyi, şeyi, sizinle irtibatlandırmaz, ilişkilendirmezseniz,o şeyin bir “önemi” de olmaz; dolayısıyla o şey, kendiliğinden bir “değer” ifade etmez! Tarlasından petrol fışkırıp da bunun ne anlama geldiğini bilmeyen adam için petrolün hiçbir değeri yoktur.
İşte mülkiyet, insanın, kendi varlığı üzerindeki tasarruf hakkından kaynaklanıp bu tasarrufun çevresindeki eşyayla kurduğu hayati ilişkiyle ilgilendirilmesinden başka bir şey değildir.
Hayatımızı korumamız gerektiğine dair doğal güdümüz, onu korumamız için bir takım araçlara gereksinmemizi keşfetmemizi de sağlamıştır, en başta dediğimiz gibi… Peki ama hayatın korunması gerekliliği sürekli midir, değil midir? Bir kez aslandan korununca ikinci saldırıdan kendimizi korumamız gerekir mi gerekmez mi? Elbette ikinci bir saldırıya karşı da hazırlıklı olmalıyız. Kaçınılmaz son gelene kadar elimizden geldiğince kendimizi korumalıyız.
O halde, kaçınılmaz sona gelinceye kadar hayatımızı korumakla ilgili araçlarla beraber olmalıyız. Bu beraberlik, sadece savunmayla ilgili değildir. Yiyecek elde edilmesiyle de ilgili olarak araçları devamlı yanımızda bulundurmalıyız.
Sürekli birinci çoğul şahıs olarak “bizi” kullanmam, bu işleri hep beraber ve daima topluca yaptığımız anlamına gelmez. En nihayetinde kendimi ve “kendimden” bildiklerimin hayatlarını koruyarak kendi varlığımın devamını sağlamaya çalışırım. Herkesin kendi hayatını korumak ve daha önemlisi varlığının bir parçasını sonsuzluğa taşımak için için en yakınındakilerden başlayarak benzerlerinin hayatlarını korumak istemesi, temelde bencilce bir harekettir ve hepimiz bu bencilliğimizin birbiriyle uyuşması sayesinde toplumlaşabiliyoruz. Yani? Yani aslında bencillikle çelişen ve sözde diyalektik bir çelişkiyle süren bir egoizm- altruizm beraberliği falan yok. İnsanın başkasına duyduğu sevgi, yakınlık ve koruma duygularının kaynağı, kendi varlığına duyduğu sevgidir.
Psikopatlar kendilerine dahi sevgi duymayan insanlardır ve bu yüzden kendi varlıklarının korunmasına dair bir duyarlılıkları da yoktur ve bu yüzden hiç korku duymazlar. Demek ki bencillik ancak sevgiden kaynaklanır ve hiçbir bağlantı kuramayan insan, aslında kendisiyle bile bağlantı kuramayan insan demektir. Dolayısıyla saf bencillik aslında kötü değil, iyi bir şeydir.
“Kendinden başkasını düşünmeyen” diye nitelenen insanlar kendisiyle ilgili de bir varoluş endişesi taşımayan insanlardır. Dolayısıyla zevk edinimlerindeki zararlı hiçbir unsura aldırmazlar. Bu şekilde suçlanan insanlar dikkat edilirse neredeyse aşırı derecede zevkçi ve bir anlık zevkin bedelinin ne olduğuna hiç aldırmayan insanlardır. “ Katil Doğanlar” adlı filmdeki katil çift, bu tipin en korkunç örneğidir. Hepimiz en nihayetinde bencil olmamıza rağmen zevk için sınır tanımayan patolojik “benciler” değilsek, bunun sebebi, kendi varlığımızın değeriyle diğerlerinin varlığını, hayatı sürdürebilmek için ilişkilendirmemiz gerektiğini bilmemizdir.
Bu durum, bizi, hayatta kalmak için bizde olmayan sayısız doğal gereçlerin eksikliğini gidermek için iş biriliği yapmaya yöneltir. Öncelikle insan aynı anda iki yerde birden olamaz. Bundan dolayı avlanırken aynı anda kürk yapamaz, meyve toplayamaz. Ama avdan geldiğinde onu evinde karşılayan kürk bir başkasının eseridir.
Ancak bu şekilde insanoğlu akşam evinde kendi getirdiği av eti, karısının yaptığı kürkü, komşusunun yaptığı çömleği, bir başka komşusunun yaptığı çarığı bir arada bulabilir.
Mesele şudur ki bu ihtiyaçlar herkes için geçerlidir ve herkes aynı zaman mekân sınırlamasına taabidir. Dolayısıyla biri avlanırken diğerinin çanak çömlek yapması, hayatta kalabilmek için sürekli gerçekleştirilmesi gereken işlerdir. Eğer avcı avdan sonra ayrıca çanak çömlek yapmak zorunda kalsaydı, kısa zamanda yorgunluktan ölürdü. Avcının üstündeki sayılabilir her türlü şey mutlaka farklı kişilerin ürettiği eşya olacaktır.
İşte burada mülkiyetin ve işbölümünün doğal kökenini idrak etmiş bulunuyoruz. Demek ki iş bölümü, insanoğlunun hayatta kalmak için muhtaç olduğu sayısız şeyi zaman geçirmeksizin bulabilmesinin yegâne yoludur. Bunun mülkiyetin toplumsal ilişkiler temelindeki yerine bir başka yazıda değineceğiz.