- Kategori
- Felsefe
Anlaşılamayan en yüce Tabu: Sosyalizm- 3 Mülkiyetin Esasları
Gerek hayatımız için zaruri olan araç gerece sürekli bağımlı olmamız gerekse aynı anda iki farklı yerde bulunamamaktan ötürü, her birimizin herhangi bir işte uzmanlaşmaya yönelmemiz, kendiliğinden bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla işbölümü sadece sözde kapitalist üretim biçiminin icat ettiği bir şey değildir. Üzerimizdeki her şeyin başka başka insanlarca yapılmış olmasının genel adıdır. Eğer bir kabilede yaşıyorsanız haftada bir, bir çarık yapılması belki ihtiyacı karşılar ama modern toplumda ihtiyaçların karşılanması çok daha zordur.
Kalabalıklaşan nüfusun ihtiyaçlarının sayıca artması, kendi başına büyük bir sorundur. Bu durumda diğer hiçbir şey değişmese bile sadece nüfüsun artmasının yol açtığı yiyecek ve araç gereç ihtiyacının karşılanması için eski iş bölümü şekilleri artık yetersiz hale gelir. Bu durumda bireysel yaratıcı zekâlar, yapılan her işin daha hızlı ve verimli olması için sayısız icatlara imza atar.
Burada kendiliğindenliğinden dolayı, dikkat edilmeyen noktada mülkiyetin dokunulmazlığını görürüz.
Şimdiye kadar bahsetmeyip de şimdi ortaya koyduğumuz bu dokunulmazlık, aniden nasıl ortaya çıkmıştır?
Buraya kadar bahsettiğimiz bütün iş bölümü uygulamalarının temelinde, iş bölümünde kullanılan aletlerin, onları kullananların mülkiyetine özgülenmesi/ tahsis edilmesi durumu vardır. Eğer böyle olmasaydı hiçbir üretim aracının anlamı kalmayacaktı. Bunun sebebi de her üretim aracının ancak onu kullanmak için yeterli ustalığı kazanmış insanlarca kullanılabilecek olmasıdır. Bunun yanı sıra eğer sadece üretim araçları değil bunun yanında ürünlerin de kullanımıyla ilgili olarak bir dokunulmazlık uzlaşması sağlanmamış olsaydı insan hayatının korunması sağlanamazdı. Bugün beni soğuktan koruyan kürkün yarın herhangi bir zorbaca elimden alınacağını kabul etmiş olsaydım, hiç kimseyle iş birliğine gitmemek hayatımı devam ettirebilmem için en doğru karar olurdu.
O halde ilkel kabilelerin düzeni mülkiyetin olmadığı komünal bir düzen değildi, olamazdı. Nitekim hiç kimse bir kabilenin savaşçısının mızrağını onun rızası olmaksızın kullanamaz. Hiç kimse çömlekçinin tekerleğini, gasp etmeye kalkmaz. Hiç kimse canının istediği çadıra girip içindekileri canının istediği gibi kullanamaz. Eğer böyle bir davranış norm olarak kabul edilseydi hiçbir kabile hayatta kalamazdı. Çünkü bugün çocuğunuza ekmek yedirdiğiniz kabı, yarın yerinde bulabilmenizi sağlayan hiçbir güvenceniz olamazdı. Oysa durum böyle değildir. Var olan ne varsa, toplumun geneline hakim rızayla uyumlu şekilde elde edildiği müddetçe elde edenin tartışılmaz sahipliğinde dokunulmaz addedilir.
Öyleyse Marx modern mülkiyet düzenini eleştirirken sözde komünal ilkel kabile varsayımında, hayalinde yanılmıştır.
Öyleyse mülkiyet gerek kişinin varoluşsal bilincinde gerekse diğer benliklerle ilişkilerinde gerçekleşmiştir.
Her bireyin varoluşunun onun dokunulmazlığıyla mümkün olduğuna dair doğal mutabakatla beraber, onun yarattıklarının ve zarar vermeksizin elde ettiklerinin de onun varoluşunun mütemmim cüzü sayılmasıyla ortaya bir başka problem çıkmıştır. İhtiyaçlar nasıl giderilecektir?
Mülkiyetin dayandığı dokunulmazlık, rızayı ilişkilerin merkezine oturtmuştur. Dokunulmazlığın bireyce negatif ifadesi rızadır. Rıza, bireylerin ilişki kurma şartıdır.
Böylece “kendinde olmayanı” elde etmek için birey, kendinde olanı diğerlerine sunar. Her birey, elde etmek istediği fayda için diğerlerinin elde etmek isteyebileceği bir başka fayda ortaya koyar. Bu, “gönüllü alışverişin” temelidir. Bu, özgür insan eyleminin temelidir.
İstenenlerin değiş tokuş edilmesinin anlamı, istenenler için rızaya başvurulmasıdır. Bu şekilde insanlar kendiliğinden zora dayalı elde etme şekillerini reddeder, dışlar. Çünkü insan için ik elde etme yöntemi vardır: Rızaya dayalı alışveriş ve rızaya dayanmayan “gasp”. İnsan toplumunun sürdürülebilmesi bu güne kadar gaspın dışlanması sayesinde mümkün olmuştur. Savaşlarda meydana gelen gasplara rağmen, toplumun kendi içinde hırsızlığın yasaklanması bunun delilidir.
Neden savaşlarda gasp yapılır o halde? Çünkü savaşlar zaten savaşan tarafların birbirlerinin hayat haklarını tanımadıklarının bir ifadesiydi. Dolayısıyla var olmasını istemediğiniz tarafın haklarının da olmadığını varsayıyordunuz.
Dolayısıyla savaşlar mülkiyet yüzünden çıkmamıştır, yaygın kolektivist hurafelerin dayattığının aksine. Savaşların sebebi, varoluşun ve buna bağlı mülkiyet hakkının tanınmamamsıdır.
Aynı anda toplumdaki herkesin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayan iş bölümü, iş bölümünde kullanılan araçlar başta olmak üzere her ürünün sahipliğinin dokunulmazlığının sürdürülmesi ile mümkün kılınmıştır.
Böylece her ihtiyaç birbiriyle takas edilerek ihtiyaçların giderilmesinin önündeki büyük zaman engeli ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca, “değere karşı değer” ile haksızlık engellenmiş, gaspın önüne geçilmiştir.
Görünen odur ki mülkiyet insan hayatının devamının temelidir. Bu temel korunmadıkça hayatlarımızın kimin eline nasıl geçeceğini asla bilemeyiz. İşte sosyalizmin düşman olduğu şey hayatımızın temeli olan mülkiyet hakkıdır.
Hayatımızı borçlu olduğumuz iş bölümünü “yabancılaşma” ile karalamaya, mülkiyeti “hırsızlık” diye tahkir etmeye kalkar. Her birimizin gönüllü alış verişe girişimizi görmezden gelir ama sözde melek ve mükemmel akil proleterlerin keyfi diktasını kutsar.
Bundan dolayıdır ki sosyalizmi nerede görürseniz orada mutlaka kanı ve şiddeti de bulursunuz. Sosyalistler sosyalizmin “yalnızca üretim araçlarının mülkiyetinin kolektifleştirilmesi” olmadığını söyleyerek sözüm ona sosyalizmi savunurlarken bilmedikleri şey, sosyalizmin, sadece üretim araçlarının mülkiyetine dokunarak bile insan hayatına yok edebildiğidir. Sosyalizmin temel kabulleri, insanın doğasının inkârıdır. Bundan dolayı sosyalizm ontolojik olarak insanlık düşmanıdır.
Rıza ve mülkiyet ilişkisine bir başka yazıda değineceğiz.