​ Arkadaşımın ismi; duvar / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ağustos '16

 
Kategori
Deneme
 

Arkadaşımın ismi; duvar

Arkadaşımın ismi; duvar
 

Öylece duvarda yansıyan gölgesine bakıyordu. Ne kadar süredir o duvarın karşısında durduğu belli değildi. Yanından geçip giden insanlara aldırmıyor, kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Tam olarak şöyle konuşuyor olmalıydı;
 
‘ Hiçbir şey anlamıyorum. Aklım hiçbir şeyi almıyor. İnsanların söylediklerine aklım ermiyor. Ne diyor bu insanlar? Yok, yok, saatlerce dinlesem yine onların ne dediklerini anlamayacağım. Bana çok tuhaf bakıyorlar. Oysa sağır değilim, sadece kafamın içinde bitmek bilmez bir tadilat var. Neden benimle uğraşıyorlar ki? Ben onlara hiçbir şey yapmadım. Bir şey demeseler de gözlerindeki o kibirli bakışları yetiyor. İnsan, hiç tanımadığı birisine böyle kötü bakmamalı. Tamam, güzel bir yüzüm yok. Hatta çirkin sayılırım. Pek neşeli şeyler de anlatamam. Ama kötü bir insan değilim. Hoş, iyi bir insan olduğumu da sanmam. Mesela, bir kediye ya da bir köpeğe hayatımda hiç tekme falan atmadım, ama başlarını da okşamadım. Bir çiçeği kopartmadım, ama bir çiçek de ekmedim. Bir garibanı kolundan tutup onu lokantaya götürmüşlüğüm yok, ama onu alaya alıp, küfür de etmedim. Kendimi oldum olası bir yere koyamıyorum. Bu dünyadaki yerimi tayin edemiyorum. Ne iyilerin tarafındayım, ne de kötülerin. Yalnızca bir izleyiciyim. Ama temennisi iyilerin kazanmasından yana olan bir izleyici… Durun, yahu! Konu nerden nereye geldi. Bunları size niye anlatıyorum ki? Benim iyi ya da kötü bir insan olmamdan size ne? Başkalarının ne haltlar karıştırdığı ile ilgileneceğinize, siz kendi işinize bakın en iyisi. Memleket nereye gidiyor yahu! Memleket de nerden çıktı? Siyasete mi girdim şimdi? Ah bu ülkede siyaset yapmak ateşten gömlek giymeye benzer. Bir gün sana dost görünenler yarın düşman kesilip, başının gövdenden ayrılmasını dilerler. Bırakın beni kendime yahu. Yolunuza gidin. Bakışlarınızı da beraberinizde götürün. Kibirli bakışlarınıza ihtiyacım yok. Anlamıyorum ne diyorsunuz? Biraz daha yüksek sesle konuşun lütfen. Bakın, beni dinleyin. Nasıl yüksek sesle konuşulur dikkat edin. Evet. Diyorum ki, BENİ BANA BIRAKIN. KENDİ İŞİNİZLE MEŞGUL OLUN.’
Omzunda birden sıcak bir el hissetti. Kendi kendine yaptığı bu hasbıhalde araya girme münasebetsizliği gösteren bu densiz de kimdi? Yavaşça başını sağa çevirdi ve omzundaki elin sahibine baktı. Orta yaşlarda, seyrek saçlı ve kocaman burunlu bir adamdı. Onun etrafında ise merakla olup biteni izlemeye teşrif etmiş minik bir kalabalık vardı.
‘Hemşerim, deli misin sen?’ diye ciddiyetle sordu adam. ‘Duvara karşı neden konuşuyorsun? Hem de yüksek sesle. Kafayı mı yedin yoksa? ’
 
Hikmet, (bu yazıda öyküsü dillenen karakterimizin adı Hikmet olsun. Özel bir sebebi yok, şimdi aklıma geldi.) kendisine bu suali soran adama iyice bakındı, sonra da kalabalığa bakındı. Ve şöyle söylendi;
 
‘Tam on yıldır size, insanlara karşı konuşuyorum. Tam on yıldır derdimi sizlere anlatmaya çalışıyorum. Tam on yıldır sizden anlayış bekliyorum. Ve geçip giden bu on yıldan sonra ne yazık ki duvara karşı konuştuğumu acı bir tecrübe ile fark ediyorum. Şimdi tam da burada, insanlara değil de gerçekten duvara karşı konuşuyorum diye mi beni suçluyorsunuz? Bana deli mi diyorsunuz? Peki, siz akıllısınız, ben deliyim o halde ise. Ama lütfen beni bana bırakın. Kendi işinize gidin. Artık sizin anlattıklarınızı anlamıyorum. Kafam almıyor. Almıyor işte…’
Bir cevap beklemeden kalabalığı yarıp, caddeye çıktı. Ardına bakmadan hızlı adımlarla yürüdü. Ardından söylenen yakıştırmaları ise duymazdan gelip, sohbetine kaldığı yerden devam edeceği başka duvarlar aradı
…
2 Ağustos 2016
İstanbul
 
Toplam blog
: 27
: 732
Kayıt tarihi
: 21.06.10
 
 

Edebiyat, edebiyat, edebiyat....  ..