- Kategori
- Arkeoloji
Arkeolojinin önlenemez yükselişi!

Bir zamanlar popüler magazin dergileri ve gazetelerinde “in” ve “out” listeleri yayımlamak çok modaydı. Sanırım çok da ilgi çekiyordu. Gün geçmiyordu ki her zaman okuduğunuz bir yazarın köşesinde bile bir “in” ve “out” kutucuğu belirivermesin. Yıllardır bu “in”lerin arasında “arkeoloji” sözcüğünü de listelerin üst sıralarında görmeyi bekliyorum. Sayın Sakıp Sabancı, bir röportajında, “gelecek yüzyılın petrolünün arkeoloji” olduğunu söylemişti yıllar önce. Keşke bunun ayırdına varmak için bir elli yıl daha beklememiz gerekmese. Yine de yayınevlerinin son 10 yılda arkeolojiye gösterdiği ilgiyi takdir etmemek elde değil. Çok önemli kitaplar dilimize kazandırılıyor. Aralarından çok önemsediğim bir tanesinden bahsetmek istiyorum.
Küçük Asya: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi
Bunlardan bence en önemlisi aslında pek de basına yansımadı: Ünlü Fransız bilgini Charles Felix-MarieTexier’in 19. yüzyılın başlarında Anadolu’da gerçekleştirdiği gezi ve incelemelerini içeren “Küçük Asya: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi”. 19. yüzyılda üç kez basılan yapıt, Cumhuriyet’in ilânından önce “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Maarif Nezareti”nin iki numaralı eseri olarak üç cilt halinde Arap harfleriyle Türkçe yayımlanmış. Ben İngilizce yayımlanmış olduğuna dair de hiçbir bilgiye rastlamadım. Bildiğim kadarıyla Fransızca aslı Asie mineure: Description Géographique, Historique et Archéologique des Provinces et des Villes de la Chersonnése d’Asie adıyla 1839-1849 yılları arasında Paris’de üç cilt halinde yayımlanmış. Türkçe yayımlanmış makale ve kitaplarda sadece “Texier’ye göre...”, “bkz. C. Texier” ya da “Texier’nin de bahsettiği gibi..” şeklinde cümleler görmeye alışığım. Bu kitap birkaç yıl önce Enformasyon ve Dökümantasyon Hizmetleri Vakfı tarafından Latin harflerine aktarılıp sadeleştirilerek yayımlandı.
Bu üç ciltlik dev yapıt, gerçek anlamda bir ekip çalışmasının ve son derece ayrıntılı araştırmaların ürünü. Fransızca aslından değil de Arap harfli Türkçe çevirisinden günümüz Türkçesine aktarılmış. Bunun nedeni, birinci cildin başına eklenen “Açıklamalar” kısmında ayrıntısıyla anlatılmış: “Çevirisi esas alınan Ali Suat Bey bir Osmanlı mülkiyelisi ve gezginidir. Yaptığı çevirinin uzmanlar tarafından incelenmesi sonucunda, oldukça başarılı olduğu kanaatine varılmıştır. Böylece Ali Suat Bey’in başarılı çevirisi esas alınarak Fransızca orjinal metinle karşılaştırılmış, atlanan yerler tespit edilerek Türkçeye çevrilmiştir. Yaklaşık olarak yüz elli sayfalık bir metin Ali Suat Bey’in çevirisinde yer almadığından, eserin aslından çevrilmiştir...” 1923-1924 yıllarında İstanbul’da Matbaa-i Âmire’de basılmış olan Ali Suat Bey çevirisi, Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman tarafından Yeni Türk alfabesine aktarılmış, Yrd. Doç. Dr. Musa Yıldız da metni sadeleştirmiş.
Yazarın Türkiye’ye ilk gezisinin sonuçlarını içeren Fransızca aslı, büyük boyda 862 sayfa metin, 239 gravür ve plan ile 5 haritadan oluşuyor. Texier, Anadolu’ya ilk gezisinden 10 yıl sonra yeniden buraya geliyor ve ilk yazdığı kitaba yeni bilgi ve belgeler ekleyerek 1862 ve 1882 yıllarında iki kez yayımlıyor. Gravür ve çizimler ilk baskıda daha fazla. Ali Suat Bey bu son baskıyı esas alarak Türkçeye çevirmiş. Ancak bu yapıtta ilk baskıda kullanılan bütün gravürler kullanılmış. Bu gravürlerin bir kısmından burada bahsetmek gerekiyor. Bursa Ulu Camii, Çavdarhisar Jüpiter Tapınağı, Ankara Auguste Tapınağı, Boğazköy Büyük Tapınak, Likya Kaya Mezarları, İznik Kalesi, Didim Apollon Tapınağı ve daha niceleri gerçekten görülmeye değer.
Acele ve önemli
Texier’in bu yapıtı, o yıllarda turizme hizmet etmek için yazmadığı ortada. Ancak o zaman da Anadolu, bugün olduğu gibi batılı gezginlerin ilgisini çekiyordu. Amaçları her ne olursa olsun, aslında Avrupalı bilginlerin hırs ve hevesle benimseyecekleri derecede bilgi elde edebilmek en önemli hedefleriydi. Ulaşılmaz olarak gördükleri Küçük Asya toprakları, bilim dünyasına açılmaya başladıktan sonra bir çok ilim adamı bu topraklara gelmiş ve izlenimlerini çeşitli şekillerde kendi toplumlarına aktarmaya çalışmışlar. Texier de aslında bunlardan biri olmakla birlikte, gözlemci yapısı, araştırmacı kimliği ve büyük olasılıkla kendisine yabancı bir toplumla bile kolayca iletişim kurmaktaki becerisi sayesinde böyle bir yapıtı ortaya çıkarabilmişti.
Bizim için ise durum biraz farklı. Texier’den neredeyse 100 yıl sonra 1931 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün Konya’dan Başbakan İnönü’ye çektiği “acele ve önemli” üst başlıklı bir telgrafla “arkeoloji mütehassıslarına kat’i lüzum olduğu” ve “bunun için Maarifçe harice tahsile gönderilecek” talebelerin bir bölümünün bu konuda eğitim almaları gerektiği bildirilmiş. Yeni bin yıla girerken, Texier’den 170 yıl, Atatürk’ün verdiği emirden 70 küsür yıl sonra, aynı topraklarda, arkeolojinin önemi görmezden geliniyor. Ben bunları yazarken hâlâ ödenek beklediği için kazılara başlayamamış arkeologlar vardır mutlaka. Sponsor şansı olmayan kazılar ve kazı çalışanları için tek gelir kaynağı devlet ödeneğidir. Üstelik bu durum yalnız kazıları değil, kazıların yapıldığı bölgelerdeki yerli halkı da etkiler. Çünkü birçok bölgede yerli halk, kazılarda çalışarak geçimini sağlamaktadır. Bir süre tek çatı altında birleştirilen sonra yeniden ayrılan Kültür ve Turizm Bakanlıkları’nın kendi içinde yaşadığı problemler nedeniyle mi, yoksa başka sebeplerle mi bilemiyorum ama tüm kalbimle, bu sıkıntıların bir an önce giderilmesini diliyorum. 70 yıl sonra geldiğimiz bu noktada, sanırım kaybedecek bir dakikamız bile yok.