​ Arzın merkezine seyahat - Kudüs / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Arzın merkezine seyahat - Kudüs

Arzın merkezine seyahat - Kudüs
 

Kıyamet Kilisesi'nde nöbet değişimi...


Birinci Bölüm

Kudüs’e her gidişimizde, bizim emektar Düldül bir DeLorean’a dönüşüyor. Hani şu “Geleceğe Dönüş” filmlerinde zaman makinesi olan arabaya. 2010 Tel Aviv’inin fevkalade zibidi ortamından, Hz. Süleyman, Pontius Pilatus ya da Kanuni çağına ışınlanmak kolay iş değil. Allah’tan bizim DeLorean benzinle çalışıyor da, kalkış için Yafa’daki saat kulesinin altında yıldırım düşmesini beklemiyoruz. Öyle olsa çok beklerdik, zira buralara yağmur yağmıyor epeydir. Hatta havalar öylesine sıcak gidiyor ki, Ocak ayında olmamıza rağmen geçen Cuma Ölü Deniz’e bile girdik. İsrail’de yazlar sıcak ve kurak, kışlar kurak ve sıcak geçiyor. Bu durumda seneye su bulamazsak, teyemmüm edeceğiz.

Geçtiğimiz hafta Berlin’den bir arkadaşım yatıya geldi. Bir turistik otobüs turu, biraz Yafa, biraz sahil, iki kafe, üç lokanta, al kakara, ver kikiri derken, üzerinize afiyet Tel Aviv bitti. Buralara kadar gelip de Kudüs’ü görmeden dönmenin, bildiğimiz bütün dinlerde günah sayılacağından bahsettik laf arasında. Arkadaşım İrlandalı, porselen tabaklar kadar beyaz ve tabii ki Katolik. Çarpılmaktan korktu neticede.

Kocam diye söylemiyorum ama, benim Marty McFly her duruma hazırlıklı bir insan. Daha biz birşey söylemeden o işyerinden izin aldı, ben konaklayacağımız hanı buldum, çıkınımızı topladık, hep beraber zaman makinemize binip, Kudüs’te indik.

Eski şehre Aziz Stephen Kapısı’ndan, bir diğer adıyla Aslan Kapısı'ndan girdik. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce yürüdüğü rivayet edilen Azap Yolu’nu (Via Dolorosa) takip ederek, kalacağımız yeri bulduk. Bu bölgede Müslüman ve Hıristiyan Mahalleleri neredeyse iç içe geçmiş durumdalar. Yan yana, can cana, yuvarlanıp gidiyorlar.

Uzay-Zaman Otoyolu’nda geze geze gelip, Kudüs’e akşamüstü vardığımızdan, daha fazla vakit kaybetmeden koşa koşa Kıyamet Kilisesi’ne gittik. Belki hatırlarsınız, bundan kısa bir süre önce, taraflardan birinin kendine ayrılan süreyi aştığı gerekçesiyle Rum ve Ermeni papazlar burada tekme tokat birbirlerine girmişlerdi ya hani. Kepler, gözlükler havalarda uçuşmuş, sakallar yolunup, burunlar kanamıştı ya hep. Hah, işte o Kilise, bu Kilise.

Hz. İsa’nın burada öldüğüne, buraya gömüldüğüne, burada dirildiğine ve buradan göğe yükseldiğine inanıldığından kelli, Kilise’nin Hıristiyanlar için önemi büyük. İşte bu yüzden, Kudüs’ün Hıristiyan cemaatleri Kilise’yi bir türlü paylaşamıyorlar. Hangi cemaatin, Kilise’nin hangi bölümünü, ne kadar süreyle kullanacağına dair çekişme o kadar eskiye dayanıyor ki, bir zamanlar buraları yöneten Osmanlılar, “Eeeh be, yettiniz gari!” deyip, Kilise’nin cümle kapısının anahtarını Müslüman bir aileye vermişler. O günden bugüne gelenek bozulmamış, kapı her sabah törenle açılıp, her akşam törenle kilitleniyor.

Kapıdan girer girmez, hemen karşıda, yerde, Hz. İsa’nın cansız bedeninin çarmıhtan indirilip üzerine yatırıldığı söylenen büyükçe dikdörtgen bir taş var. Taşın etrafı ise her daim mahşer yeri gibi. Dünyanın dört bir köşesinden gelen Hıristiyan hacılar, bu taşı öpüp, okşayıp, başında dua ediyorlar. Kadının birinin, iki ayrı kâğıt mendili bu taşa sürüp, özenle katlayıp, çantasına kaldırdığını gördüm.

Arkadaşım, annesi adına bir mum yakıp, taşın başında dua ederken, kalabalıkta daha fazla itilip kakılmamak için kocamla bir duvar dibine pıstık. Tam o sırada bir cemaatin ayini başladı. Papazların, dualar okuyarak kilisenin içinde ilerlemeleri gereken yollar tıkalıydı. Kalabalığı uzaklaştırmakla görevli adamlar, sinirli sinirli el kol hareketleri yapmaya başladılar. Kıyamet provasında yeni bir aşamaya geçmiştik. Saçlarımı tutuşturmayı göze alıp, alev alev yanan bir mum dağının yamacından sıyrıldım. Kocam, daha pratik bir çözüm bulup, birilerini itti. Konvoyun önüne geçtik, arkadaşıma gideceğimiz yönü işaret ettim, başını sallayarak anladığını belirtti. Onu arkamızda bırakarak, kilisenin daha az kalabalık bölümlerini gezdik ve bir noktada buluşup, beraberce dışarı çıktık.

Hava kararmış, saat daha erken olmasına rağmen karnımız acıkmıştı. Bir lokantaya oturup birşeyler yedik. Ardından, akşamın geri kalanında ne yapabileceğimizi planladık ve kapısı, kilidi, kapanış saati olmayan Ağlama Duvarı'na gitmeye karar verdik.

Daracık sokaklardan, birer ikişer kapanmaya başlayan dükkânların aralarından geçerek meydana vardık. Girişte, tıpkı havaalanlarında olduğu gibi bir güvenlik kontrolü vardı. Ortalık gündüz gibi aydınlıktı. Siyah takım elbiseleri içindeki, saçlarını iki yandan lüleler halinde uzatan erkekler ile, yine çoğunlukla siyah, uzun etekler giyen kadınlar, ayrı ayrı yerlerde duruyor, erkekler duvarın önünde ileri geri sallanarak dua ediyorlardı. İlk kez canlı gördüğü bu manzara karşısında feleğini şaşıran arkadaşım, fotoğraf makinasına saldırdı. O kendinden geçmiş bir halde fotoğraf çekerken, kocam “Ben şu tur işini bir araştırayım, belki yarına yer buluruz.” diyerek yanımızdan ayrıldı.

“Tur işi”nden kastı, “Batı Duvarı Tünel Turu” idi.

Batı Duvarı, ya da bizim bildiğimiz adıyla Ağlama Duvarı, bugün Harem-ül Şerif'in bulunduğu yerde kurulup, yıkılan, tekrar kurulup, tekrar yıkılan Hz. Süleyman Tapınağı'nın batı duvarı. Yahudiler, bir zamanlar o duvarın ardında bulunan ve Kutsalların Kutsalı saydıkları bölüme yanlışlıkla basmaktan çekindikleri için Harem-ül Şerif'e girmiyorlar. Onun yerine duvarın önünde dua ederek, kaybettikleri tapınağın yasını tutuyorlar. Ağlama Duvarı tabiri oradan geliyor. İşte bu duvarın, meydanda gördüğümüz yaklaşık 60 metrelik kısmının haricinde, yer altında bulunan yaklaşık 490 metrelik bir bölümü daha var. Tüneller dar, ziyaretçi kapasitesi de sınırlı olduğundan, tura katılmak için normalde en az 2 hafta öncesinden yer ayırtmak gerekiyor.

Kadınların dua ettikleri bölümün önünde dikilirken, arkadaşım;

“Erkeklerin farklı farklı şapkaları ne anlama geliyor?” diye sordu.
“Emin değilim, ama nereden geldikleriyle ilgili galiba. Televizyonda görmüştüm, mesela bu kalpaklılar Polonya Yahudileri. Biz ilk gördüğümüzde Rus herhalde bunlar demiştik. Kadınlara dikkat ettin mi?”
“Hı.” dedi arkadaşım.
“Dikkatli bak.” dedim. “Bazıları peruk takıyor. Hatta kendi saçlarını kazıyanları varmış.”
“Hadi be!”
“Gözümle görmedim ama İsrailli bir arkadaşım söyledi.”
“Vay canına!”

O sırada cep telefonum çaldı. Kocam;

“Koşarak gelin, 10 dakika sonra sonra tur başlıyor.” diye bağırarak, çekicimi örsüme, örsümü üzengime kattı.
“Ne bağırıyorsun, kulağımı sağır ettin.” diye mızıldandım.
“Koşun diyorum.” deyip, telefonu yüzüme kapattı.

Efendim, olay şöyle gelişmiş; kocam ertesi güne yer ayırtmak umuduyla tünellerin girişinde gördüğü telefon numarasını çevirirken, yanına yaklaşan rehber kokartlı biri, tura katılmak isteyip istemediğini sormuş. “Evet” cevabını alınca da, grubunda birkaç kişinin yer ayırtıp, gelmediklerini, istersek 10 dakika içinde başlayacak turuna katılabileceğimizi söylemiş. O anda iyi ki ben orada değildim. Yanlışlıkla “Oh, oh, bundan iyisi, Şam'da kayısı” deyip, ortamı anlamsızca gerebilirdim. Bir defasında Ürdün'lü pasaport memurlarını “Şalom” diye selamladığım gibi. Bazen yapıyorum öyle dangalaklıklar.

Tünel turumuz, yaklaşık 1,5 saat sürdü ve harikaydı. Siyah takım elbiseli, ama hiç de tipik olmayan rehberimiz, hafif aksanlı Amerikancası ile, süper hikâyeler anlattı. Dinleyip dinlemediğimizi kontrol etmek için de, “Bu yekpare taşın uzunluğu ne kadar biliyor musun uhudedipuhu? Tam 14 metre. Ağırlığını tahmin edebilir misin Herbert? Ya sen John?” falan diyerek, sürekli hepimizi isimlerimizle çağırdı. İçerisi ibadet edenlerle doluydu. Dar mekanda yanımızdan geçmeye çalışan Haredi gençler, biz kadınlara dokunmamak için duvarlara yapıştılar. İçlerinden biri, dalgın dalgın rehberimizin anlattıklarını dinleyen arkadaşımın arkasında takıldı kaldı. Ne yanından geçebiliyor, ne de mesela omuzuna dokunup yol isteyebiliyordu. Bekleyiş uzayınca mecburen arkadaşımı çekip, yol açtım. Genç adam hızla geçerken “Toda” diye mırıldandı. “Bevakaşa” diyecek vaktim olmadı.

Tünellerde dokunmatik ekranlardan, tapınağın kocaman ve hareketli bir maketine, kadınlar için özel bir dua platformundan, kafamızı çarpabileceğimiz noktalara yerleştirilen yastıklara kadar her türlü konforumuzu düşünmüşler. Sık aralıklarla yerleştirdikleri vantilatörler sayesinde, hiç terleyip, bunalmadık. Yazın nasıl olur bilmiyorum tabii. Sadece bir noktada yol iyice daralıp, üstüne üstlük köşeyi de tam 90 derecelik bir açıyla dönünce, kapalı yerde kalma korkum depreşti. Onun haricinde hakikaten hiç sıkıntılı değildi. Normalde Via Dolorosa'dan dışarı çıkmamız gerekirken, Yahudiler gece Müslüman mahallesini tehlikeli bulduklarından, geldiğimiz yoldan geri dönmek zorunda kaldık.

Meydana çıktığımızda, rehberimize teşekkür ettik. Kocam bir kartını almak istedi. Ayrılırken el sıkıştılar. Hiç düşünmeden ben de elimi uzattım. Elim havada kalınca hatamı anladım, ama geç kalmıştım. Rehberimiz durumun ikimiz için de daha utanç verici bir hal almasını engellemek adına, küçük, utangaç bir oğlan çocuğu gibi gülümseyerek şunları söyledi;

“Çok özür dilerim ama ben güzel hanımların elini sıkmıyorum.”

Meydanın diğer kapısından çıktıktan sonra, yürüyerek Yafa Kapısı'na ulaştık ve sokak arasında bulduğumuz sevimli bir mekanda birşeyler içtik. Otele dönüş yolunda, bir Kudüs klasiği olarak kaybolduk. Daracık, birbirine benzeyen sokaklarda, karanlıkta adres bulmaya çalışmak, deveye hendek atlatmak gibi birşey. Yine de sakin kalıp, ileri geri biraz yürüyünce, tanıdık bir binaya rastlayıp, bir şekilde yolunuzu buluyorsunuz.

Yorulmuşum. Yatar yatmaz uyudum.

Sabaha karşı ezan sesiyle uyanmayalı uzun zaman olmuş. Uyku sersemi, nerede olduğumu şaşırdım bir an.

(Devam edecek...)

 
Toplam blog
: 81
: 1521
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..