​ Aşk, kadın, kitap! bizden bir deneme... / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '12

 
Kategori
Anılar
 

Aşk, kadın, kitap! bizden bir deneme...

Aşk, kadın, kitap! bizden bir deneme...
 

Aşk - ı Kitap


Tanıdık bir akşamüzeri kendimle kalmak adına çekiliyorum neredeyse tüm zamanımı harcadığım küçük odama. Kütüphaneme bakıyorum, çalışma masama, bu odayı üç kardeş paylaştığımız günler geliyor aklıma, şimdi tek kişi sığamıyorum duvarımın tamamını kaplayan kocaman kütüphanem, şifonyerim,  bilgisayarım, çalışma masam, en çok da ben! Ve boyumdan büyük hayallerim… Sığmıyoruz artık bu odaya, kanatlarımı keşfedeli çok olmadı ama artık uçmak istiyorum, olayı Türk sineması şekline sokmaya niyetim yok, beyaz gelinliğim falan değil mesele, ben uçmayı düşlüyorum bir kadın olarak yürümenin bile zor olduğu bu toplumda. Ki kadın diyorum üstüne basa basa, ayıp, günah bir sözmüş gibi, dimağ gerisine atılan.

Kimse Havva ya bayan demiyordu, ama artık kadınlar günü bile denmek istenmiyor! Uyduruk bir ‘’bayanlar günü’’ teranesi… Kadın olmanın, bunu bilerek unutmayarak yaşamanın, daha doğrusu yaşamayı göze almanın çok zor olduğu bir dünya da yaşıyoruz… Ölüyoruz, öldürülüyoruz… Beyaza kan düşüyor, adı namus olan, töre olan erkek hegomanyalarında! Saçlarımızı iki yanımıza örerken annemiz tembihliyor, çok gülme, hafif kız zannederler seni, çok asık suratlı çok bilmişte olma, kötü derler. Yani? Şükür, nefes almamıza izin veriyorlar.

Sevmek! Kadınlar sevmez, sevemez bizim ülkemizde, ancak anne olur, gelin olur, ailenin müsait gördüğü bir adamla.  Doğur çocuğunu işte, başında bir çatı, yanında bir koca var mı tamam, hele de bir erkek çocuk doğurursan, tamam işte senden iyisi mi var? Böyle bir ailede doğduğum için bir kez daha şükrediyorum… Kitaplarıma dalıyor gözüm, renk renk dizilmiş her biri sihirli değnekten farksız benim büyülü dünya anahtarlarım. Öyle çok seviyorum ki onları, o taze kitap kokusu mürekkep kokan… İçime işlemiş!

Ortaokuldayım sınıfını tam hatırlamıyorum, elime geçen bir dergide sanırım, öğretmenler odasından almıştım, öğretmenimiz vermişti, Cemil Meriç’le ilgili bir yazı okuyorum, onun hayat hikâyesi sade bir dille anlatılmış.  Onun çocukluktan itibaren çok okuyuşları ve küçücük yaşta arkadaşlarıyla oyun oynamak yerine onlara, okuduğu kitapları anlatmaya çalışmasıyla içine düştüğü uçurum gibi yalnızlık. İçim acıyor öyle tanıdık geliyor ki bana, çocuk aklı korkuyorum, üzülüyorum. Sonrası daha da vahim ileriki yaşlarında kör olması ve acıklı Paris hikâyesi altına düşülen ve halen ezberimde taşıdığım o cümleler. ‘’Ben görmedim Paris'i... Paris evde yoktu... Ben rüyada gördüm Paris'i, gülümsedi ve kayboldu. Neden beni aramak için buralara kadar geldin diye sitem etti bakışları. Promete Kafdağı'na zincirlenmiş, ben hastaneye zincirliydim. Paris'te hastaneye zincirli olmak. Hastaneye ve karanlığa.’’

Kör olmak demek sadece ışıktan mahrum olmak değildi, kitaplardan kitapların o büyülü dünyasından, belki de kendime yabancılaşmaktı, çocuk aklı korkuyorum, zaten küçük yaşlardan beri gözlük kullanırım başlıyorum daha düzenli kullanmaya tabi çok uzun sürmüyor. Ama o korku dün gibi, hala dimağımda canlı durur.  Okudukça nefes aldığımı artık kimselere söylemiyorum.

Yatağımın tam baş kısmına denk gelen rafta ki artık yetmiyor diye bu kısmı yeni ek yaptırdık, İnci Aral’ın birçok kitabı var, bu ara yeni takıntımın adı İnci Aral. Onun yazış şeklini, anlattığı yaralı, yorgun ama güçlü kadınları, toplumdaki tabakalaşma dahası yozlaşmayı içime çeker gibi, bir çırpıda okuyorum dört yüz, beş yüz sayfalık kitapları, üstelik kitap okumamak adına çok büyük bir engelim var adı: KPSS! Neyse, yazıma kasvet vermenin anlamı yok, onu çabucak en azından bu yazım bitene kadar siliyorum aklımdan, evet İnci Aral’ın yanın da Can Yayınlarının birçok kitabı var. Şeker Portakalı serisi, Hüsnü Arkan’ın son kitabı, Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları serisi. Okşar gibi, aşkla bakıyorum, biri görse ne der acaba. Annemin sitemleri geliyor aklıma, Çeyizin de bunları götürürsün artık, neden olmasın. Sesli gülüyorum, kendi kendime, kitaplarımla… Gözüm bir sonraki rafta altı tane yan yana dizilmiş Cemil Meriç kitaplarına takılıyor… Dünyada ki tüm kara parçalarını keşfetmiş gibi, kahverengi, tepeden tırnağa… Gözlerimi kapıyorum odama bilindik sesler doluyor… Her birinin alınış anıları… Büyümek birazda anı biriktirmek bana göre. Anıları arttıkça büyüyor insan ve çoğunu, yolluyor bellek denen, bilinmeze…

Odanın içine dolan, artık bilindik bir melodi var. Ruhun gıdası müzik doğru, ama Farid Farjad, ruh için tatlı olmalı… Keman sesiyle oynaşan notalar ve kulaklarıma taşınan şölen, bir kitaba en çok yakışan iki şey; çay ve keman…

Çok mu konuştuk, iş kitaba gelince susmak zor oluyor… Yan yana düşmüş sürgün üç nokta gibi, kitap gibi, bu yorgun ve yaralı coğrafya da kadın olmak gibi… Bitirilememiş cümleler gibi…

Aşk ile…

Burcu Akkanlı

 
Toplam blog
: 14
: 1993
Kayıt tarihi
: 07.09.08
 
 

Burcu Akkanlı kimdir? 1987 doğumlu, Celal Bayar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu şuan p..