​ Aşk gerçekte nedir? Sadece para ve et midir? / Aşk - Evlilik / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Kasım '09

 
Kategori
Aşk - Evlilik
 

Aşk gerçekte nedir? Sadece para ve et midir?

Bugünlerde aklına gelen, aşk(01) üzerine, aklına geldiği gibi konuşup, yazıyor. Oysa bu kişilerin bahsettikleri konuların, aşk ile yakından uzaktan hiçbir ilgisi yok. Oysa bu fikirleri beyan eden kişilerin edası, (02) tam bir bilirkişi edası. Gülsem mi? Ağlasam mı? Gerçekten ne yapacağımı bilemiyorum. Bu büyük yanlışı isteyerek dileyerek kasten mi yapıyorlar? Asla böyle bir kasıtları yok. Sadece gerçeğin ne olduğunu, hangi sözün ne manâ ifade ettiğini bilmedikleri, bilemedikleri, bilmeyi de düşünmedikleri için yapıyorlar. Ya da ağzı olan konuştuğu için, bu büyük hataya düşüyorlar. Ancak bu büyük hata, aslında aşkın esas sahibine karşı da, ciddi bir küfür niteliği taşıyor... Bu konu esasen benim diyen birçok insanı aşar da; yine de bendeniz acizane, dilim döndüğü kadarı ile aşk için aşkı, aşkın ne olduğunu bilmeyenlere, anlatmaya çalışayım. Bizler çevremizde gördüğümüz bütün varlıkları, canlı cansız diye mücber(03) sınıflara ayırsak da, Kâinat üzerindeki her varın, bir de ruhu olduğunun farkına bile varmayız. Bu sebeple eşyaya dahî hüsn-ü muamele(04) etmek, akıl ve ahlâka işaret eder. Bu neden böyledir? Zîra Yaradan da Kâinat öncesi fizik olarak içine çökmüş otomdan ve bedene hükmeden gönülden yani ruhtan mürekkepti.(05) O hâli ile azemet-i hûda(06) hâl ve istikbâlini(07) mütalâa(08) edip, bugün mevcut olana, vücut vermeye karar vermiş ve bilindiği üzre: Şimdi mikro ve makro kozmos olarak vakıf(09) olduklarımızın kısm-ı azamını(10) yaklaşık bir hafta içinde, o içine çökmüş olan atomdan yaratmıştır. Ve Yaradan, bu muhteşem(11) temel üzerine de halâ Kâinat’ını îmar(12) etmeye devam eder durumdadır. Burada iki ara bilgi vermek isterim ki; bu gerçekler biz kullarca mutlak biline. Yaradan’ın bir anı, bizim Elli Bin yılımıza eşdeğer bir zaman birimidir. Ve Yaradan halâ imar etmekte olduğu Kâinat üzerinde, her tek hücreyi bile, kendi “Bir”liğine misâl teşkil etmesi için, diğer başka bir hücreye benzemez olarak üretmektedir. Bu olay sözde olmasa bile, özde aklın limitini çok fazla aşar. Düşünün ki; bir an içinde Kâinat üzerinde var olan bakteri sayısı dahî, okunamaz rakkamlarla ifade edilebilir. Ve bu bakterilerin hiçbiri ilk günden bugüne kadar eş değildir. Sonrasında da eş olmayacaktır. Tabii buna paralel olarak da, Hz.Allah, asla bir yarattığı ruhu dahî, bir daha başka bir bedenle yaratmaz. Onun zenginliğini anlamayan, akıl ve gönül nasibi kıt olanlar, bu tür ihtimallerle boş yere uğraşırlar, sadece... Evet bazen söyleyecek sözü olan bir ruh, medyum bir ruhu, verici bir radyo gibi kullanabilir ama, Onun ötesine geçemez. Söyleyeceği söz de bitince, medyum ruh üzerindeki baskısından çekilip gider. Ve bu durum da genel olarak çocuklar üzerinde olan bir hadisedir. Tanrısal bir ilham ile deha bulmuş, hiçbir sanatkâr, herhangi bir eserini, sanat ya da cemiyet için meydana getirmez. Her sanatkâr sadece içinden geldiği, öyle ya da böyle olmasını bizzat(13) istediği için, eserini eseri için elzem ve var olan parçaları birleştirmek sureti(14) ile onu daha önce olmayan ve görülmemiş bir bütün şeklinde, adeta yoktan ve adeta kendisinden var eder. Bu var ediş şekli, sanatkârın kendisini ortaya koymak sureti ile anlatması ve bir anlamda rahatlaması demektir. Ancak bu durum, asla tatmin olmaması anlamında bir zıddiyeti(15) de içinde barındırır. Bu sebeple, (16) her sanatkâr bir daha ve bir daha, değişik eserler yaratmak sureti ile başka bir anlamda, kendini anlatırken, kendini aramaya da devam eder. Keza, her sanatkâr en fazla kendisine karşı ben merkezli, hayran ve hatta tutku ile bağlıdır. Ve hatta muhtemelen ağır bir vak’a şeklinde, çevresine karşı da bencildir. Belki de bu sebeple, eserlerinin ihtişâmını(17) teşhire, (18) aşırı meyyâldir.(19) Bütün bu meseleler(20) gelişirken, sanatkârı mutlak surette besleyen tükenmez kaynak, sürekli sevda ya da onun yarattığı, hasret gibi, kıskançlık gibi, hüsran(21) gibi, boşluk gibi hezeyanlar(22) vebu sebeple hasıl olan gel-gitlerdir.Bu dahî ya da deli ama karmaşık ruh hâlli sanatkârı anlatmamın ana sebebi: Biraz sonra izaha çalışacağım duruma, makul insan aklınız ile bu misâle bakarak, daha rahat yaklaşabilmenizi sağlamak içindir. Ana konumuza, aklın durduğu, mantık dışı gibi görünen, esasen bilinen ama üzerinde düşünmeyip geçtiğimiz, bir terkiple(23) başlayacak olursak; “Evveli ve ahiri, (24) başı ve sonu olmayan, zaman, mekân ve olandan münezzeh(25) Yaradan, ” Kâinat denen eserini yaratmaya karar verdiği zaman: Sebep, hedef ve sonuç ihdas etmek sureti ile bu işe başladı. Sebep Kendisiydi.. Hedef Eseri olacaktı.. Sonuç Etki ve Tepki alanıyla insanda şekil bulacaktı. İşte bu yol üzre, bir anlamda kendi bedeni olan, o içine çökmüş atomu patlatarak, bu Kâinat ve ötesini yaratmaya başladı. Tabii evveli bilinmiyor. Ahirini de bilmek mümkün değil. Kozmosun başına sonuna varmak da olası görünmüyor. Zaman, mekân ve olandan münezzeh. Çünkü hepsi kendisi. Ve kendine göre Kâinat kemâle(26) erdiği zaman, kendisinin ve azametinin(27) bilinmesi ve idrak edilebilmesi için, mahlukların(28) en şereflisini, insanı yaratmaya karar verdi. Ve bilindiği gibi balçıktan Hz.Adem’i hâlk(29) etti. Ve dönüp meleklerinin cümlesine “- Ona secde edin...” diye buyurdu. Bu nokta çok mühim. Yaradan’ın istediği secde, Mükevvenat-ı Alemi’ne(30) karşı secde değildi. Mükevvenat-ı Alemine sadet(31) teşkil eden Adem’ine ve tabii Hz.Adem’in şahsında tecelli eden (SAV) Peygamber Efendimizin kendisine karşı bir secdeydi. Zîra (SAV) Peygamber Efendimiz, alemlerin ve ademlerin en azizî(32) mükemmel, (33) müstesna(34) bir şahsiyetti. Acaba yayına “Yanlış makale mi alındı?“ diye düşünmeyin. Makale doğru. Ve bu makale, sadece aşk için ve sadece aşk üzerine bir makaledir. Zîra Hz.Allah, Sebep, Hedef, Sonuç üçlemini yaratma, yaşama ve yaşatma ruh hâlini, O İlâhî gönlünde, O muhteşem(35) ve müzeyyen(36) ruhunda, aşk üzre tutuşturmasaydı, bugün halâ her şey içine çökmüş bir atom olarak yaşardı. Kendinde, kendinden yarattığı o aşk-ı İlâhî sebebi ile Mükevvenat-ı Alem’ine “-Kûn”(37) dedi... Ol! Benden ol.. Benimle ol.. Ben gibi ol.. Bana dair ol.. Bana ait ol.. Bu Azemet-i Hûda tarifine, Kâinat üzerindeki hiçbir söz ve tarifin yetemeyeceği gerçektir. Zîra O’nun lûtfu ile ilâhlar ötesi, “Mutlak ve Tek İlâh’a dair bir Aşk’tan, O’nun Aşk’ından bahsediyoruz.” Öyle akıl almaz bir Aşk ki; bu Aşk’ın neticesinde yaratılan eser, Kâinat’ın bizatihi kendisi olmuştur. Bu hâl, kendi hâli ile müstesna(38) olan, İnsan şuuru(39) ve hafsalasının(40) dışında kalan bir hâldir. İşte bu İlâhî Aşk idrak edilsin için: Yarattığı Hz. Adem ve Onun şahsında, bunca ihtişâma merkez olarak muhatap kıldığı ve muhatap aldığı, Resul-ü Ekrem(41) Efendimizdir... Ezcümle Hz. Allah’ın yegâne(42) sevgilisi (SAV) Peygamberimiz Efendimizdir. Her insan gibi, ben bile, adı “Kâinat” olan bu aşk eserinde ya da eserinden bir parça olmama rağmen, bu İlâhî Akıl, bu İlâhî Aşk ve bu îlâhi Eser karşısında, insanî hiçliğim ile ilelebet yazdıklarımın zerresini dahî kavrayabilecek, anlayabilecek tenevvürden(43) aciz bir durumdayım. Bu sebeple, gönül kıblemde hedefim, secde-i daimdir, (44) hep bu aşk karşısında.. Yüksek müsaadeleriniz ile biz aşk konusunda, haddimizi aşıp, olmadık yerlere taşmayalım. Böyle bir hâl, alenen Yaradan’a küfür olur. Oralarda dolaşan ayak izleri, Yunus Emre Hz. gibi Hz.Mevlâna gibi Şiems-i Tebrizî Hz. gibi, müstesna(45) şahsiyetlere(46) ait ayak izleridir. Onlara ne mutludur ki; Onlar O çeşmenin suyundan sirab(47) olmaktadırlar. Aşk-ı Hûda(48) ile yanmakta ve yakmaktadırlar. Biz insanlar, kendi cüssemize(49) gönlümüze ve günümüze göre, aşka baktığımızda; dün ve bugünün şartları tahtında(50) insanî aşkın adını “Sevda” diye koyabilirsek, ne mutludur bizlere. Büyük Türk Şairi Fuzulî’nin “Leylâ vü(51) Mecnun” isimle şah eserine göz gezdirdiğimizde, insanlar için ilk başta anlatılan sevdadır. Ancak sevda da aşkın evlâdı olduğu için: Leylâ’nın peşi sıra koşan Mecnun, o sevda ve hasretle yanarak Leylâ’yı arayıp dururken, artık aşklaşan sevdası neticesinde, Leylâ’yı bulup, gördüğünde tanımaz. O Allah aşkına, Leylâ’dan bulup da ulaşmış olanlar mertebesindendir(52) artık. Evet, kadın ile erkek arasındaki tutkuya, Yaradan’a saygı sebebi ile aşk değil; “sevda” denilir. Ve fakat o sevdada dahî, Mecnun Leylâ karşısında, Ona el sürebilecek halde, takatte, iktidarda değildir. O sevdada cinsel bir birliktelik arzusu, neredeyse yoktur. Bu sebeple çaresizlikle titremektedir. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin de, aynı asil duygu yangını içindedir. Biri serapâ(53) alevdir. Diğeri ise aleve yanmak için koşan ve de yanan pervaneden ibarettir. Günümüzde bu tür bir sevda var mıdır acaba? Buna da bir cevap vermek gerekir. Günümüzün insanının böyle gerçek bir sevda yaşamadığını bilmek, esasen insan nesli için, esef(54) vericidir. O zaman sevda da yok ise; kadın ile erkek arasında geriye kalan nedir? Daha ağır bir acı ile bilinmelidir ki; kendi lisanını(dilini) bilmeyenlerin, birçok duyguyu doğru kavrayabilecek imkânları da, düşünce sistemleri de yoktur. Modern insan diye vasfettiğimiz(55) kadınla erkek arasında, artık geriye kalan, önce cinsel tercih, sonra da sadece cinsel tutkudur. Medeniyet denilen bu Cehennemî karmaşada oluşan, değil sevda; hatta sevgi, muhabbet bile olmaz.. Olamaz... Belki kırsal kesimlerde, bakir insanımız, halâ sevda benzeri bazı tutkular yaşamaktadır amma, oralarda bile izlenilen tv dizileri sayesinde, o canım sevdalar bile, maalesef samanlığa, fındıklığa ya da çarşaflara yakın sevdalar haline gelmiştir. Dolayısı ile ve ne hazindir(56) ki; bundan böyle, günümüzün kadın erkek ilişkisine, fevkalâde(57) maddi bir pencereden bakmanın, aşırı yararı olacağı kanaatindeyim. Nice beraberliklerde söz konusu olan, “sadece para ve et olmakla, ” her tür maneviyattan uzak madde, her tarafta cıyak cıyak bağırmaktadır. Ne olur bu erzelliğe(58) asla “Aşk” demeyelim!.. “Sevda” demeyelim!.. “Sevgi” demeyelim!.. bence “Muhabbet” dahî demeyelim. Çünkü bu tinsel(59) içerikten mahrum, cinsel yaklaşım tarzları, cinsel birliktelikten başka hiç bir şey olmayan, olamayan münasebetlerde, gerçekten bu tür müstesna(60) duyguların, hiç bir yerinin olmadığını, acı ile bizlere gösteriyor. Zaten taraflar boşanırken ve sonrasında, bu gerçekler de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıyor mu?.. Hem de en seviyesiz hâli ile tabii ortaya çıkıyor. Bu tür işlere, “İlişki” ya da “Birliktelik” sözü yeter de artar bile, bence. Lâkin cemiyetin ıslâhı(61) ve iflâhı(62) için, bugün her şeyden daha fazla, sevdaya ve mümasili(63) ilâhi ve insanî duygulara ihtiyacımız vardır. İnşâallah Hz.Allah kendi şânı ihtisası(64) herkesin gönlüne bu müstesna duyguları tez elden sunsun... Aksi halde cemiyetimiz çok acı çekecektir!.. Haydar Volkan Çiftehavızlar: 08.11.2009
    (01) Farsça Işk kelimesinden (Tanrısal) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan tüm var ile sevme. Var ederek sevme, tutkulanma. İttibâ'. Alâka. (İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, câmia olduğundan; binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyyeye her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahî aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. S.)
(02)Anlatış biçimi, tarzı (03)Mecburî (04)İyi niyetli muamele (05)Birleşmiş, birleşik. (06)Tanrı büyüklüğü, ululuğu.(07)Gelecek(08)Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı bir biçimde düşünme. (09)Etraflıca bilgili olmak(10)Çok önemli bir bölümünü (11)Görkemli (12)Bayındırlık (13)Aracısız, kendisi olarak (14)Biçim, yol, tarz, İslam felsefesinde, varlığın görünen yanı, beş duyu ile algılanan yönü. (15)Karşıtlık: (16)Bir şeyin olmasına veya belli bir hâlde bulunmasına yol açan şey: (17)Görkem (18)Gösterme, sergileme (19)Eğilimli, eğimli (20)Sorun, Güç iş (21)Beklenilen şeyin elde edilememesi yüzünden duyulan acı, batkı: (22)Ruh biliminde abuk Sabuklanma. (23)Birleşim, birleştirme, bir araya getirme. bileşim (24)Sonra, en sonra, sonunda. (25)Temiz. ayrı, uzak (26)Bilgi ve erdem bakımından olgunluk, yetkinlik, erginlik, eksiksizlik. Eder, tutar: (27)Ululuk, büyüklük. (28)Yaratık: (29)Yaratma. (30)Yaratıkların bütünü. Kâinat’ın tümü ile varlığı (31)Konuşulan asıl konu, asıl madde. (32)Sevgide üstün tutulan, muazzez, Ermiş, eren.: (33)Eksiksiz, kusursuz, tam, yetkin, şahane: (34)Benzerlerinden üstün olan, benzerleri az bulunan, kural dışı (35)Görkemli, büyük (36)Olağan üstü süslü ve bezeli (37)Ol emri (38)İstisnai olan, sıra dışı, kural dışı (39)Bilinç: (40)Mecazda:Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi (41)Peygamberimizi (SAV) kasıtla Kendisine kitap indirilmiş peygamber. (42)Tek olan, sadece (43) Bir şey hakkında bilgi sahibi olma. Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak. (44)Manen 24 saat başın Hz.Allah ve Aşk’ının önünde secdede durması. (45)İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan. (46)Esasen kişiye işaret etmez. Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.(47)Suya kanma. Suya tok olmak. (48)Doğru yol göstermek. Doğruluk. Hidâyet. Kur'ân-ı Kerimin bir ismi. Tanrı’yı kasıt (49)Gövde, kalıp, beden. (50)doğrultusunda (51)Ve (52)Derece. Basamak. Rütbe. Pâye. (53)Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar. (54)Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü. (55)Sıfat. Bir kimsenin veya şeyin taşıdığı hâl. Bir kimsenin veya şeyin durumunu anlatarak tarif etmek. (56)Hüzünlü. Keder meydana getiren. Acı uyandıran. (57) Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik: (58)Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil. (59) Ruhsal, spiritüel. Manevi, özdeksel karşıtı. (60)Ayrıcalıklı (61) İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek. (62)Mübarek ve muvaffakiyetli olmak. Selâmete çıkmak. Felâha kavuşmak. (63)Benzeyen, benzer. Gibi. (64) -1-(Husus. dan) Kendine mahsus kılmak. Bir kimsenin dünyevî veya uhrevî, Kur'ânî, İslâmî, imânî bir mesleğe, fen veya san'ata hasr-ı mesai etmesi; yalnız onunla meşgul olması. (Bu metot insanı muvaffakiyete eriştiren en birinci ve en büyük bir amildir. Bir kimse yaktığı bir meş'aleyi parlatabilmesi ve bakileştirebilmesi için o meş'alenin, o nurun pervanesi olması gerekir.) Zübeyir Gündüzalp (R.Aleyh) -2- Gr: Mütekellim veya muhatap zamiri olan mübtedanın haberinin hükmünü bir isme âit (mahsus) kılma. Bu isim zamiri takibeder. (Bir fennin veya bir san'atın medar-ı münakaşa olmuş bir mes'elesinde, o fennin ve o san'atın hâricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez. Hükümleri hüccet olmaz; o fennin icmâ-i ulemâsına dâhil sayılmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevaggul eden ve gittikçe maneviyattan tebaud eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.Acaba yerde iken arş-ı azamı temaşa eden, hârika bir dehâ-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-i imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh Hz.Abdülkadir Geylâni(*) (K.S.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve manevî mes'elelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz'î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı? ) (*) <ı>Bendeniz Hz.Abdülkadir Geylâni’nin 22.Göbek torunu ve Bende-i Mevlana olduğum için, haddim olmasa de; bu konularda yazmaktan ziyade, hataları önlemeye çalışıyorum.
 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..