Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mart '08

 
Kategori
İlişkiler
 

Aşk kavramını doğrulayan doğa

Aşk kavramını doğrulayan doğa
 

İnsan insana yaşadığımız ilişkileri adlandırırken galiba bazı kavramlara farkında olamayarak haksızlık edebiliyoruz. Örneğin, karşılıklı ego tatminleri zincirlemesi halinde yaşanan şeyin adına çoğunlukla ''aşk'' denebildiği gibi…

Özünde, önce kendisini ve doğasını sevmeyi başaramamış insanın, diğerinin beğenisi üzerinden ve ondan ödünç aldığı buğulu gözlerle aynaya bakma denemelerinde olduğu gibi. Çünkü bu bitimsiz sevda arayışı içerisinde olan kişiler, kendilerini diğerine sakınımsız saf gerçeği ile değil, büyüleyici oyunlarının içerisindeki gizemli maskeleri ile sunmanın dolaylı yanılgısında olduğunun farkında değildirler. Sahici kimlik sergilemekten kaçınan ve bir nafile oyuna dönüşen bu sevda arayışı içerisinde olanlar için sonuç, elbette kaçınılmaz biçimde sahici bir aşk da olamayacaktır… Müthiş bir aldatılmışlık duygusu ile başka yeni aynaların tılsımının peşinde kül misali yanıp sönmeyi sürdüreceklerdir.

Pervanenin ateşine vurulmasının nasıl bir kor olduğunu sanıyorum hiç tanımamışlardır böyleleri. Veya gizli korkuları nedeniyle kendilerine böyle bir fırsat tanıyamamışlardır. Kavrama biraz olsun yaklaştıklarında da aşkı, “acı veren bir hastalık” şeklinde tanımladıkları olmuştur. Acı olan aslında, sevme korkularının temelinde kendi ile barışık olamamanın gerçeği yatmaktadır. Çünkü sahiden âşık olan, acı çekmekten korkmayan, can ve cananının kahramanlarıdırlar.

Bir ağacı eğri büğrü uzanan dallarıyla, bütün halinde sevebilmek gibidir, karşılıksız, beklentisiz, sahiplenmeksizin, dolaysız ve koşulsuzca… Bu sebeple hiçbir oyunu kabul etmemekle birlikte, bu duygunun derinlerinde olabilmenin yolları da yalansız ve açık olabilmekten geçmektedir.

Birçok tanışma, kavuşma ve uzaklaşmalar, aşk adı altında, bir ömre silsileler halinde gelir-geçer olmaktadır yazık ki. Bir türlü barışık olamadığımız doğamızla hem kendimizi, hem de en değerli kavramlarımızı da yıpratabildiğimizi fark ettiğimiz anlar, bize yardımcı olabilecek sessiz dostlarımıza, doğaya bakmamız yeterli olacaktır sanıyorum.

Doğaya görmek isteyerek ve bu ihtiyacı duyarak baktığımızda, sorgulama ve arayışlarımızın ipuçlarını bulmamız mümkündür.

Pervaneye, denizatlarına, bülbüle, penguenlere bakıp aşk kavramını ve nasıl olması gerektiğini dillendirenler olmuştur ve boşuna değildir.

Bu durumla ilintili olarak gelin bir de kedileri izleyelim birlikte…

Onlar, yaşam ne denli acımasız olursa olsun, keyifli yaşamanın yollarını önce kendileri için bulmuş yaratıklardır. Kendilerini yalayarak temizler, dezenfekte ederler, yaralarını da aynı şekilde sağaltırlar. Başka biri tarafından yıkanmaya gereksinimleri yoktur. Gürültü yapmadan sessizce yürürler, bir mindere ışık vurmuş da ısıtmışsa, oraya kıvrılıp uyurlar. Her gün ihtiyaç gidermek için “beni gezdir” diye ortalığı ayağa kaldırmazlar. Suyunu, mamasını, kumunu vermek yeterlidir, evde birkaç gün yalnız yaşayabilirler. Koku haritaları vardır, yerleştikleri yeni ortama koklayarak ve sezgileri ile alışırlar, eğitilmeye gereksinim duymazlar, zaten eğitilmeyi pek de kabul etmezler. Kokusuna alıştıkları yerde ölene kadar yaşayabilirler, ama sahibi onu terk edip sokağa atarsa veya başka biri alıp kendi evine götürürse savunma mekanizmaları güçlüdür, yeni ortama zamanla yine koklayarak alışabilirler. Bu nankörlük değildir, belki de eski sahibi, kediden köpek gibi olmasını beklediği, yeterince egosu doyurulamadığı için, insani bir yakıştırma olan “kedi nankördür” damgasını vurmuştur…

O yeni ortamı önce koklar, kendini tehlikede görüyorsa ve güvenmiyorsa, hayatına girip çıkan yeni insanlara, koltuğun altına saklanarak ve bir süre ortaya çıkmaksızın, izleyerek bakar. Sevgi delisi değildir, herkese kuyruk sallamaz. Ama sevgiyi de çok iyi bilir, mutlu ise aynı sahibi ile yıllarca yaşamayı ve yaşatmayı da. Günün en keyifli anlarında sahibinin de uygun zamanını yakalayıp, onun bacaklarına sürtünür, hırıldar, mırıldanır ve en sevdiği şeyi yaşamak üzere sahibinin kucağına atlar. Bu tatlı anları kiminle yaşaması gerektiğini iyi bilir, tuhaf bir seçicilik yeteneği vardır, aç kalabilir ama bu keyiften yoksun kalamaz. Öyle, yerli yersiz kıskançlığı da yoktur.

Sanırım herkesin biricik olduğunu hissediyor, diğer ilişkilere de saygı duyuyor, kendi yer ve zamanının gelmesini bekliyor, hatta bunu da, daha çok onlar belirliyor. Rol yapmasını bilmezler, sakınımsızdırlar, tüm gün sahibinin etrafında dolanır veya bir köşeye oturup şahane bir pozisyonda kurularak, onu izlerler..

Kucağına kurulduğunda ise, sahibinin bütün yorgunluğunu alır ona enerji verir, kendi de bundan müthiş bir doyum bulur. Gece yatağa yatan sahibinin boğazına kadar çıkar, kendisini ve sahibini mutlu etmeden uyutmaz, sahibi de buna direnemez, sonra da ayakucuna kıvrılır, orada sabaha kadar uyur. Sahibi onu bu mutluluğu yaşamak için kısırlaştırmıştır belki, o acı da çekmiştir, bedel de ödemiştir ama bunu sahibinin yüzüne asla vurmaz, intikam almaz. Tek intikam zamanı vardır, sahibi uzun süre eve gelmediyse ve günlerce yalnız bıraktıysa, onu sevgisi ile beslemediyse, evde devrilmedik eşya bırakmaz, döndüğünde onu ısırır, çizer ama hepsi geçince, yine ona daha da tutkuyla sokulur ve daha büyük bir aşkla mutlu olur, mutlu eder.

Kinci değildir, günlerin acısını beş-on dakikada çıkarttıktan hemen sonra unutur. Evde keyif içinde bin bir güzel halde salınır, devrilir, müthiş pozlar verir, sahibini çileden çıkartıp aşka getirir, ama yola getirmez..

Yaklaşık dört yaşında olan kedim Şarlo ile yaşadıklarımızdan öğrendiklerimin bir kısmı bunlar, sanırım herkes kendine çeşitli dersler çıkartacaktır. Belki başka tür bir hayvanla yaşama deneyimim olsaydı, bana farklı kavramlarda öğretici doğasını sunacaktı. Ama kedi sanki ilişkiler konusunda sessizce çok şey anlatıyor. Benim bildiğim şu ki ben asla onun sahibi değilim. İlişkimiz bir kontrata bağlı değil, onun için ne yapıyorsam, bu işi seve isteye yaptığım ve onu mutlu görmekten, varlığından dolayı mutlu olduğum içindir.

Acaba diyorum, kendi doğamızı inkâr etmeden, kediler önünde sadece saygıyla eğilerek, duygu dünyalarımızı tekrar gözden geçirmek gerekiyor mu?

Doğaya öykünen ama kadın, ama erkek doğasına da haksızlık etmeden, doğa dengesi gereği birbirini tamamlayan, kendi ile barışık olup, farklılıklarımızı da öylece severek, aşk içinde yaşamak nasıl olur?

İşte o zaman, kavramlar kullanılırken, taşın gediğe oturması gibi, yaşanmışlık ile yerini doldurması daha anlamlı olmaz mı? Kedi-köpek gibi değil, ama onlardan dersler çıkartarak, insan gibi...

 
Toplam blog
: 25
: 1059
Kayıt tarihi
: 16.01.08
 
 

İşletmecilik eğitimi ve sonrasında finans sektöründe bir dönem profesyönel çalışmanın dışında, 19..