- Kategori
- Edebiyat
Aşkın okunmaz kıyıları

Öncelikle kapağında ki fotoğraftı beni çarpan. Hayatın herhangi bir anından yırtılmış küçük bir kesit. Ama öylesine fütursuz, umursamaz ve baştan çıkarıcı ki... İnsanın o an aşık olası geliyor. Bu mümkün mü acaba? İnsan dilediği an aşık olabilme yeteneğine sahip mi?
Doğrusu o ana kadar Roland Barthes okumamıştım. Kitabı eline almak dahi cesaret gerektiriyor. Bütünüyle içinde yaşıyorsun Goethe(Werther)'nin acısını. Belki hiçbir zaman ulaşamayacağı Charlotte, onun hep yanı başında. Ona hiçbir zaman içinden geldiği gibi bakamamıştır. Silüetini çizmekle yetinir ve kendisini onunla avutur. İntihar onun için bir zayıflık değildir. Üzerinde taşıdığı bütün yükü boşaltması başka nasıl mümkün olsun? Romantizmin doruklarında bir hikayedir bu. Werther'in çektiği sancı kitap boyu hükmediyor sana. Ve tabi kitap sonrasında da. Victoria döneminde yaşanan intiharların kaynağı görülür ve yasaklanır kitap.
Barthes Goethe ile yetinmiyor. Aşkın her halini acıtmasıyla, kanatmasıyla, çıldırtmasıyla yaşatıyor okuyucuya.
Aşk dilsizdir Novalis'e göre. Onu yaşatan, var eden şiirdir. Aşığın konuşmadan var olabilmesi bu demektir. İlk görüşte aşk ne demek sanırsınız. Buna inanmayan olabilir. Ancak aşktan bahsederken başka ne düşünebilirsin.
İnsan aşık olduğunun farkına en çok bekletildiği zaman varır. Ne kadar acı gözüksede aşığın makus talihidir bu. Acısını çekmeyen kendisini tanımada oldukça gecikir. Onu kendisine başkası tanıtır. O başkası da kendisinin en büyük düşmanıdır aslında.
Bir dramın içerisinde bulur kendini aşık. Bu dramı yazan da dramda oynayan da kendisi değildir. Bütün gücünü var olabilme savaşında yitirmiştir. Bir otobüs durağında saatlerce sevgiliyi bekleyen de odur, son sürat kaçmakta olan sevgiliye yetişmek için koşturup duran da odur.
Onu hepimiz tanıyoruz. Bizden biri o. Biziz o. Hangimiz değiliz ki? Toplumun kıyılarına sürüklediği sularda yapayalnız yaşayan, paramparça yürekler değil miyiz? PARAMPARÇA!