​ Atatürk "ayyaş"değil de dindar, hatta halife olsaydı, ne olurdu bu memleketin hali? / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Haziran '13

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Atatürk "ayyaş"değil de dindar, hatta halife olsaydı, ne olurdu bu memleketin hali?

Atatürk "ayyaş"değil de dindar, hatta halife olsaydı, ne olurdu bu memleketin hali?
 

Atatürk, işte o zaman gerçekten put olurdu! Adak için yakılan mumların yağı Anıtkabrin merdivenlerinden akardı. Çocuk isteyen, saçı dökülen, eş, iş, araba isteyenlerin, mum, çaput, tel, şeker, tarak adaklarıyla kaplanmış olurdu kolonların yüzeyi. Önünde de kesilen adaklar için sunaklar olurdu elbette.

Atatürk için kerametler uydurulur, o Ankara’dayken, Kâbe civarında namaz kılarken görüldüğü, aynı anda beş cephede birden savaştığı, okuyup üfleyerek yaralıları iyileştirdiği, üç tayın ekmekle bin askeri doyurduğu, onun için kendi ordusundan kalabalık orduları yenebildiği anlatılırdı örneğin.

Bir sürü ne olduğu bilinmeyen mezarlar yatır, türbe olduğuna göre, anlı şanlı, olmazı başarmış kumandan, bir de dindar, ya da  halife olunca Anıtkabir artık ikinci bir Kâbe’ye bile dönebilirdi bizim için.

Çevresini iki kez tavaf edince böbrek taşlarını düşürdüğü, dört kez dönünce romatizmaya iyi geldiğine de inanılabilirdi. Gülmeyin, ülkemizde belli konularda uzmanlaşmış (!) türbeler de var. [*]

Atatürk o zaman, Elmalılı Hamdi Yazır’a ilk Türkçe Kur’an tercümesini de yaptırmaz ve okumazdı. Kulaktan duyduklarıyla işi götürürdü.

Şu söylediklerini de söylemezdi elbette:

“Milletimiz daha da dindar olmalıdır diyorum. Ama bütün sadelik ve güzelliği ile. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Akla aykırı,  ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.  Şu anda batıl itikatlardan oluşan ikinci bir din mevcuttur. Fakat bu cahiller sırası gelince aydınlatılacaktır." veya

“Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.”

"Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz" da demezdi.

Allah’ın Peygamberine bile,

“Ben size zarar verme gücüne de ışık ve aydınlık verme gücüne de sahip değilim!’(...) ‘ Ancak Allah’tan bir tebliğ ve O’nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim” (Cin, 18, 20-23) dedirttiği bir dinin mensupları olarak biz,  sadece bir kısmımız değil,  tamamına yakınımız şirkten değil, şeyhten, derin hocalardan korkuyor olurduk!

Allah bize yetmez Allah ile birlikte ilahlaştırılmış insanlara da kulluk edelim isterdik.[†]

Öyle sadece Atatürk de demezdik, diyemezdik.

Tumturaklı bir ismi de olurdu. Örnek,  İsmailağa Cemaati başkanı Mahmut Ustaosmanoğlu’nun,” Hazret-ü Mevlana eş-şeyh Mahmud en-Nakşibendi el Müceddidi el-Halidi  el-Ufi” si gibi bir şey.  

Atatürk o zaman, “Yurtta barış, dünyada barış” da demezdi elbette. “Yurdumuz da bizim, dünya da bizim” hedefimiz olurdu.

Büyük oynardık.

Eski Osmanlı sınırlarıyla yetinmezdik. (Şimdi global firmalar aynı hedefle bizden rol çalmış durumdalar. Tüm dünyayı onlar yönetmek istiyorlar. Hep saltanatın ve hilafetin yokluğu yüzünden oluyor bunlar. )

Atatürk, Çanakkale Savaşında İngiliz çıkarları için canından olan Avustralyalı Anzaklar için söylediği:

“Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. (…)onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.” gibi şeyler söylemezdi.

Onun yerine, kâfir İngilizlerin işbirlikçisi Avustralyalılara da savaş açıp, sınırlarımızı oraya kadar genişletmek hedefi bizi için gayet makul olabilirdi.  Sonuçta, Orta Asya’dan atla, okla gelip İstanbul’u almışsak, Avustralyalılar bile bizim ülkemize gelebilmişse biz de pekâlâ oraya gidip, ülkelerini fethedebilirdik. Atatürk, “Ordular, ilk hedefiniz Hint Okyanusudur, ileri!” derdi.

Ordumuz da, değil deniz aşırı fetih seferine gitmek, sınır komşumuza açılan petrolü talan savaşına bile katılmak istemeyen, Genelkurmay Başkanı, bir koyup üç almak isteyen çok dindar Cumhurbaşkanına karşı çıkarak, “gitmem” diyerek istifa eden, savunma ordusu TSK gibi olmazdı zaten.

Irak, Suriye, Avustralya, …neresi dersen fetih için oradan oraya koşan, yangına körükle giden ateş gibi bir cihat ordusu olurdu!

Cihat Müslüman bir ülkeye yapılıyor olursa da bir bahane bulunurdu elbette: Ya, mezhebi farklı olurdu, ya yöneticisi zalim olurdu biz de halkını kurtarmaya giderdik, ya laik Müslüman olurdu biz de onları hizaya getirmeye çalışırdık vs.

İnönü de Atatürk’ün izinden giderdi.

Bir yolunu bulur, savaştan yeni çıkmış olsak da, bizi 2.Dünya Savaşına sokardı. Gerçi o savaşta 70 milyon ölmüş, bunların 20 milyonu açlıktan hayatını kaybetmiştir.

Ama savaşa girseydik, en azından İnönü dindarların gözünde değer kazanmış, aklanmış olurdu!

Çünkü o savaş ve kıtlık yıllarında herkes ekmek yiyebilsin diye karneyle ekmek dağıtmıştı.

Savaşa girseydi, kendisi halife olarak sefa sürer, savaşta ölen ölür, besleyecek insan sayısı azalır, savaşan ülkede insanların açlıktan ölmesi de normal kabul edilirdi!

Sonrasındaki on yılda, savaşta kaybedilen gençlerimizin bakiyesi ve onların çocuklarıyla, belki tekrar on beş milyona ulaşabilirdik yine. Ancak, öyle demir ağlar, alt yapı yapmak bir yana, olan da tümden yok olurdu.

Ama zaten halifemiz, şeyhimiz başımızda olduktan sonra alt yapı, okul, hastane yokmuş ne gam! Örneğin, Taliban,  dert ediyor mu alt yapıyı, sanayiyi, eğitimi, sağlığı? Kadınlar açık mı değil mi, okula gidiyor ahlakları bozuluyor mu, bozulmuyor mu? adamlar önemli kısımla ilgileniyorlar. Gerisi teferruat...

O düzende yetişseydik biz de şimdiki gibi olmazdık ki zaten.

İçimizdeki tek tük münafıkları İran’da, Suudi Arabistan’daki gibi zorla da olsa yola getirirdik.

Kadınlarımız kara çarşafla güneşlenirken, dini bütün erkeklerimiz jet skinin keyfini yaşar, eşleri dışında da, cennete ön hazırlık olmak üzere, dünyadaki hurilerle antreman yaparlardı.

İçen de, kaçan da “Allah’ın görmediği yerlerde”, yurt dışında gizli içer, istediğini yapar, kumarını oynardı.

Ama dindar imajımız, örtü, alkol, ibadet klişemiz tam olurdu. Aklımızdan geçenleri okuyan mı var?  En azından hala, ah padişahım, vah halifem, şeyhim diye özlem yaşamazdı! [‡]

Türkiye de  bir şeriat ülkesi olsaydı, Müslüman dünyası nasıl olurdu?

Ben bu satırları yazamazdım elbette!  Bir başka Müslüman ülkede bu mümkün mü? Çoktaan “en az üç çocuk” doğurmuş, kocasının emirlerine sorgusuz itaat eden, kumalarıyla didişen, okumak-yazmak yerine kimin ne yaptığıyla, ne giydiğiyle, dedikoduyla vakit geçiren, sımsıkı örtülü,  sorgulamayan, kendi aklını ve özgür iradesini kullanmayan,  erdemli dindar  kadınlardan biri olurdum!

[*] Bu konuda,  Alizarin tarafından yazılmış, blog.milliyet.com.tr/hangi-turbeden-ne-istenir-/Blog/?BlogNo=85543? yazısını okuyabilirsiniz.

[†] Zümer,36, 45

[‡] Burada bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Kur’an yöneticinin seçilmesini öngörür. İyi-kötü, akıllı-aptal olsa da babadan oğula geçen saltanatı değil (Nisa, 58-59). Kur’an , yanılmaz, kutsal insan kabul etmez. Seçilmiş Peygamberin bile yanlışları vardır, vahiyle düzeltilir (Abese,1-10; Tahrim,1; Tevbe, 43; Nasr, 1-3). Sonuçta yanlışı vahiyle düzeltilmiyorsa, yani peygamber değilse hiç kimse Allah’ın yeryüzündeki vekili, halifesi olamaz. İnsan insanın, önceki yöneticinin halifesi olabilir. Sürüleşmek, davar gibi güdülmek, aklını kullanmamak İslam’a aykırıdır (Bakara,104; Yunus,100). Her kişi kendi yaptığından, inancından sorumludur. Kimse kimseyi yanında cennete götüremez veya cehenneme gönderemez (Yunus,108).

 
Toplam blog
: 174
: 4451
Kayıt tarihi
: 19.06.09
 
 

1958  doğumluyum. Arkeologum. Evliyim. Çocuğum yok. Çalışmıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra, zam..