Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mayıs '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Avrupa’ da Türk olmak

Avrupa’da Türk Olmak Ya da Martılar Üşüşmeden... Biliyor musunuz Avrupa’da Türk olmak ne kadar zor... Tahminle filan olmaz. Ancak görmekle ve yaşamakla olur. Anlatmakla da tam olarak anlaşılamaz. İlle de yaşamak gerek. Bu ortamda uzun süre bulunmak gerek. Bakınız ben yine de olaylar aktararak bu “zor” luğu anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle şunu belirlemiş olalım. Bütün insanların düştüğü “genelleme” yanlışına Avrupa insanı da düşüyor. Hele orta sınıftan ise, hele de öğrenimi kıt ise.. bir de kendi ülkesinden olmayan insanlarla yüz yüze pek sık geliyorsa.. O Avrupalının kafasının içinde yanlış “norm” lar oluşuyor. İşte bunları yıkmak zaman alır. Hatta bunları yıkmak zordur.

Benim kızım Beyhan anlattı. Onun görünüşünden Türk olduğu belli olmuyor. Supermarket’in girişinde koca kasalar içinde ucuzluğa düşmüş satılık eşya görmüş. Şöyle bir bakmak üzere yaklaştığında Danimarkalı bir bayan bir şeyler söylemiş.

“Ne dediğini ilkin yakalayamadım, ” diyor. Sonra da bunların dilinde “Martı” sözcüğü ile “Anne” sözcüğü birbirine çok yakın söylendiği için kadının sözlerine anlam verememiş. O zamana kadar da Danimarkalı kadın Beyhan’ın Danimarkalı olmadığını anlamış.

“En iyisi benim ne dediğimi sen öğrenme daha iyi, ” demiş.

Beyhan ısrar edince ve hele de onun Türk olduğunu öğrenince “Nasıl olur, bu söz Türkler hakkında..” demiş, her neyse sonra aralarında doğan yakınlığa sığınarak kadın sözlerine açıklık getirmiş. Beyhan’a “İşine yarar bir şey varsa bak, martılar üşüşmeden, ” diyormuş. Martılar da Türk kadınlar oluyormuş. Bunu işittiğimde üzülmedim, üzülemedim.

Neden mi? Çünkü ne yazık ki, biz bu söylemi hak ediyoruz. Tepeden tırnağa kara giysileri içinde bizim kadınlarımız böyle ucuz buldukları eşyanın başına üşüşüveriyorlar. Çevrelerini gördükleri yok.. Otuz çift çocuk ayakkabısı... Ya da yirmi adet gömlek..

Danimarkalıları bırakın, biz şaşırıp kalıyoruz. Bırakınız ayakkabıyı, gömleği... süt yirmi beş kuruş ucuzlatılmış oluyor. Altmış litre süt alanı görüyorum. Üç gün sonra “Bunlar bozuldu, ” diye geri vermeye çalışıyor.

Yanlamasına uzunca bir binanın dördüncü katında oturuyoruz. Önümüz açık ve yeşillik. Öyle ki, iki futbol alanı genişliğinde yeşillik ve insanlar otursun diye banklar konulmuş. Yine bizim kadınlarımız havayı biraz güneşli gördüler mi, bu banklara konuyorlar.

Ve birkaç saat sonra kalkıp evlerine gittikerinde arkalarında savaştan arta kalmış bir alan bırakıyorlar. Oysa ertesi gün aynı yere yeniden gelecekler. Şişeler, naylon torbalar, kutular, kâğıtlar.. Ve yeri olduğu gibi kaplayacak çoklukta çekirdek kabukları...

Eşim kaç kez uyardı “He hü” diyor ve dinlemiyorlar. Bu halleri çevreden izleyen Danimarkalı aile sayısı üç yüzden eksik değil. Yani aşağı yukarı beş yüz kişi. Orta yerdeki yeşilliği çepe çevre saran evlerde oturanların pencereleri, balkonları önünde olup bitiyor bütün bunlar.

Bir de her gün akşamlara kadar sekiz yaşında, on sekiz yaşında çocukların ağızlarını havaya dikerek aşağılardan kendi dillerinde “Anneeeee!” diye seslenmeleri yok mu, çatlayacak gibi oluyorsunuz, patlayacak gibi oluyorsunuz. Ve bu hal bir günlük olay değil.

Hani Türkiye’de büyük kentlerde mahalle arasında Pazar kurulur, ona katlanırsınız. “Bu Pazar yarın yok, ” diye teselli bulursunuz. Burada o şansınız yok. Hava da özellikle yaz günlerinde gece saat 23 e kadar kararmadığı için, çoğu yerleşim birimlerinde bu sıkıntıya geç saatlere kadar yıllarca katlanırsınız. O saatte uyuyabilen Danimarkalılar uykularının yarısında olurlar.

Ve dillerinden düşürmedikleri bir söz:

“Gardaşım, bu Gâvurlar bizden heç hazzetmeeyor, yavuuu.”

Şimdilerde Danimarka kamuoyu neyle uğaşıyor biliyor musunuz? Bizim Merve Kavakçı gibi bir kız çıktı. Tutturdu “Ben baş örtümle Milletvekili seçilip Meclise girip oturacağım, ” diye. Millet Meclisi, televizyonlar, gazeteler.. akşam sabah bunu tartışıyorlar.

Olayın Merve’den farkı şu: Bu kız ortada henüz seçim filan yokken bu tartışmayı başlattı. Merve seçildikten sonra Meclise girmeye kalkışmıştı. Danimarka’da bu tartışmayı başlatan kız Türk değil ama, adıyla filan bize yabancı değil. Adı Asmaa... Biz ona Esme diyelim. Babasının adı da Abdülhamit.

Ve seçimlerde bir parti onun listede ikinci olarak aday göstermeyi kabul etti.

Sözü şöyle bağlayacağım... Bizim bin bir sorunumuz da olsa, parklarda bahçelerde nasıl oturulacağını da bilmiyor olsak, bunlar önemli değil. Biz madem ki müslümanız, öncelikli amacımız başörtümüzle en girilmeyecek yerlere girme savaşı başlatmaktır.

Başörtümüzü bir yerlere sokalım da, tek biz insan yerine konulmayalım, fark etmez.

Tanrım, başımız için bu örtüyü yaratırken başımızın içine de biraz akıl koymayı bize niye çok gördün, tanrım?

Not: Bu arada izin verirlerse birazcık kendi reklamımı yapayım: Avrupa’da Türk olmak adıyla yayınladığım bir kitabım var, bunu biliyor musunuz?

 
Toplam blog
: 49
: 774
Kayıt tarihi
: 19.11.06
 
 

Ben uzun zamandır yazıyorum. Türkiye'den epey uzakta oturuyorum. Üç çocuğun babası ve pek çok çocuğu..