- Kategori
- Sosyoloji
Aydınlar ve Halksız Demokrasi

Aydınlardan beklenen
Durum ve şartlara bakmaksızın; ihlal eden kim olursa olsun, demokrasinin prensiplerini sonuna kadar savunmak ve halkın iradesine saygı duyup ona sahip çıkmaktır. Ülkemiz aydınının bu iki temel konudaki yaklaşımlarını irdeleyerek, halksız demokrasiye yaptıkları katkıyı tartışabiliriz diye düşünüyorum.
Saygı duyulmayan halk iradesi.
Cumhuriyet aydını halk iradesine saygı duymamayı gelenek haline getirmiştir. Halktan her zaman kendi (aydının) düşüncesi paralelinde bir irade ortaya koymasını beklemiş, bu gerçekleşmediğinde halkı küçümsemiş," halka rağmen, halk için " yaklaşımıyla, halkın iradesi hilafına yapılan düzenlemeleri destekleyerek sadece demokrasinin değil, aydın faziletinin özünü de zedelemiştir.
Cumhuriyet aydını toplumu eğitme, yol gösterme görevine hiç soyunmamış, böyle bir görevi olduğunu algılamamıştır. Halkı ne kadar küçümserse o kadar aydın görüneceğini düşünerek aydın olmamanın en çarpıcı örneklerini vermiştir.
İlk örnekler.
Bu davranışın ilk belirtilerini TBMM'nin açılışından önce görmek mümkündür. Yunus Nadi'nin anılarına göre, ATATÜRK Ankara'da devlet kurma çalışmaları yaparken bir gün Yunus Nadi kendisine;
_ " Paşam Demirci Efe bile çete teşkil etti, Yunanlılarla Menderes'te harp ediyor. Siz aylardır burada oturuyorsunuz " der.
ATATÜRK:
_ " Gayet tabii oturacağız. Mehmet Efe çete teşkil etti. Biz devlet kuracağız." cevabını verir.
Yunus Nadi devamla:
_ " Canım paşam, şu sizin çağırdığınız mebus namzetleri, affedersiniz ama, şu Hergele Meydanı'ndaki hanlarda oturanlar mı?" der.
ATATÜRK de buna karşılık, gayet kesin ve üzerine basarak;
_ " Elbette onlar. Ulus onları göndermiş mi, göndermiş. Bölgesi göndermiş. Bir araya gelecekler. Meclis açılacak. Başkan seçecekler. Beni ya seçerler ya seçmezler." demiştir.
Halkın iradesine saygı duymamak ve halktan başka bir irade ortaya koymasını beklemek aydın olmanın özüne aykırıdır. Halk iradesi yorumlanamaz, değerlendirilemez, küçümsenemez. Halk iradesine kayıtsız şartsız saygı duymak demokrasinin birinci şartıdır.
Her millet ancak özünde mevcut olan kendi iradesini ortaya koyabilir. Başkalarının beğeneceği bir iradeyi ortaya koyması başka bir milletten hiç istenmiş midir, bilmiyorum. Bu beklenti demokratik değildir ve millete saygısızlıktır.
" Özgür bir toplumda lider (aydınlar lider olarak kabul edildiğinde aydınlar) halkı aşağı görmeye başlarlarsa, halkın aptal olduğu inancına kapılır ve halk iradesinin önemini kabul etmez olurlar." (1)
Bu, halka güvensizlik demektir. Bu durumda aydınlar artık o halkın aydınları değildir ve halka faydaları olmaz. Halka önderlik edemezler. Ömürlerini halkı küçümseyerek ve eleştirerek geçirirler.
Halk iradesi neden çok önemlidir?
Arkasında halk iradesi olan ülke yönetimleri demokratiktir. Demokratik yönetimler güçlüdür. Karşılaştıkları güçlükleri, engelleri aşmak için halklarından güç alırlar. Buna yönetimdeki liderin politik gücü denir. Liderin bu gücü kullanarak toplumu daha ileriye götürmek için takip ettiği genel hareket tarzlarına " politika " denir.
Politika, seçilmiş kişinin seçenlerin kendisine verdiği yetkiye dayanarak milli hedefleri (emniyet ve refah) gerçekleştirmek için geliştirdiği ve uyguladığı hareket tarzıdır.
Ülkemizde "politika" ve "politikacı" ve kavramları saygı duyulmayan, neredeyse nefret edilen kavramlar haline getirilmiştir. Halkın yönetime verdiği yetki ve gücün kullanılma şekli anlamındaki politika, demokrasinin temel kavramıdır.
Politika ve politikacı kavramlarının küçük düşürülmesinin amacı liderin arkasındaki halk iradesinin yok edilmesidir. Arkasında halk gücü olmayan lider zayıf düşer. Uluslararası ilişkilerin yürütüldüğü kurtlar sofrasında her lider diğer ülke liderinin zayıf olmasını ister.
Arkasında halk gücü olan demokratik lider güçlüdür ve ülkesinin milli menfaatlerini koruyabilir.
Politikacıyı aşağılamak.
Politika ve politikacıyı aşağılamak bilinçli bir planın uygulamasıdır. Yönetenlerle halkın zaten zayıf olan bağlarını tamamen kopararak demokrasiyi daha da zayıflatmaya yöneliktir. Halksız demokrasi isteyenlerin Türkiye'de başarıyla uyguladıkları bir stratejidir. Onlar demokrasinin öylesine halksız olmasını isterler ki; mevcut durumdaki sınırlı halk katılımının bile ortadan kalkmasını, ülkenin halkın seçtiği kişilerce değil; bürokratlar, teknokratlar vb. kişilerce yönetilmesini isterler.
Amaç halkı tamamen oyunun dışında bırakarak meydanı kendileri için boşaltmaktır. Halkın yönlendirmediği ve denetlemediği bir sistemin halka değil, kendilerine hizmet edeceğini bilirler.
Bu ve benzer düşünceleri savunanlar aydın değildirler.
Aydınların demokrasiyi koruma görevi.
Her durum ve şartta demokrasiyi korumak için çaba göstermek aydın olmanın birinci şartıdır. Yönetimlerin demokrasiden uzaklaşma eğilimine girdiği dönemlerde, demokratik yöntemler içinde kalarak, aydınların bu tür sapmalara karşı çıkması dünya demokrasi tarihinin kökleşmiş geleneğidir. Aydınlar, tarih boyunca demokrasinin yaşaması için, zorluklara göğüs gererek, acılara katlanarak, demokrasinin kökleşmesini sağlamışlardır.
Türk aydını bu konuda eleştiri altındadır. Yaygın görüş; aydınımızın demokrasinin yerleşmesi ve korunması için ön ayak olma işlevini yerine getirmediği yolundadır. Bu davranış şeklini kültürümüzle açıklayan görüşler vardır.
" Aydınlarımızın politikadaki davranışlarını anlayabilmenin en kolay yolu en eski zamanlardan beri Avrupa'da Tiran hakkında yazılanları İslâm-Osmanlı medeniyetinde aynı mevzuda yazılanlarla mukayese etmektir. Bu mukayese neticesinde Batı yazarlarıyla İslâmî yazarların Tiranı takbih etmekte birleştiklerini görüyoruz. Hiç şüphe yok ki İslâm'da ve ona dayanan Osmanlı medeniyetinde Tiran " kötü" bir insan tipi telakki edilmiştir." (2)
" Maverdî'den Şeyhülislam Arif Hikmet Bey'e kadar siyaset mevzuunda fikir serdeden İslâm uleması hükümdarın adalet ve fazilet kıstaslarına riayet etmesi lazım geldiğini daima tekrar etmişlerdir. Bu noktada İslâm ulemasıyla Avrupa siyasi nazariyecileri arasında bir fark mevcut değildir. Ancak Avrupa siyasi yazarları, en eski devirlerden beri, İslâm Ulemasının hiç de dokunmadıkları bir mevzuu ele alıp açıklamışlardır. O da, hükümdarın ahlaki kıstaslara uymadığı takdirde tebaanın bir meşru mukavemet hakkına sahip olduğu fikridir. İslâm Ulemasının siyasi teorisinde böyle bir unsur bulunamadığı gibi, bulunmasına imkan da yoktur, zira hükümdar iktidarını Allah'tan almıştır. Aksine Avrupa'da Orta Zamanların başındaki siyasi teori bile, tebaaya bir meşru mukavemet hakkı tanımaktadır." (2)
"İslâm Ulemasının mukavemet mevzuunda takındıkları tavrı aşağıdaki öğütten anlamak mümkündür:
" Allah'ın huzuruna çıktığın zaman de ki:
_ Ya rabbim, bize peygamber gönderdin ve senin izninle onlara itaat ettik ve başımıza halifeler koydun ve izninle onlara itaat ettik ve hükümdarlarımız emir verdiler ve senin uğrunda onlara itaat ettik... ve Allah size şu cevabı verecektir: Hakikati söylüyorsunuz, mesuliyet onlara aittir ve size terettüp etmez."
" İşte bu İslâm-Osmanlı ananesinden dolayıdır ki bizde eskiden beri devleti tenkid etmek ihanet sayılmıştır." (2)
Bugüne yansıyanlar.
Yukarıda açıklanan kültürümüzün bugüne kaçınılmaz yansımaları olmuştur.
Ülkemizde devleti eleştirmek hala cesaret işidir. Devletin yanlış yapmayacağı, yapsa da bunun bir nedeni olduğu ve karşı çıkılmaması gerektiği düşünülür.
Devlet, toplumsal ortak yaşam alanındaki faaliyetleri, üzerinde hep beraber mutabık kaldığımız esaslara göre yürütmesi için bizim kurduğumuz teşkilatın adıdır. Soyut değil, somuttur. Eleştirilemez değildir.
Yönetenler kendilerini devletle özdeşleştirmektedirler. Yönetenleri eleştirmek devleti eleştirmek olarak algılanmaktadır. Yönetenler halk tarafından yetki verilmiş görevlilerdir. Devleti düzgün işletmekten sorumludurlar. Kalıcı değil, geçicidirler. Yeniden görevlendirilmeleri halkın takdirine bağlıdır. Kendi yanlışlarını devletin arkasına saklanarak örtmeye hakları yoktur.
Demokrasilerde yönetenlerin yanlışlarından onları seçenler sorumludur. Demokrasi seçilenlerin başarısını da, başarısızlığını da seçenlerin omuzuna yükler. Seçtiklerimizi değerlendirmek, eleştirmek, yeniden seçmek veya seçmemek bizim görevimizdir. Görevimizi iyi yaparsak iyi yönetiliriz.
Günümüzde artık tabii ki kimsenin Allah'tan aldığı bir iktidar gücü söz konusu değildir. Yetkinin kaynağı halktır.
Kültürel değişimler yavaş olur ve zaman alır. Geçmişteki anlayışları irdelememizin nedeni onları eleştirmek değil, toplumsal anlayışımızın ne yönde ve ne kadar değiştiğini anlamaya çalışmaktır. Geçmiş, geçmişte kalmıştır ancak, toplumun geçmişiyle bağlarını tamamen koparması ne mümkün ne de gereklidir. Demokrasiye doğru değişim ise kaçınılmazdır.
Aydınlar bu değişimin itici gücü olmalıydılar. Olmadılar.
Aydınlardan beklenen demokrasinin prensiplerini her durum ve şartta korkmadan savunmak, herkese benimseterek yerleştirmeye çalışmaktır.
(1) Eric hoffer Kesin İnançlılar
(2) Şerif Mardin Türkiye'de Din ve Siyaset