- Kategori
- Edebiyat
Ayna

Kırılıyor camları pencerelerin bir bir, havasız kalmış içerisi; çok fena… Aynaya bakıyor, dayanamıyor, çatlıyor ayna; bunalmış o da maskelerin yalancı renklerinden, adeta isyan ediyor: ayrılıyor moleküllerine… Sırasını beklemiyor artık hiçbir şey, hiçbir şey kendi rengini yansıtmıyor; çünkü artık Güneş de göndermiyor umutlarını; gece artık siluetleri bile yutuyor. Herkesin bir bahanesi var, her bahanenin bir sahibi var; her bahanede bir savaş… Her savaşa en az birkaç bahane düşüyor. Ayna dayanamıyor…
Oysa o kadar da kötü değildir savaşmak, kendini karşındakini sömürmek amacı içinde bulmadığın zaman. Savaşmak belki de güzeldir, çok güzel, sonunda Güneş mutlarını göndermekten vazgeçmeyecekse… Gece, aydınlık yüzünü gösterecekse eğer sonunda savaşmak kötü olabilir mi? Cehaletle savaşırken, inandıklarını yürekten savunurken savaşmak ayıp olur mu?
Dumanlar yükselince bir yerden hayra mı yormalı yoksa… Uzaklık etkiler mi yorumları ya da hiç mi etkilemez insanı aradaki mesafe fazla olunca? Yıldızlar uzak görünüyor diye insan kafasını kaldırma gereği bile duymamalı mı? Sonuçlar hep elle tutulur mu olmalı, yüreği dolduranlar hiç somutluk değeri kazanamaz mı? Savaşmak illa yenilen ve yenen ile mi sonuçlanır; kim kaybeder, daha az kazanan mı? Az kazanmak sonuçta hep kaybetmek midir, kaybedenin kazandıkları da mı kayıplar arasında yoksa?
Ne zaman anlaşılır bir şeyin öz değeri? Öz değer anlaşılır mı, ölçülür mü öz kütle, öz ısı, öz ağırlık… gibi? Yok mudur acaba formülü “öz değer = yıllar x savaş” gibi? Kimse anlamaz belki sizi, sizin savaşınızı, nedeninizi yıllar geçse de… Belki yıllar sonra, sizden sonra anlam kazanır savaşınız değişen anlamlar içinde. Siz özne olmaktan vazgeçince, öteki olmaktan; ötekiler de vazgeçer, belki de alkışlarlar bile sizi, savaşınızı… Olmayan özneleri alkışlamanın popüler olduğu günümüzde… Yıllar ne katar değer katar savaşınıza, neler alır götürür sizden? Sonuçta kaybedilen kazanılandan çoksa bırakmalı mı savaşı insan? Yoksa ne kazanırsa kâr mı? Yoksa kar mı?
Çatladı ayna… Savaş yoktu artık, bahaneler vardı… İnançlar yitikti, ne için savaşır insan? Bahaneler sürüldü öne, sürülenlerin savaştan yoktu haberi… Savaşın başladığını bilemeden- çünkü kimse onlara haber verme gereği duymadı-, daha bahanelerin geçersizliğini bile düşünemeden sürüldüler. Soğuktu savaş, öylesi hep soğuktu… Sonunda saklayacaksa Güneş ışığını ve gece siluetleri bile yutacaksa hatta, nasıl ısıtılırdı bir savaş? Sıcaklığı ölçen hangi alet savaşın sıcak ya da soğuk olduğuna karar verir? Kim karar verir buna? Hangi sıcaklıktan sonra soğuk savaş olur ve hangi birim kullanılır ölçerken? Bulunulan enlem, boylam, zaman… etkiler mi savaşın sıcaklığını? Sıcaklık neyle doğru orantılı?
Hep geceden sonra mı doğar Güneş? Ya da her gündüzün sonu gece mi olmalı? Enleme göre, mevsime göre değişirken gece-gündüz süresi, savaş neden hep uzun sürer ve neden hep ürkütür insanı? Yollar mı daha uzundur yıllar mı? Yollar kısalınca savaş da kısalır mı; yoksa ters orantılı mıydı? Ne olur acaba orantı yanlış kurulsa, artar mı azalır mı yaralı sayısı?
Ayna çatladı… Renkler karıştı birbirine, maskelerden de seçiliyor artık yüzler; göz aşinalığı… Yüreğinde hissetmiyorsa eğer insan inancı, aynaya hiç bakmamalı. Yollar tozlu da olsa, düşse de insan o yolda, kırışsa da yüzü zamana boyun eğerek ve titrese bile elleri yara bere içinde; yüreğini koruyabildiği müddetçe aynayı taşmalı insan her daim küçük yan cebinde…