Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

29 Aralık '15

 
Kategori
Sosyoloji
 

Azınlığı, çoğunluğun insafına bırakmak...

Azınlığı, çoğunluğun insafına bırakmak...
 

Demokrasi arayışı insanlık tarihinin en uzun soluklu arayışlarından biridir. Kendini bildi bileli yönetme aygıtı oluşturan insan, çoklukla insanlığın genelinin onurunu koruyan bir yönetim aygıtı oluşturmak yerine, kendisini oluşturan bir sınıf, inanç grubu ya da ırksal kökeni yücelterek, insanın geriye kalanını bunların hizmetine veren sistemler oluşturdu. İşin ilginci insanın geneline kapısını açma iddiasında olan evrensel dinler de kendisini bundan uzak tutamadı. Kendi içinde ruhban sınıfları, din bilginleri, tarikat liderleri üreterek kendisine inanan ve inanmayan insanları bunların hizmetine ve insafına mahkûm kıldı.

İnsanlık tarihinin bilinen süreci, bir şekilde egemenlik kuvvetini ele geçirip insana zulüm eden bu egemen topluluklarla, bunlara karşı hak arayışı içinde olan toplulukların çatışmalarıyla doludur. Bu çatışmalar çoklukla da oldukça acımasız, kanlı ve öldürücü bir nitelik taşır. Günümüzde de dünyanın pek çok bölgesinde hak talebi içinde olanlarla bir şekilde bu hak taleplerinin önüne duvar çekmeye çalışanlar arasında her zamankinden çok daha kanlı çatışmalar sürüp gitmekte. Ayrılıkçı eğilimler de dahil olmak üzere; hak talebi veya ayrı bir siyasal yapı altında yaşamını sürdürme iradesi, dünyanın en gelişmiş demokrasilerine ev sahipliği yapan Avrupa’da bile sıkıntılı bir durum oluşturmaktadır… Örneğin, Çek ve Slovaklar oldukça barışçıl bir biçimde yollarını ayırmayı başarırken, İspanya sıkıntılı bir süreci yaşamaya devam etmektedir.

Komşumuz Suriye’nin hem etnik hem de din ve mezhep aykırılıkları nedeniyle farklı siyasal yapı talepleri karşısında nasıl tavır takındığıyla ilgili pratik yaklaşımları uzun zamandır izliyoruz. Bugün vardığı durum da ortada… Bu ve benzeri koşulların değişmesiyle ilgili taleplerin doğurduğu sonuçlar, doğal olarak bölge dışı güçlerin olaya etki güçleri ile de ilişkilidir. Dolayısıyla ulaşılan sonuç, çok doğal olarak mevcut durumu savunan ya da buna karşı çıkan güçlerin ne haklılığını ne de halkın bu çatışmayı başlatıp sürdüren taraflara verdiği desteği açıklamaz. Özetle iktidarı ele geçirmeniz veya sahip olduğunuz iktidarı korumayı başarabilmeniz sizin tezlerinizin haklılığını göstermez. Halkın sizin yanınızda yer aldığını da…

Tamam da farklı kesimlerde yer alan toplulukların gerçek anlamda sahip olmaları gereken hakları belirleyen ilkelerin belirlenmesi hangi değerlere dayanılarak belirlenecektir? İşte can alıcı; bizi, olmadı baştan, dedirten noktaya sürükleyen asıl soru budur. Dünyanın çok büyük bir kesiminde birey ve toplukların birlikte ve ayrı ayrı olmak şartıyla hak ve görevlerinin belirlenmesinde referans olarak belirlenecek düşünce kaynağının ne olması gerektiğiyle ilgili bir uzlaşı yoktur. Batı dünyası, evrensel insan hakları üzerinden bir çıkış yolu yakalamış görünüyor. Yalnız bu değerlerin dünyanın geri kalanına yaygınlaşmasının uzunca bir zamana ihtiyaç duyduğunu söylemek mümkün. Doğal olarak kendi içinde geliştirdiği evrensel insan hakları, eşitlik ve özgürlük değerleri, Batılı kapitalist ülkelerin dünyanın geri kalan ülkelerinde çıkarları gereği yaptıkları operasyonlar ve sömürü faaliyetleri nedeniyle çok da olumlu ve etkili  sonuçlara neden olmuyor.

Ortadoğu ekseninde ve Orta Asya bozkırlarında ise İslam kökenli güçlü arayışlar var. Kendilerince Batı kültürünün ürettiği sosyolojik ve siyasal sistemlerin ötesinde yeni(!) yapılanmaların olabileceği iddiasındalar. 19. yy ardından başlayan teorik arayışlar Pakistan deneyimiyle sıradanlaşmış, kanıksanmış bir Ortadoğu cumhuriyeti modeli ortaya çıkmıştı. Cemalettin Afgani gibi Sünni İslami aydınlarla başlayan süreç, Pakistan’da Mevdudi gibi bilginlerle güçlenirken, bugünkü Taliban ve El Kaide’nin temellerini oluşturdu. Muhammed Hamidullah, kölelik ve kadına dönük teorik İslam kurallarını yumuşatmanın yollarını ararken, bunun batı kültürü karşısında oluşan aşağılık duygusundan kaynaklandığı düşüncesinden hareket eden Müslüman Kardeşler teorisyenleri Seyyid ile Muhammed Kutub kardeşler ve izleyenleri günümüz Suriye’si ve Ortadoğu Sünni İslam hareketinin alt yapısını oluşturdular…

Bu arada 1979 yılında kurulup Saddam’ın saldırılarıyla terbiye edilerek, hizaya getirilmeye çalışılan İran İslam Cumhuriyeti Şia cephesinde önemli bir hareketlilik başlatacaktı. 2010’lu yıllara kadar genel İslami kavramlarla anılan İran yönetimi, Sünni İslam’la çatışmaya başlayacak ve artık başına Şia-Şii sözcüğü getirilerek anılacaktı. İran bu yıllardan itibaren artık Şiiliğin kalesi olacak, oluşturduğu açık-gizli örgütler ve kendi sınırları dışındaki hareketlere sunduğu maddi ve manevi desteklerle Ortadoğu’nun kaderi üzerinde söz sahibi olmayı başaracaktı. Öte yandan İran'ın kendi içindeki Fars(Pers) kökenli olmayan Kürt ve Azeri toplumlarına dönük bireysel ve toplumsal eşitlik ilkesinin çok uzağında bir devlet yapılanmasına sahip olduğu ortadadır. Üstelik bir zamanlar büyük şeytan diye tanımladığı ABD ile Suriye’de  dayanışma pozları vermekten de uzak durmamaktadır.

Bu gelişmeler ve İslam teoriği ile alakası olmayan pek çok Ortadoğu ülkesinin yeraltı zenginliklerinden pay alma kaygısı sonucu oluşan, bölgenin yeniden haritalandırılması çatışmalarında yer alışları akıl sahiplerince ibretle izlenmektediir. Bu ülkelerin İslam’ı kendi anlayışları veya çıkarları doğrultusunda tanımlamaları gösteriyor ki bölgesel veya evrensel anlamda birey ve toplum haklarının belirlenip daha insani bir düzen oluşturmanın İslam kaynaklı olması hiç de kolay değildir. Farklı İslam algıları biir diğerini küfürle suçlaması olağan duruma gelmiştir. Hele dinin kendinden olmayanı birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmesinin mümkün görünmeyişi (İlk fırsatta kendilerinden olmayanı köleleştirip, pazarlarda para karşılı sattıkları, her türlü mal ve zenginliklerine el koydukları, farklı ibadethanelere yabani bir saldırganlık gösterdikleri açıktır...) gerçeği insanlık tarihinde ciddi bir yara olarak kalacaktır.

Tüm olup bitenler-ister din kökenli olsun ister insan kökenli düşünce sistemlerinde olsun-birey ve toplum haklarının belirlenmesi ve üst düzeyde bir standarda ulaştırmasının hiç de kolay olmadığını göz önüne sermektedir. Açıktır ki iktidarı ele geçiren her din, ideoloji ya da topluluk sistemi kendi çıkarları açısından düzenlemekte, kendinden olmayanı düşman(!) olarak algılayıp gereğini yapmaktadır… Asıl olanın; azınlık ve güçsüz olan kesimlerin, güçlülerin insafına terk edilemeyeceği ve tüm kesimlerin hak ve görevlerde eş değerde özelliklerle tanımlanması konusunda bir uzlaşıya varmak olduğu tartışmasız bir gerçektir. İnsan onuruna yakışan sistematik bir düzenleme ancak bu anlayışın benimsenmesinin ardından gelebilir. İnsan hakları evrensel beyannamesi temelinde eşitlik temelini ilke edinen toplum sözleşmeleri (anayasaları) insanlığın ortak kaderine bireysel ve toplumsal anlamda sağlıklı bir katkı tek çıkar yol olarak görünmektedir.

 

 

 

 

 
Toplam blog
: 23
: 113
Kayıt tarihi
: 14.08.15
 
 

1959 yılında Siverek'te doğdum. yüksek öğrenimimi Konya'da tamamladım. 1982 yılından beri ülkenin..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara