- Kategori
- Kent Yaşamı
Bandırma yazıları: Şu bizim belde

sonkursungazetesi.com
Atsan atılmaz, satsan satılmaz. En iyisi, elimizdir, ilimizdir deyip çaresine bakmak… Yoksa memleket güzel , kim görse aşık olup kalır… Emeklilerin yerleşme mahalli. .Tek sözcük ile güzel.. Çok güzel..
Geçen gün , eşimle birlikte bir iş için bağlı bulunduğumuz ilimiz Balıkesir’e gitmiştik. Bir telefoncuya girdik. Adam sordu biz söyledik.
“Abi , nereden böyle yolculuk…?” (Yabancıları hemen tanıyorlar!)
“Bandırma’dan geliyoruz..” Hayretle gözlerimize baktı…
“Bandırma’dan , Balıkesir’e geliyorsunuz da , niye geliyorsunuz?”
İşte aklıma esti söyleyiverdim.
“Balıkesir’e gezmeye geldik…!”
“Abi, ya aklın yok, ya paran çok… Bütün millet, Balıkesir’den Bandırma’ya gezmeye giderken, senin ne işin var burada?” “Gezmeye Bandırma’ya gidilir…” Ben:“…?...”
İşte vaziyet bu merkezde. Balıkesir’lilerin kendileri bile , Bandırma yanında Balıkesir’i sönük bulurken, biz iş için kalkar Balıkesir’e gideriz. Eee biz ilçeyiz. Onlar il… Ne yapalım! Şimdi de mahallesi olduk; nasıl işse!!
Şimdi… Nerede kalmıştık? Haa.. Şu Bandırma’nın işleri… Söyleyecek o kadar çok şey var ki… Aman Allah! Bir yerden başlamak gerekir…
Şöyle biraz dedikodu edelim sizinle. Bilmem bana hak verirsiniz, bilmem vermezsiniz… İşin içine, içinden bakanlar farklıdır; dışardan bakanlar daha farklı…
Bandırma nasıl bir yer?
Kapıdağ yarımdasının korumasında ; kuzeyin sert ikliminden bir derece korunan, fakat sahip olduğu denizin nimetlerinden de oldukça yararlanan bir kasabadır, kenttir.
Bandırma , küçük güzel bir kentken Kurtuluş Savaşı sıralarında Yunanlıların işgaline uğrar.
İlhan SELÇUK'un "Yüzbaşı Selahattin'in Romanı" adlı eserinde o günlerin Bandırması şöyle anlatılır:
"21 Mayıs 1919 günü Bandırma'ya geldiğimiz zaman, şehirde Yunan bayraklarıyla süslenmiş zafer takları gördük. Şehri gezdiğimizde derin bir acıya gömüldük. Her yanda Venizelos'un resimleri, Yunan bayraklı taklar ve sokaklarda Rumların sesleri: "Zito Venizelos!"
İkide birde uzaklardan görünen bir vapur dumanı üzerine Yunan donanması geliyor sanısıyla, Rumlar kıyıya sevinç çığlıklarıyla koşuyorlardı."
02 temmuz 1920 tarihinde Yunanlılar tarafından işgal edilen Bandırma 2 yıl 2 ay 15 gün işgal altında kalmıştır.Bandırma'da çok uzun yıllar Türklerle bir arada, kardeşçe yaşayan Ermeni'ler ve Rum'lar özellikle işgal yıllarının son zamanlarında Türklere büyük baskılar ve işkenceler yapmışlardır.
Bandırma’dan çekilirken , Bandırma’yı yakan Yunan ordusu’nun ardından büyük yangın ta Koçkoçan Çeşmesi’nin oralara kadar gelmiş; yangın dedemin evinin bulunduğu yerde söndürülmüş ama güzelim Bandırma’da elden çıkmıştır.
Derler ki, Savaş’tan sonra buraya atanan genç bir kaymakam Bandırma’nın yeniden imar edilmesi gerçeğini görmüş ve buranın gelişimini kendi hazırladığı bir plan çerçevesinde oluşturmaya başlamıştır.
Bandırma’nın 1950’li yıllarını hatırlarım. Çok güzel bir kentti. Çok planlıydı. Eğri büğrü sokaklar yoktu. Bütün sokakları cetvelle çizilmiş gibiydi. Bu plan anlayışı uzun süre devam etti gitti. Kenti süsleyen bir katlı, iki katlı, bahçeli evlerle Bandırma yeşil bir kentti. Herkesin bahçesinde mutlaka incir, erik, çeşitli meyva ağaçları bulunurdu. Kent bayırlı olduğu için hemen hemen her ev mutlaka balkonundan denizi görürdü. O balkonlarda denize karşı kahvaltı yapmanın keyfini unutamıyorum.
Yukarda , bizim evin olduğu Koçkoçan Çeşmesinin çevresinde de , Cumhuriyetin kendi tarzında yapılmış, onun mimarisini gözeten çok hoş evler vardı. Daha sonra , onlar da diğer Bandırma evleri gibi taşradan gelen daha çok Karadeniz’li ustaların tasalluta uğrayıp korkunç bir görünüme kavuştular. Bandırma bitmişti. O güzelim Kurutuluş Caddesi’ni hatırlarım . Her iki yanında ıhlamur, çınar ağaçlarının süslediği enfes bir yol vardı. O yol, o tarihlerde Askerlik Şubesi olan binaya kadar giderdi. Askerlik Şubesi, Cumhuriyet Mimarisinin en güzel örneklerinden biridir; şimdi Sağlık Meslek Yüksek Okulu’olarak hizmet vermektedir.
Bu güzel caddenin sonunda , her iki taraflı bostanlar vardı. Bostanlarda bir at durmadan yer altı kuyularından dönerek su çeker ve o su bostanları sulardı. Bandırma’nın eşrafı, delikanlıları akşamüstleri, ve tatillerde bu bostanlarda Avşa Şaraplarını, rakılarını içerek alem-i ab eylerlerdi… Hemen hemen her bostanda bir kuyu vardı ve her kuyudan bol su çıkardı. Şimdi su nerede; bostanlar nerede… Buralar hep , Toki evlerine kadar, inşaatla, meskun mahallerle doldu. Artık ne bostan var, ne de yeşil bir alan. Yeşil alan olarak biraz, eski mezarlıktan kalan bir iki parsel gözüküyor; o kadar.
Bandırma o bakımdan yıkıma uğramış, mahvolmuş kentlerimizden birisidir diyebilirim. Yine de kendine özgü güzellikleri vardır. Özellikle sahil bölümündeki , çarşılar bence İstanbul’un Kadıköy’ü ile kıyaslanabilir ve oradan belki daha da güzeldir.
Deniz doldurula doldurula kentten epey uzaklaştı ve bu doldurulan sahile kocaman , bir hava alanını andıran bir meydan inşa edildi. Neymiş efendim, her kentin bir meydana ihtiyacı varmış? Vardır ama böyle bomboş , böyle anlamsız , hava alanı gibi Meydan olmaz!
Bu mimarların aklıyla da kuyuya inilmez; birisi bir şey yapar, yeni gelen onu bozar, kendi düzenini kurar… Bu alan da Belediye’yi teslim alan her siyasi heyetle birlikte belki yirmi kere değişikliğe uğradı ve durmadan betonlaştırıldı. En son, İstanbul Belediye’sinin Beyoğlu’nda kullandığı, daha sonra beğenmeyip, Bandırma belediyesi’ne sattığı taşlarla yapılmış bir meydanımız var. O taşlar da en kısa zamanda, tuz gibi eridiler… Çatlak, patlak bir alanımız var şimdi. Bir tarafını yapıyorlar, öbür tarafı bozuluyor.
Buralarda, sahilde bulunan güzelim, kır kahveleri de zaman içinde harcandı… Onların bahçesinde bulunan ve buraları ve hatta Bandırma’yı süsleyen ulu çınar ağaçları da bu beton yığınları içinde kaldılar ve yavaş yavaş intihar etmeye başladılar. Zavallılar bu beton, taş yğınları arasından nereden su bulsunlar, nereden hava alsınlar... İşte biz eski Bandırma’lılar bu ulu çınarlardan her yıl bir ikisinin ölümünü seyrederiz ve çok üzülürüz.
Bunlar bir beton medeniyetinin sonuçlarıdır. Siz her yeri beton yaparım, böylece medeniyeti getiririm derseniz, ağaçlar da orada ayakta ölürler ve dertlerini şairlerden başka hiç kimseye anlatamazlar. Beş yüz senelik, bin senelik ağaçları beton alanlar yapma uğruna katlettik. Ruhlarına fatiha.
Tabii o ağaçların altında dinlenen yaşlılar da uzun süre açıkta kaldılar. Şimdiler de o kuru ağaç altlarına birer ikişer banklar, sıralar attılar da , biraz oturacak yer buldular. Yoksa aldıkları üç kuruş emekli maaşıyla her gün kıyıda yeni yapılan ve çay paraları İstanbul’un en lüks gazinoları ile yarış eden “cafe”lere gitmeye yetmez. Kendi gittikleri o eski balıkçı kahveleri de , oldu mu şimdi birer “cafe”… Rezillik… Fakirler için hayat hakkı yok. Git nerede ölürsen öl. Fiyatlar böyle… Eskiden 25 kuruş olan çay şimdi 1.5 lira…Tuvalet de bir lira… Araba park yeri 5 lira… Ölme eşeğim ölme…
Şimdi Bandırma o Alanın çevresindeki çarşıya sıkışmış durumda. Her şey gelip orada bitiyor. Bandırma’lının kafası orayı bırakıp gitmeyi bir tülü göze alamıyor. Varsa yoksa Çarşı… Tabii oraya çıkan ve ana yol sayılan yollar da artık idare etmiyor. Bandırma bir ilçe ama devasa bir ilçe; aslında ilçeliğe yakışmayan bir ilçe… Nice il denen kenti on kere satın alır…
Bandırma’nın artık büyümeyi göze alması gerekir. Bandırma yeniden planlanmalıdır. Yeniden planlanırken bile yanlış yapılıyor. Yeni yapılan belediye Binasını niye, kente inen o daracık caddelerden birisinin üzerine oturttular. İşte yine dar görüşlülük… Oysa Adliye ne güzel, kentin dışına atılmıştı; ya Belediye? Yine sıkışmış bir yerde ihtiyaçlara cevap vermiyor; üstelik kenti sıkıştırıyor.
Bandırma’yı hem çok seviyorum fakat küçük düşünen insanlarını gördükçe de üzülüyorum. Artık kentler patlıyor; yepyeni şeyler düşünüyorlar; kendi kendilerini aşmak için yepyeni imkanlar kullanıyorlar. Hani bizim kentteki yaratıcılık ruhu. Bir Marina barınağı diye bir şey yaptılar; milyonlar, milyonlar harcandı… Öyle duruyor. Orayı niye yaptıklarını bile herhalde unuttular. Biz de ziyanlık mı istersiniz. Bir dolu… Konuşmaya devam edeceğiz ister istemez.