- Kategori
- Gündelik Yaşam
Başkalaşmak
İnsanın kendi içinde farklı hissettiği şeyin, herkese kendi değerini sağlayan şeyin ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Bunu söylerken de, içimizde farklı hissettiğimiz niteliklerimizi tekelimizde bulundurduğumuzu iddia etmiyorum tabi ki. Örneğin, bize sunulan ancak tatmamamız gereken bazı zevklerden uzak durarak erdemli davrandığımızı düşünürüm, ancak bunu yapan tek insanın ben olduğunu da söyleyemem. Tolstoy’u okuyan tek kişi olduğumu da iddia etmiyorum, tıpkı Türk sıfatını tek başına taşıdığımı iddia edemeyeceğim gibi. Bu durumu insanoğlunun geneli için de örneklendirebiliriz, kimisi kendisine romantikler arasında yer bulur, kimisi maçolar, kimisi testesteron salgılar, kimisi östrojen. Her insanın kendisine özgü buna benzer nitelikleri vardır ve bunlar tek tek ele alındığında bizimle benzer nitelikleri olan eşlerimizi bulabiliriz. Ama bunların binlercesi, milyonlarcası bir arada ele alındığında ortaya bir birey çıkar ve işte bu birey kendisinin bambaşka olduğunu iddia edebilir.
Kuşkusuz ki hayat, bitmiş bir ürün değil, bir süreçtir. Bu sebeple de bu başkalaşma süreci de son nefesimize kadar devam eder. Ancak, kendimiz oluşumuza o kadar alışmışızdır ki, kendimiz olmak bize çok normal gelir. Birçok konuda maymun iştahlıyızdır ancak kendimiz olmak konusunda bu durum söz konusu değildir. Bir an için, insanların sizi bugüne kadar kullandığınız isminizle değil de, Hikmet diye, Mesut diye, Ayla diye, Gözde diye çağırdığını düşünün. Anneniz ve babanız, sahip olduklarınız değil de, yanınızda oturan komşularınız olsun mesela. Boyunuzun şu ankinden 20 cm daha uzun ya da kısa olması durumunda da hayat daha farklı olurdu şüphesiz. Bunu arkadaşlarıma “bir haftalığına karşı cinsiyetten olsaydın ne yapardın?” diye de soruyorum. Kız arkadaşlarım bir haftalık erkeklik serüvenlerinde mutlaka çapkınlık yapmayı istiyorlar, erkeklerse kendilerine verilen bu hakkı, çoğu kez, bir erkeği baştan çıkartan bir bayan olarak değerlendiriyorlar. Sizin de bu soruya verecek bir cevabınız vardır muhakkak.
Ben burada Mevlana’ya meydan okuyorum, olduğun gibi görünmemekten söz ediyorum keza, ya da göründüğü gibi olmamaktan. Bunun için görünmek ve olmayı birbirinden ayırmak gerekiyor öncelikle. Proleter bedenlerimizin işvereni beynimizdir. Oysa ki bu işverenin emrinde sadece bir tane beden var. Kendi bedenimi işten çıkartabilseydım, en az üç yıl benzer pozisyonda deneyimi olan, takım çalışmasına yatkın ve ingilizceyi akıcı konuşan başka bir beden istihdam etmek olmazdı aradığım. Hatta nasılsa bunu geçici bir hevesle yapıyorum, satınalmaktansa kiralamak alternatifini düşünürdüm. Bir hafta Gerard Butler olarak gezerdim, bir diğer hafta Al Pacino. Bir hafta bakkalımız Ahmet Amca olmayı denerdim, bir diğer haftaysa lumpen bir vatandaş. Kafamdaki roman kahramanlarına vücut buldururdum birde, Tolstoy’un Prens Bolkonski’si olurdum, Dostoyevski’nin Raskolnikov’u. Ama bu vücutlara kendi benliğimle hükmetmek isterdim, öbür türlüsü olduğunda, bu değişimin beraberinde getireceği heyecanı yaşayacak olan başka bir benlik olurdu keza. Bakkal Ahmet Amca’yı anlamak için, kendi benliğimle, insanların ona nasıl davrandığını gözlemlemek çok faydalı olurdu sanırım, Gerard Butler’i ise hiç bu zahmete katlanmadan dahi anlayabiliyorum aslında.
Tüm bu anlattıklarım akıl toprağımızı düşünce ile suladığımızda yeşeren hayal mahsülleri. Eğer görmek istediğiniz gerçeklik bahçesiyse, bu mahsuller leylak, zambak ve kasımpatı çiçekleri arasındaki lüzumsuz otlar gibi gelebilir size, ancak onların olmadığı bir bahçe de düşünülemez. Sınırsız düşünmenin, sınırlarımızı anlamamıza olan katkısını kabul etmemiz gerekiyor.