Bayramlarda çocuk olmak / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Nurettin Erdoğan Yönetici

http://blog.milliyet.com.tr/nurettinerdogan

04 Temmuz '16

 
Kategori
Anılar
 

Bayramlarda çocuk olmak

Bayramlarda çocuk olmak
 

Macuncular vardı


Bilmiyorum, şimdiki çocuklar büyüdükleri vakit bizim gibi Ah o eski Bayramlar diyecekler mi?  Bazıları derler; bayram zamanı sabahları bayramlaşırdık derler. Büyüklerimiz harçlık verirlerdi, bilgisayarıma oyun alırdım, ya da bayram harçlığımla ilk Cep Telefonumu almıştım derler. Başka ne derler bilmiyorum ama buna yakın şeyler söylerler.

Çocukluğunu yaşayabildin mi? Diye sorsalar, yaşadım diyeceklerdir ama gerçek çocukluğu yaşamanın, kendi çocukluklarında olduğu gibi yaşandığını zannedeceklerdir.

Kendi başlarına sokakta arkadaşlarıyla oynadıklarını kaç kişi söyleyecektir; bilinmez.

Gençlere bir de bizim bayramlarımızı anlatalım; bakalım bir karşılaştırsınlar; hangisi daha güzelmiş…

Belki de bize, ne saçma şeylerle oynarmışsınız diyeceklerdir.

Bizim çocukluğumuzda yaşadıklarımız, onlara saçma sapan da gelebilir; bilinmez. Bize göre şimdiki gençlik, çocukluklarını yaşayamayan gençlik. Dedim ya, Bize göre…

Biz Karagöz & Hacivat izlerdik. Hayal oyunuydu. Perdeye arkadan verilen bir ışıkla gölgesi düşen ve arkada bunlara dublörlük eden, o hayali kahramanlara ses veren bir insan vardı. Dedik ya, Hayal oyunuydu ve onu perdeye yansıtanların isminin başına da  “Hayâlî lakabı takılırdı. Hayali Küçük Ali; ilk aklıma gelen meşhur kişi… Asıl adı Mehmet Muhittin Sevilen olan bu zat-ı muhterem, 1900 yılında ilk gösterisini yapmış. Temaşa sanatının ve kukla oyunlarının ilk temsilcilerindendi. Atatürk’ün huzurunda da Karagöz- Hacivat oyununu sergilemiş ve Atatürk’ün beğenisini kazanmış bir sanatçıdır. 1974 yılı vefat eden Hayali Küçük Ali’nin gösterilerini, onun vefatından sonra , çocukları ve onların yetiştirdiği temaşa (Görsel- seyirlik)  sanatçıları devam ettiregelmişlerdir.

Bizler Karagöz Hacivat seyrederken, gülmekten yerlere yatardık. Şimdiki gençlere aynısını izlettirsek, eminim, ne kadar saçma şeylere gülüyormuşunuz diyeceklerdir. Kültür farkı işte. Belki de bu farkın oluşmasındaki en önemli sebep, ebeveynlerdir.
Çocuklarımızın bizim güldüğümüz şeylere gülememelerinin, bizim zamanımızdaki oyunlara saçma demelerinin, Bayramda neden büyüklerin ellerinin öpülmesi gerektiğini anlattığımızda saçma bulanlar da var halen...

Manevi değerlerimizdi bizi biz yapan. Akrabalığın, komşuluğun , yardımlaşmanın, sevinçleri, hüzünleri birlikte paylaşmanın bizi biz yapan olduğunun önemini, şimdi bu zamanı gördükten sonra daha iyi anlar olduk.

O kadar basit şeylere gülüyorduk ki, en ufak şeylerden mutlu oluyorduk. Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Uzun bir tel gördüğümüzde hemen ona tekerlek takar, sokaklarda araba sürerdik, ağzımızla da efekt yapardık; eeeen een , grrrrnnnn diye…

Bir de Bayram yerleri vardı ki, işte bütün bir yıl, o bayram yerlerinin hayaliyle avunurduk. Bayram gelse de, Bayram yerlerine gitsek diye…

Bayram yerinde neler yapacağımızı kafamızda zaten belirlerdik önceden. Bütün bunların maliyeti de, aşağı yukarı belliydi. Geriye tek şey kalıyordu bu hayallerimizi belirlemenin; o da Finans’tı.

Finansın kaynağı da belliydi elbette; önce aileden başlayarak, herkesin elini öpmek ve Bayramınız Mübarek olsun diyerek, onların verecekleri paraları çantamıza yada ceplerimize özenle yerleştirmek; bütün yapmamız gereken buydu.

Şimdi düşünüyorum da, o paralar olmasa, Anne Babalarımızla, büyüklerin ellerini öpmeye gitmezdik belki de… Bayramda ziyaretlere gidilir ve büyüklerin elleri öpülürdü. Büyükler de çocuklar gibi bayramdan önce kendilerine göre hazırlıklar yaparlardı. Gelecek olan çocuklarına, komşularına, akrabalarına ikram edecekleri Baklavalar, börekler, yaprak sarmaları, dolmalar, yanında içilecek meşrubatlar hazırlanırdı.

En önemlisi de büyükler otururlar, önceden çocuklar için de hazırlık yaparlardı. Mendiller alınırdı. Kızlar için süslü mendiller, erkekler içinse, sade, kızlarınkinden birazcık daha büyük sade mendiller.

Bu mendillerin içinde de, önem ve akrabalık derecelerine göre paralar konur, ütülü bir şekilde yastık altında ya da yatağın alt ucuna konur, beklenirdi.

Bizler de gittiğimiz zaman, ellerini öperdik ve onlar da, ceplerimize itinayla mendilleri yerleştirirlerdi. Oradan çıkana kadar merakla beklerdik; acaba kaç para koydu diye...

Bayram harçlıklarımızı ceplerimize yerleştirdikten sonra, koşarak bayram yerlerine giderdik. Hemen sıraya geçerdik. Öyle gider gitmez istediğimiz şeye binemezdik.
Atlı Karıncalar, Bayramların olmazsa olmazlarıydılar. Büyük Kayık salıncaklar vardı, onlara biner, gökyüzüne süzülür gibi olur, heyecanlanırdık.

Palyaçolar vardı, onlar güldürürlerdi bizi, çeşitli komiklikler yaparak. Çadır tiyatroları da vardı. Onlara da kapıda paraları verir, girerdik. Çoğu zaman içeride neyle karşılaşacağımızı bilmezdik ama yine de merakla para verip girerdik.

Hele hele sizlere çok güleceğiniz bir şey daha anlatayım. Diyeceksiniz ki, siz de amma saf insanlarmışsınız; evet haklısınız, çok saftık. Kötülük bilmezdik. Şimdi hazır olun gülmeye …. Bir çadır vardı. Dışarda büyükçe bir pankart,üzerinde de bir Deniz Kızı resmi; kocaman …

Kapıda da tabii ki bir çığırtkan. Gelin, ey Ahali, duyduk duymadık demeyin… Sizler için büyük fedakârlıklarla Okyanustan tuttuğumuz Deniz Kızı burada... Deniz Kızı görmek isteyen buraya; diye bağırırdı.

Biz büyük bir heyecanla birbirimize aa Deniz Kızı gelmiş, hadi gelin, görelim diye çadırın önüne koşardık. Hemen almazlardı içeriye bizi. Çadırın önünde sıraya girerdik, beklerdik heyecanla.  Heyecanımız doruk noktadaydı. Bekler de bekleriz. Kalabalık artar çadırın önünde. Kalabalığı gören o tarafa doğru yönelirdi. Çadırın önü hiçbir yerde olmadığı kadar kalabalıklaşırdı.

Biz de, abi ya hadi aç da girelim derdik. Kapıdaki çığırtkan ise, durun hemen giremezsiniz, Deniz Kızı uyuyor, uykuda. Uykudan birazdan uyanır, o zaman içeri alacağım sizi derdi.

Arkadan arkadaşlar seslenirler, neden almıyorlarmış. Biz de ya dur olumm, Deniz Kızı uyuyormuş derdik.

Yeterli kalabalık olduğunda artık vakit gelmiş. Çığırtkan toplayacağı paranın en tavanını toplamış ve kafasındaki para tamamlandığına göre artık açabiliriz demiş ve çadırın kapısını aralarken de bize aman ha, sakın dokunayım demeyin, sonra kızar size kaybolur.

Biz içeri merakla girerdik. İçeride bir akvaryum düşünün, kocaman bir akvaryum. Yarıya kadar su dolu, içine bir insan sığacak boyutta bir akvaryum. İçinde bir genç kız var; sarı saçlı, mavi gözlü güzel bir kız. Üzerinde ten rengi bir giysi, kollara kadar kapalı ve belden aşağısında da, suyun içinde Balık deseni verilmiş, bezden bir örtü. Kızın ayaklarının ikisi bir yere sokulmuş, balık kuyruğu gibi bir kuyruk . Bize gülümsüyor Deniz Kızı. Biz de ona bakıyoruz ve Rahmetli Kemal Sunal gibi Aaa Deniz Kızııı .. Valla Deniz Kızı.. diye birbirimize gösteriyoruz. Görüyoruz, kumaştan yapılmış alt tarafı; belli bu apaçık ama, hayal dünyamız var ya bir de; demek ki, Deniz Kızının kuyruğuna elbise dikilmiş derdik.
Ne kadar safmışız değil mi….

Bisikletlere binerdik. Bisiklet kiralayan amcamız vardı; İsmi Fethi Amcaydı. Kendisi normalde Bisiklet tamir eden usta bir Sanatkârdı ( Eskiler Zenaatkâr derlerdi) . Onun, iki tekerlekli ve üç tekerlekli  bisikletleri vardı. Bayram geldiğinde onları kiraya verirdi. Zamanın parasına göre bir turu 25 kuruş, 50 kuruş gibi. Biz de elimizdeki paraya göre tur yapardık. Hele üç tekerlekli bisikletleri vardı ki koskocamandılar. Bindiğimiz zaman, araba kullanır zannederdik kendimizi. ( Bu arada ne büyük bir tesadüftür ki, o Fethi Amcanın torunu Selim ile şimdi aynı şirkette çalışıyoruz. Selim, gerçekten tam bir İstanbul beyefendisi. Çünkü o kültürden dedenin torunu, o kültürde yetişen bir babanın oğlu)  

Hokkabazlar vardı, sihirbazlar vardı. Onların da ayrı çadırları vardı. Çadırlara girer, tahta sandalyelere oturur, gösteri yapmalarını beklerdik. Yanımıza yaklaşırlardı, ellerinde de bir kupa vardı.bizim burnumuzu sıkarlardı ve kupanın içine bir lira düşerdi. Kulağımızı tutarlardı, ordan para kupanın içine düşerdi. Şaşırırdık, dışarı çıkınca da anlatırdık, benin burnumdan kocaman para çıkardı biliyor musun derdik. Şimdiki televizyondaki çarkıfelek oyunundaki gibi çarkıfelekler vardı. Hacıyatmaz derlerdi ona. Birkaç tane renk vardı. Paraları basardık ona, çarkı çevirirdi adam ve heyecanla bizim koyduğum renge gelsin diye dua ederdik. Bazen toplardık paraları, bazen de kaptırırdık. Ne yalan söyleyeyim, paralarımızı en çok onlar alırdı. Bir çeşit kumar oynatırlardı. Hiç kimse de bir şey demezdi onlara.

Paramız bitince hemen evlere koşardık, başka el öpecek kim var diye düşünmeye başlardık. O arada eve misafir gelmişse, hemen el öper, paramızı alır, tekrar bayram yerine koşardık.

O paraları sadece bayram yerlerinde harcamazdık tabii ki. Mesela Topaç alırdık, yerde topaç çevirirdik. Misket alırdık, toprak zeminlerde oynar, tüm vücudumuzdaki elektriği atardık.

Parklarda oynar, paralarımızla bakkaldan hayat şekeri denen şekerler alırdık. Kağıt helvacılar , Macuncular, ayı oynatıcıları ve nane şekercileri gelirdi. Sokak satıcıları parayı nasıl kazanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Çünkü Mahalleler çocuk kaynıyordu. Büyük insanları fazla göremezdiniz sokaklarda. Hedef kitle, çocuklardı… Hele Macuncular geldiğinde , ellerinde bir darbuka yada bazılarının ellerinde klarnet, önce müzik çalarlar, yada darbukası olanlar hem darbukayı çalarlar, hem de Dol Kara bakır dol dol dol yada twist modası vardı o zamanlar ve bu modayı Türkiye'ye Taşıyan Adnan Varveren'in yaptığı Taksimde var bir durak, durakta bir kadillak, kadillakta bir manyak; twist yap abi dalgana bak; Abidik gubidik twist twist, lab lub laba laba twist.. diyerek bizleri etrafına toplar, biz de twist dansı oynamaya çalışır, sonra da macunlarımızı alır, büyük bir iştah ile yerdik...

Dedim ya, saftık, ama yüreğimiz tertemizdi. İçimizde kötülük yoktu. Ebeveynlerimiz bizlere örf ve an’anelerimizi yaşatırlardı. Bizlere hep sevgi aşılamışlar; Bizlere, büyükleri saymayı, küçükleri sevmeyi öğretmişlerdi. Bayramlarda verilen o harçlıklar da, büyüklerle aradaki bağları koparmamamız için birer vasıtaydı. Bayram yerleri ise, arkadaşlarımızla neşe içinde, bir arada oynamamıza, sosyal olmamıza vesile olan, onlarla ileride tebessümle hatırlayacağımız anılarımızın birer  hazineleriydi.

Bayramı bayram gibi yaşamayı, örf ve adetlerden kopmamamız dileğiyle, Sevgiyle Kalalım, Sevgide kalalım ve Rotamızı sevgiden asla ayırmayalım. Bir de, bir yanımız hep çocuk kalsın…. 

 
Toplam blog
: 41
: 702
Kayıt tarihi
: 31.05.16
 
 

Kabataş Liseli olan Nurettin Erdoğan, ömür boyu eğitime inanan bir yönetici. Küçük yaşlarda girdi..