- Kategori
- Öykü
Bendim o yanan...

6 Eylül 2007'de Kalkan yükseğindeki orman yangını
Dallarını yavaşça kaldırdığında karşısındakinin gözlerinde buldu kendini. Belki tükenmiş, belki yıkılmış, ve savaştan çıkmış bir şehrin geceleyin tek tük parlayan ışıklarıydı bu gözler. Kim olduğunu hiç bilmediği bir yerde dolaşırken, aslında nerede olduğunu hep biliyor olmanın verdiği bir güvendi gördüğü. bulduktan sonra birdenbire kaybedeceği kadar uzak, hiç bulamamaktan korkacağı kadar yakın. Bir şeyler söylemek için kafasındakileri toparlamaya çalışırken, söyleyeceklerinin duyulmamasına aldırmadan, uğuldayan rüzgarla söze girdi.
" Bu topraklarda uzun zamandır duruyorum. ne aradığımdan çok, ne bulamadığım ilgilendirdi hep beni. Burada böyle duruyorum hiç kıpırdamadan. Önümden çokları geçti, sırtıma yaslanan çok oldu. Hiçbiri, gövdemdeki yarıkların böyle uzun zamandır durmaktan değil, gördüklerimden duyduğum acıdan olduğunu bilmedi. Sevilmeksizin kullanılmak, sözlerde sevilmek yaraladı beni. Daha gençken baltayla tanıştım. Henüz toydum o zaman. Tüm bedenimle direnmeyi bilmiyordum. Tek bildiğim, köklerimin derinlere uzanabildiği kadar toprağı kucaklamak, verebildiğimce vermekten ibaretti tüm sahip olduklarımı. Belki bir kez bile olsun sevilmeden, ama bir o kadar da dimdik durabilmekti marifetim. Oysa şimdi içimde kurtlar büyüyor. Onlar ki, bir gün açığa çıktıklarında görünmez yuvalarından, zamansız ölümüm olacaklar. Birdenbire dimdik düşerken ben, görenler hiç anlamayacaklar neden bu kadar sağlam dururken öldüğümü. Ama olsun, ağaçlar ayakta ölür".
Yabancı, rüzgarın uğultusu tepelerden aşağılara doğru yaklaşırken, gövdesine yaslandığı dev çam ağacının sanki birdenbire ısındığını hissetti. Sanki sıkı sıkı sarıldığında, bir sevgilinin bedeninin ısısıyla birleştiği andaki kadar sıcaktı bu ağaç. Tüm vadiyi görmek için gözüne kestirip üstüne çıktığı dal, bu ağacın tek ve en güçlü koluydu. bulunduğu yerden gördüklerini hiç unutmamacasına belleğine kazımak istediğinden, her bir noktasına dakikalarca bakıyordu. Orada ne kadar zaman geçirdiğini hiç anlamadı. Kolunda saat taşımayalı on yıldan fazla olmuştu. Bir an zamanın durduğunu, orada, bu ağacın gövdesinde, sanki onun bir parçasıymışcasına, onun kadar yapayalnız dururken sanki tüm evrenin geçmişini ve geleceğini gördüğünü, bilinmeyen bir noktada, hiç kimseye gereksinim duymadan sadece verebilmenin umarsız gücünü bedeninde hissetti.
Gövdesindeki bu yabancıyla konuşurken tümüyle anlaşılmadığından emindi ama ne de olsa onun düşündükleri rüzgarla dile geliyordu- ki bu bile yeterdi duymak isteyen kulaklara. Rüzgar, bazen dallarını okşardı, bazen de onunla alay edercesine yüklenirdi tüm gücüyle. Ama o, yer yarılmadan, gök çullanmadan üstüne, yıkılmazdı. Kökleri kayalara sarılmış derinlerde, hep daha derinleri ararken öğrenmişti çoktan rüzgarla başetmeyi. Yağmursa onun en sevdiği, hiç doyamadığı bir sevgiliydi zaten. Bir süre sonra gün battığında son zamanlarda sık sık gövdesine çıkıp rüzgarın sesiyle söylediklerini dinleyen bu yabancıyı sevmeye başlamıştı bile.
Ona diyecekleri henüz bitmemişti ama sözleri, kendi gücüyle diyebilecekleriyle yaklaşan kaderinin önüne geçemeyecek kadar sessiz, korkunç gerçeği anlatmaya yetmeyecekti belki de. Az sonra ona sarılıp "hoşcakal" diyen bu dostunu şimdiden özlemişti, ama arkasından bakarken, bunun, onu son görüşü olduğunu hiç düşünmedi. Ertesi gün, son zamanlarda giderek alıştığı bu dostu gelmedi. sonraki gün de. ve bir sonraki gün de yoktu. yine yalnızlığına dönmüştü işte. Arada bir keçileri otlatmaya çıkaran çobanlardan başka hikayesini dinleyebilecek kimse yoktu. Son zamanlarda minik sincaplar da azalmış, kuşlarsa arada bir uğrar olmuştu.
bir gün, rüzgarın yine tüm gücüyle ona meydan okumaya çalıştığı bir gün, yüz yıldır tüm ihtişamıyla soluk alıp verirken durduğu o yere gelen bir kaç adamın, ellerindeki suları ortalığa döküp saçtıklarını gördü. Arada bir gelen orman görevlilerine benzemeyen bu insanlar rüzgarın bu kadar şiddetli olduğunun ertesi günü yağmur geldiğini bilmiyor gibiydiler. "Belki uzaklardan gelmişlerdir, yabancısı olmalılar buraların" dedi içinden. Rüzgar, hazır bu kadar hızlı eserken onlara seslendi, uğuldadı yaprakları dallarından. Bir an içlerinden biri ona dönüp şöyle dedi
"burdaki sedirler epey yaşlı, baksana lan, bunlardan iyi kereste çıkar."
Hızla oradan uzaklaşırlarken ellerinde tutuşturdukları bir kaç dalı, benzin döktükleri otların üzerine fırlattılar. Bir anda ortalığı sarıveren alevlerin, sözlerini taşıyan rüzgarla kendisini bulacağını hiç düşünmemişti. "Demek böyle oluyor" diye mırıldandı acıyla. "Demek, köklerin derinlerdeki kayalara sımsıkı sarılmış da olsa ölüm seni yakalayabiliyor".
O zaman hızla kendisine doğru yaklaşan alevlerin onu boğacağı ana kadar şarkı söylemek istediğini düşündü. Keşke o dostu şimdi burada olsaydı ve keşke gövdesine sarılıp alevleri durdurabilseydi! Ya da bu anı yaşamasaydı da, o dostu büyük bir testereyle kesiverseydi onu daha önceden ve taş evindeki ocağında yaksaydı. Hiç olmazsa sevdiği birini ısıtmaya yarardı bu acısı. Herşey için çok geçti çok geçti çok geçti. artık çok geçti........
Son duyduğu şey, her yanından yükselen ve bir insanın hiç bir zaman duyamayacağı çığlıklardı. Koca bir ormanın içindeki tüm canlı hayatla beraber diri diri yanarken çıkardığı sessiz çığlıklar. O anda, bu çığlıkları ona getiren ve ölümünü kolaylaştırsa da sözlerini duymak isteyenlere taşıyan rüzgarı hep sevdiğini düşündü.