- Kategori
- Felsefe
Beyin Kıvrımlarında Dans...

“Etrafınızda olan biten hiç bir şeyi kişisel algılamayın. Örneğin biri size aptal demiş olsa bile, bu sizi değil karşınızdakini ilgilendirir. Çünkü herhangi biri sizin aptal olduğunuz yargısını ortaya koyacak bir güce ve yetkiye sahip değildir. Bu ancak kendi karşılaştırmaları, kendi hayat algılayışı, kendi bilgi, duygu düşünce düzeyi ile yaptığı bir yargılamadır. Genel olarak da kendi yetersizliğini görerek sizi yargılamıştır. Bu nedenle size söylenen bu sözü bile kişisel algılamayın! Size söylenen şeye katılırsanız, kişisel olarak algılamış olursunuz ve bu sözle anlaşma yapmış olursunuz. Zaten bu güne kadar hep böyle olumsuz anlaşmalar yapmıştınız! Bundan sonra yapmayın!! Hiç bir şeyi kişisel algılamayın!!
Oysa bizler tüm eğitim sürecimiz boyunca her şeyin merkezine kendimizi koyarak (bencilliği öğrendik, egomuzu yükselttik daima), etrafımızda olan her şeyi de kişisel algılamayı öğrendik. Oysa diğer insanlar merkeze sizi koyarak hiç bir şey yapmaz (sizin başkasını merkezinize koyarak bir şey yapmadığınız gibi). Yaptıkları her şey kendileriyle ilgilidir. Yani herkes kendi rüyasını yaşar. O zaman etrafınızda olan biteni, size doğru bile olsa söylenenleri nasıl kişisel algılayabiliyorsunuz ki? Bunun kadar büyük bir çelişki daha var mı?
Durumun son derece kişiselmiş gibi göründüğü anlarda bile, başkaları size direkt olarak hakaret ediyor olsa bile, yine de sizinle ilgisi yoktur. Söyledikleri ve yaptıkları şeyler, dile getirdikleri fikirler kendi zihinlerinde yaptıkları anlaşmalar doğrultusundadır. Kişilerin bakış açıları, ehlileştirme sürecindeki programlamalarından oluşur.
(Aynı görüş felsefede, tasavvufta da kendini bulur. Hakiki insan boyutuna kadar yükselenler – ki hatırladığım kadarıyla arada cehalet, şeriat boyutu, tarikat boyutu gibi boyutlar vardır aşılması gereken- kendilerine gelen hiçbir şeyi kimden, nasıl, ne anlamla geldiğine bakmazlar. Kişisel algılamazlar. Bu nedenle tepkileri hiç olmaz. Kendilerine yönelik bir şey olduğunda dönüp bakmazlar bile, yargıda bulunmazlar, ne karşılarındakini yargılarlar nede kendilerini..
Filminizi, Yaşamla yaptığınız anlaşmalara uygun olarak yaratırsınız. Sizin bakış açınız sizin için kişiseldir, sizin gerçeğinizdir, başka hiç kimsenin değil. Bu yüzden birisine kızarsanız aslında kendinizle uğraşıyorsunuz demektir. Kendi korkularınız var demektir. Karşınızdaki kişi bu kızgınlığın oluşması için sadece bir mazeret yaratmıştır. Korkularınız yoksa, kızmanızda mümkün değildir. Sevgiyle yaşadığınızda, sevgi olduğunuzda, korkularınız silinir ve asla kızmazsınız! Sevgi olduğunuzda mutlu ve huzurluda olursunuz. Bu yaşamla yaptığınız anlaşmalardan mutlu olduğunuz anlamına gelir!
Biri size harika olduğunuzu söylerse kişisel algılamayın, bu o kişinin harika olduğu ya da o anda harika hissettiği anlamına gelir !. Sizin kendinizi harika hissetmeniz için başkasının yapacağı onaylamalara ihtiyacınız yok ki... Siz kendinizle konuşun, zihninizle konuşun ve kendinizin harika olduğunu kendiniz görün!! Zihnimiz, tanrı boyutunda varlığını sürdürür.”
Buraya kadar okuduklarınız, Don Miguel Ruiz’in “dört anlaşma”sından alınmıştır. Bu gerçekten de böyle gibi görünmektedir. Herkes sadece ve sadece kendi düşüncesinin ürünüdür. Ne yapıyorsak, karşılığında ne buluyorsak hepsi bizim seçimlerimizin ürünüdür. Kendimize yalan söyleyip başımıza geleni ona, buna, kadere yükleyerek bir an için belki ferahlayabilir veya mutlu olabiliriz. Bu tabii ki devamlı olmayacaktır. Sonunda iç dünyamızda hesaplaşmak ve ödeşmek zorunda kalacağız. Eğer ödeşemiyorsak sürekli bir vicdan azabı, bir iç sızısı bizi bekliyor olacaktır. Oluşan her olay sadece bizim ona layık gördüğümüz yorumdan ibarettir. Örneğin sıcak, güneş ve deniz için onca masrafa gireriz. Kimileri içinse bu saydıklarımız uzak durulacak şeylerdir. Yazın sıcaktan kurtulmak için yaylaya çıkılması iyi bir örnektir. Yani biz onu nasıl yorumluyorsak o odur.
Kendi iç dünyamızla barışarak ve onu hayatımızın yöneticisi yaparak mutlu olmamız muhakkak ki mümkündür. Ancak toplumsal yaşam çoğu kez bizim iç yaşamımıza uymaz. Örneğin çocuklarımızın yarınını hazırlayan eğitim sistemini tasvip etmeyebiliriz. Bu hususta yöneticileri uyarsak da bir işe yaramaz. O zaman ne yapmalıyız? “Bana ne, yanlış yapan onlar” deyip iç dünyamızın huzurlu kuytularına mı çekilmeliyiz, yoksa her şeyi unutup savaşa mı girişmeliyiz? Çocuğumuz kendine verilen eğitimin kendisi için doğru olup olmayacağını anlayacak yaş ve olgunluğa erişmiş olsa mesele yok. O seçimini yapar. Ya küçükse?
Eğitimden örnek verdim ama sosyal yaşam bu tür örneklerden oluşmaktadır. Bu yüzden de beyin kıvrımlarında fikirlerin acı veren dansı en coşkulu müzik eşliğinde sürmektedir.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İzmir, 13,08,2017