- Kategori
- Basın Yayın / Medya
Binbir Gece'nin sırlarından biri çözüldü mü?

Bu sezonun en çok sükse yapan televizyon dizisi, birçok eleştirmen ve seyirciye göre, hiç şüphesiz “Binbir Gece” adlı yapım. Özgün konusu, oyuncu kadrosunun kalitesi, maliyet kaygısı gözetilmediği her halinden belli olan plan ve çekim zenginliği, muhteşem Kıraç müzikleri, dünya edebiyatının klasiklerinden olan “Binbir Gece Masalları”na yaptığı göndermeler ve Rus besteci Korsakov’un, harikulade ve ölümsüz senfonik bestesi Şehrazat’tan beslenen müzikal rengi ile gerçekten de çok ayrı bir yerde duruyor dizi.
Geçtiğimiz günlerde, bir gazetemizin kültür-sanat ekinde, beni oldukça şaşırtan, bir satır arası bilgisi dikkatimi çekti. Yazıda geçen ifadeye göre, Binbir Gece’nin, senaristler kadrosunda, çok ünlü bir yazarımız vardı ve müstear (takma) isimle, senaryoya katkıda bulunuyor, belki de lokomotif senarist olarak diziyi konu anlamında, çekip-götürüyordu. Gazeteci, haber yazısında, ünlü yazarın ismini vermiyordu ama şöyle bir gönderme yapmaktan da geri durmuyordu: Bir maniniz yoksa annemler size gelecek.
Efendim, Türk edebiyatının son dönemindeki en başarılı kadın yazarlarından biri, bana göre Sayın Ayfer Tunç’tur. Ve Tunç’un, yaklaşık beş ya da altı sene önce, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ve bendenizin de ilk çıktığı günlerde okuduğum kitabının ismi: “Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek” idi. Tek kelime ile muhteşem bir kitaptı. İzmir-Seferihisar taraflarında, tatilimi yapmaktaydım o yaz ve birkaç gün içinde su gibi içip bitirmiştim eseri.
Şimdi size soruyorum. Kimliklerinin “yaş” hanesi üç, dört ya da beş onluk olanlarımızın hangi birisi, yan komşusuna gidip de “Ayşe Hanım Teyze, bir maniniz yoksa, annemler bu akşam size oturmaya gelecek?” diye kapılarına dikilmemiştir. Vallahi ben çok gittim ve bugün bile hatırlarım o günleri. Muhteşem komşuluk ilişkilerinin ve insancıllığın, sosyalliğin zirve yaptığı dönemlerdi. Belki ekmek, tüp ve şeker karneyleydi; Anamur muzunu ayda bir, çikita muzunu ise senede bir yiyebiliyor, eti kurbandan kurbana görebiliyor, küçükler büyüklerin, büyükler de komşu-eş-dost ve akrabaların ceketleriyle okula gidebiliyorduk ama tüm kalbimle inanıyorum ki çok daha mutluyduk.
Vefa, kadir-kıymet bilmek, incelik, hassasiyet, gönül teli titretmek, mihrabım diye ona yüz vurmak, bir fincan kahve olsam kırk yıl hatırım vardır diye gönül koymak, nice güle arz eyleyem kızıl gülem ben şeklinde en güzel serenatları yapmak, sevda öyle müşkül ki çekmeden bilemedim diye de en kırılgan sevgi sitemlerini etmek, hep o yıllara özgüydü. Hep o yıllardı, bizi biz yapan ve aktıkça bugüne doğru zaman denilen su yatağından, bizi bizden çalan.
Ayfer Tunç, söz konusu kitabında, bir dönemi, bu toplumun en zengin olduğu yılları, muhteşem gözlem ve tespitleri ile incelemiş ve irdelemiştir. Okumayan, değerli okurlara, şiddetle tavsiye edeceğim. Hatta benim gibi, günümüzün beş para etmez ve maddeye satılmış ruhlarından sıkıldığınız, bunaldığınız anlarınızda, mükemmel bir müsekkin gibi elinize alıp kitabı, birkaç sayfa bile okusanız inanılmaz rahatladığınızı hissedebilirsiniz.
Şayet, bu gazete yorum-haberi doğru ise ve Binbir Gece dizisinin senaryo kadrosunda Ayfer Tunç da varsa, zaten takdir ettiğim bir yapım olan dizi, artık gözümde daha farklı bir yere oturacak, daha farklı referanslarla takip edip, değerlendirmem gerekecek. Ve ilk bölümden beri, senaryo kurgusunda, bana bir yerlerden tanıdık gelen aromaların da sırrını çözmüş olacağım.
Şahşehriyar ile Şehrazat tamamdı zaten. Korsakov ise tuzu-biberi olmuştu. Ayfer Tunç, tam anlamıyla “kapak” olur artık...