- Kategori
- Anılar
Bir ''17 Ağustos'' anısı

Sözün özü.
Biz uyuyorduk… O kadar derin ve güvende uyuyorduk ki, rüyalarımız şeker pembeydi. O an gök gürledi, daha doğrusu yer gürledi, sarsıldık tatlı uykumuzdan uyandık. Sallandık. Bir salıncakta sallanmaktan farkıydı bu., gülüşmeler yerine çığlıklar hakimdi. Küçükken babamla lunaparka gittiğimizde gondola, bu sefer evimiz eşlik etmiş gibiydi. Kardeşim bebekti, o hala mışıl mışıl uyuyordu.
İlk baş babam belirdi odamızın kapısında, saniyeler içerisinde kardeşimi kucağına aldı, annem korkmuştu. Bunlar saniyeler içerisinde oldu, hatta saniseler… Babamın dilinde, dilime yabancı kelimelerle yakarışlar, dualar… Gözüm gecenin karanlığını aydınlatan, üzerinde sincap figürlerinin olduğu avizede. Dönüyor, dönüyor, bir balerinin kıvraklığında dönüyor. Tarih 17 Ağustos saat 3’ü bilmem kaç geçiyor. Mutfaktan şangırtılar, sokaktan feryatlar yükseliyor. Birden bire güzel rüyalar gördüğümüz yatağımız, kar yağarken sıcacık bir duygu ile dışarısını seyrettiğimiz penceremiz, dolaplarımız, eşyalarımız… Bize sahiplerine isyan hareketi başlatıp, ayaklanıyorlar. Elimizde olan tek silahımız, kollarımız ile başımızı koruyup onlarla savaşıyoruz.
Geçti diyor babam, geçti bitti. Annem eline ne geçerse üzerimize geçiriyor. Kapıyı kapatıp, bize kucak açan evimizden, bize koruyup, kollayan başımızı soktuğumuz çatımızdan düşman askerinden kaçan toy bir savaşçı gibi arkamıza bakmadan kaçıyoruz.
O zamanlar ya mavi, ya da borda Ford bir arabamız var. Biniyor ve uzaklaşıyoruz. Sokaklar mahşer yeri gibi herkes elini başına koymuş, yeni moda olan cep telefonlarına sarılıyor. Çaresizlik ve korku yan yana geldiğinde işte bu resmi acımadan çiziyor. Arabanın penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Omzuna bir pike almış yalınayak dolaşan adamlar, saçı başı dağılmış kadınlar. Gözü yaşlı nineler, dedeler. Parmağını emmeye çalışan bebeler.
Kimse bilmiyor. Bu kadar hiddetli yaşadığımız bu korkunun merkezini, şiddetini. Hızla ilerlerken lüks bir sitenin önünde bornozuna sarılıp kaçan bir adam görüyorum, soğuktan mı yoksa korkudan mı titrediğini merak ediyorum.
Anneannemlerin köye varıyoruz. Kimsede hasar yok, yaşayıp nefes aldığımıza şükrediyoruz. Üşüyoruz, ağlıyoruz, susuyoruz, uzaklardan haber almaya çalışıyoruz. O an anlıyoruz ki biz bu cehennemin tam kenarındayız. Birileri, işte birileri o an bu cehennemin tam ortasında ve cayır cayır yanıyor. Birileri barınıyor! ‘’ Gölcük! Adapazarı bitmiş, gölcük haritadan silinmiş’’ O an evde bir telaş kopuyor.
Anneannem Adapazarlı. Annemin; dayıları, teyzeleri, kuzenleri orada cehennemin içindeyken, biz o cehennemin merkezine biraz daha yaklaşıyoruz. Akrabalarımızın sağlığı için dua ediyoruz.
Elektrikler geliyor, şebeke denen şeye zaten ulaşılamıyor, telefon hatları sinyal vermiyor. Kulaklar telefonda, kara haber tez ulaşır deyimine nispeten susuyor.
Çok fazla hatırlamıyorum daha sonra neler olduğunu. Ufak tefek şeyleri birleştiriyorum karşıma bunlar çıkıyor;
Avluda serili yataklarda 10 kişi birden uyuduğumuz, çakalların acı acı uluma seslerinin ardından gelen yeni bir artçı deprem, saksıların dillenerek birbirleri ile çarpışmasının tizliği, kolonlardan gelen sesler, duvarların içinde gezen ve kalemizi düşürmeye çalışan hain çıtırtılar.
Sonra bir bir öğreniyoruz. TÜPRAŞ’ın patladığını, on binlerce ölünün olduğunu, gölcüğün sular altında kaldığını.
Annemin kuzeni Selma teyzenin ve eşinin birbirlerine sarılmış, cansız bedenlerinin enkaz altından kaç parça çıkarıldığını. Sonra duyuyoruz tanışma fırsatımın olmadığı akrabalarımın ölüm haberlerini.
Ağlıyoruz, sızlanıyoruz, bilmeden isyan ediyoruz, ufak bir sarsıntıda yine Allah’a sığınıyoruz.
Mudanya’nın merkezine döndüğümüzde öğreniyoruz ki deniz atı diye bir yer yıkılmış, bir bina yerle bir olmuş.
Mudanya’da özünde hasar yok, fakat insanların göz bebeklerine korku kamp kurmuş. Birkaç parça eşya alıp köyde birkaç gün daha misafir oluyoruz.
Sonrası mı ?
17 Ağustos depremi kurbanları akrabalarımızın çocukları anne- baba olmaya hazırlanıyor. Hayat diğerleri için akıp geçiyor.
Son birkaç haftadır, en büyük korkumun kendisi Mudanya’da ikamet ediyor. Simav’dan sonra Mudanya ufak ufak sallanıyor. İlki gecen hafta bayağı şiddetli oldu korktuk..
Hele benim kedim deprem olmadan önce salak salak hareketler yapıp, oradan oraya atlıyor. 10 dakika sonra başlıyoruz kaçışmaya. En korkuncu ise 16. Ağustos günü iftar sofrasında yakaladı bizi, ondan altı saat sonra yine sarsıldık.
Mudanya bu konuda çok sakat bir şehir. Evlerimiz, dükkanlarımız, parklarımız fay hattı üzerinde. 7 şiddetinde bir deprem olsa, bizi karşı komşunun apartmanının enkazından toplarsınız, şehirleşme o derece kötü.
Ve ben;
Beni sormayın. Benim rüyalarımda her gece deprem olur. Kâbuslarımın değişmeyen teması depremdir. 17 Ağustos depreminden beri yastığımın altında bir şişe su muhakkak olur. Olası bir depremde o an hiç düşünmeden 5. Kattan aşağıya atlayabilecek bir psikolojiye sahibim. Her depremde bize uzmanlar tarafından dayatılan o sözleri söylerim. ‘’ İşte o büyük İstanbul depremi hepimiz öleceğiz’’
Ben;
O gece yaşadıklarımı ve kefensiz toplu mezarları hatırladıkça en çok depremde ölmekten korkarım...