- Kategori
- Deneme
Bir çift güvercin havalansa, yanık yanık koksa karanfil…

Ankara’ da, bu yıl kış çok çetin geçti…
Yoğun kar yağışından yolda kaldık,
soğuk algınlığından kurtulamadık,
hastanelere akın ettik…
Sanki ülkemize hiç bahar gelmeyecek,
ağaçlar filizlenmeyecek, çiçekler açmayacaktı…
Kazak, bere, palto giymekten bıkkınlık geldi…
Bir daha yüzünü görmeyeceğimizi sandığımız güneş bir göründü,
ama ne görünmek...!
şimdi de sıcaktan mustaribiz…
Artık başkentte durulacak gibi değil..!
İlk önce kıyafetlerimize geldi yaz,
güneşin sarısını, gökyüzünün mavisini,
denizin turkuvazını desen desen,
taşıdık üzerimize…
Gözlerimiz bayram ettikçe, yüzümüzde tebessüm takılı kaldı,
çevremizdeki bu yaz hallerinden, içimiz açıldı...!
Dolaplarımız cicili, bicili, rengârenk elbiselerle doldu…
Ve denizin, yanık dondurmanın kokusu kilometrelerce öteden bize ulaştı…
Artık tatil zamanı..!
Evlerimizde bavullarımızı bir hafta önceden yerleştirmeye başladık,
tatile giderken unutulan bir şey olmasın diye…!
Kumsalda, şemsiye altında okunacak kitaplara kadar her şey hazırlandı,
Artık bedenimiz Ankara’ da,
kalbimiz, ruhumuz sahillerde…
Yollara düşmek için, gün saymaktayız…
Bu ruhtan, ben de payıma düşeni fazlasıyla aldım,
evin minik bireyi bile,
komodinin gözünden şortunu alıp bavuluna yerleştirdi.
Yani, bütün hazırlıklar tamam..!
Sadece okunacak birkaç şey seçmek kaldı geriye…
Bunun için,
kitaplığımı karıştırırken, çok önceden okuduğum
Mina Urgan’ın “Bir Dinazorun Gezileri” adlı kitabıyla karşılaştım.
Birkaç sayfa çevirdiğimde önceden altını çizdiğim, şu satırlarla göz göze geldim:
……
Bunca felaket, bunca zulüm, bunca haksızlıkla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzluklarıyla övünenlere fena halde bozuluyorum. Mutsuz olmak bir marifet değildir. Çektiğin acıları gözler önüne sermemek, büyük kişisel mutlulukların peşinde koşmak ayıbından vazgeçip, küçük mutluluklara sığınmak, onlarla yetinmektir asıl marifet.
Bu küçük mutlulukları tadabilmeniz için beylik anlamda mutlu olmanız, aile çevresinde huzurlu bir yaşantınız, başarıyla yürüttüğünüz bir işiniz, toplumda önemli mevkiiniz, bol paranız falan olması şart değildir. Hatta bunlar, küçük mutluluklara zaman ayırmanızı engelleyebilir bana kalırsa. Beş duyunuzun olması ve bu beş duyunun tam kapasite çalışması, yani sahiden görebilmeniz, sahiden işitebilmeniz, sahiden dokunabilmeniz ve ağzınıza koyduğunuz şeyin tadını sahiden alabilmeniz, küçük şeylerin sahiden sizi mutlu etmesine yeter de artar da. Örneğin, işyerinizden gün boyunca çeşitli aksiliklerle boğuşmuşsunuz. Akşam evinize dönerken trafik sıkışıklığından ötürü sinirleriniz büsbütün bozulmuş, sonunda oturacak yer bulamadığınız kalabalık vapurdan itile kakıla çıkıp, perişan bir halde Kadıköy’ e varıyorsunuz. Evinize doğru yürüyünce, kafeslerdeki kuşların ve çiçeklerin satıldığı yerin yanından geçerken, bir güvercinin uçtuğunu görüyor, çingene kızlarının sattığı karanfillerin kokusunu alıyorsunuz Melih Cevdet’ in o çok sevdiğiniz şiiri aklınıza geliyor hemen:
Bir çift güvercin havalansa,
Yanık yanık koksa karanfil.
Ezbere bildiğiniz şiiri mırıldanıyorsunuz yürürken. Bu arada muhabbet kuşlarının cıvıltısını duyuyorsunuz; denize bakıyorsunuz, batan güneşe bakıyorsunuz; pembe, yeşil, uçuk mavi bulutları görüyorsunuz. Ve havanız bütünüyle değişiyor. Fransızların douceur de viore dediği duyguyu, yani yaşamın tatlı keyfinin verdiği küçük mutluluğu tadıyorsunuz. Ne yazık ki, çoğumuzun farkına bile varamadığımız bu önemsiz görünen ama aslında çok güzel şeyleri göremezseniz, koklayamazsınız, duyamazsınız yandınız gitti demektir. Sinir içinde evinize dönüp yaşamı kendinize de çevrenize de zehir etmekten başka çareniz kalmaz o zaman.”
…..
Bu cümleler kitabın ilk bölümü olan Küçük Mutluluklar ‘ dan…
Kitabı tekrar okuyacağım,
tatile kadar da sabredemeyeceğim..:)
İyi bir kariyer, başarılı bir iş hayatı, mutlu bir evlilik, ekonomik güç, şart değildir, diyor…
Mina Urgan kitabında…
Zaten bunlar her an elinizin altından kayabilir,
İşinizi kaybedebilirsiniz,
kariyeriniz tepetaklak olabilir,
iflas edip, yanlış kararlar verdiğinizde beş parasız kalabilirsiniz…
Hiçbir evlilik bitsin diye başlamıyor,
aşk sarhoşu gözler, farklı bakmaya başlıyor,
kırılma noktaları yaşadığımızda…
Görüp de bakmayı bildiğimizde,
elimizde ne olduğunun değil,
bize ne hissettirdiğinin önemli olduğunu anlıyoruz...
Kuşların cıvıltıları, köpeklerin birbiriyle oyunları,
parkta annesinin peşinden koşan çocuğun kahkahaları bile,
bizim içinde bulunduğumuz sıkıntılardan uzaklaşmamıza bire bir….
Bu kitapta okuduklarımız hak versek bile,
teoride kalıyorsa düşündürdükleri, uygulamıyorsak bir anlam ifade etmiyor.
İnsanlarla iletişiminin çok iyi olduğuna güvenen biri,
hiçummadığı bir olayla, davranışla karşılaştığında fevri davranıyorsa,
ve bu yüzden birinin kalbi kırılıp, canı yanıyorsa,
haklı olduğunun ya da olmadığının bir önemi kalmaz...
Üslup çok önemli…!
Çünkü hiç olmadığın biri gibi görünebilirsin,
söylemek istemediğin sözler dudaklarından döküldüğünde,
“Bunları ben mi demişim.” dersin.
Biraz düşünsen, bunların hiç birini söylemezdin…
Bir insanı böylesi üzmektir, yüreğimizi asıl burkan..!
“Ben hayatın acısını senden çıkarmadım, gereksizdi tepkim, fazlaydı…Üzgünüm …! ”
Demek istersin, diyemezsin…
Çünkü kaybetmişsindir onu…
Öylesine geçip giderken, aynı rüzgarda ürpermiş olursunuz sadece…!
Ruhumuzun derinlerinde,
bizim bile bilmediğimiz gizler var…
Kendimizi bile tanıyamıyorken bazen,
karşımızdakini tanımanın zorluğunu düşünelim artık...!
Günümüzün, bir yerlere yetişmek için ha bire koşuşturan insanının,
diğer bir insanı tanımak için gerekli,
çabayı, emeği , zamanı vermek konusunda istekliliğine şüpheyle bakıyorum…!
Hele bir de yanlış anlaşılmalara başlanmışsa aralarında…
Anlamak, çözmek yerine,
hemen kolayına kaçıp vazgeçişi yaşayabilirler.
Ben bu yapamayanlardanım.
Kolay tüketemiyorum…!
Üniversitede aldığım eşyalarımdan bile hala kullandıklarım var,
onlardan bile vazgeçemiyorum,
kaldı ki bir insanlardan…!
Hiç birimiz bir diğerine,
“Gül bahçesi vaat etmiyoruz…”
İnişlerimiz, çıkışlarımız oluyor.
Sabretmek gerekli…
Kazanılan bir insansa,
Buna değer..!