- Kategori
- Kültür - Sanat
Bir deha: caravaggio

CARAVAGGİO’YU SEVER MİSİNİZ?
“Sanatçı anlaşılır olma peşinde koşmayı düşünmez. Bu en ‘anlaşılmaz’ olmayı istemek kadar saçmadır”
Andrey Tarkovski
Başkaları, onu farklı bir tavır ve sanatsal kişilik olarak değerlendiriyor olsa da, bana göre Caravaggio döneminin en muhalif sanatçısıydı. Çünkü muhalif olmak bazen her şeyi ardında bırakmayı da göze almayı gerektirir. Gerek mitolojik konuları kendince yorumlaması gerekse kavgacılığında gizlidir muhalifliği. Girdiği bir iddia sonucunda bir adamı öldürür ve otuz sekiz yaşında yaşama gözlerini kapayıncaya dek bir kaçak olarak yaşar. Böylesi bir yaşam süren Caravaggio, kısa ömrüne rağmen bitip tükenmez bir enerjiyle çalışır ve ardında nefes kesen özgünlükte tablolar bırakır. Döneminin ve sonrasının en etkileyici İtalyan sanatçısıdır. Bu ünü ve günümüze dek uzayan yeteneğine duyulan zorunlu saygı, çalışmasının ve üretmesinin buluştuğu olağanüstü yeteneği ile ancak açıklanabilir. Günümüzde sanat ve sanatçı kavramlarının açıklanmaya ve tartışılmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemde Caravaggio’yu özellikle anmak istedim. Çünkü sanat tarihinin bu önemli karakteri yaşamını devam ettirebilmek için yalnızca sanatının köleliğini yapmıştır. Yani daha açık ve net ifade etmem gerekirse “Güncel”, “Kavramsal” ya da daha başka işlerde özellikle belli bir maddi olanak gerektiren (bazıları sponsorluk denilen tuhaf ilişkilerle hallediyorsa da) bir yapılanma döneminden sonra ortaya çıkan ürün, materyal, eser her ne ise bunun adı, yine tuhaf bir politik bir karşıtlıkla (ki, savunulan değerlere sahip olanların bir türlü anlam veremediği bir biçimde üstelik) adlandırmak, konumlandırmak istemelerini anlamış değilim. Bir yandan, tıpkı Chuck Palanniuk ( Dövüş Kulübü’nün yazarı)’in uzun yıllar gazetedeki köşesine “Kargaşa Planı” adını vererek diptekileri anlattığı köşesi kadar açık yüreklilikle adını koymadıkları bir yapılanmayla bizleri sanat alanında baş gösteren bir kargaşanın içine sürüklemektedirler. Özel ve bilinçli bir yapılanma bu, hayata dair herhangi bir kaygısı olmayan, ekonomi ve politikayla görsel bir ilişki içinde olan zamanlarının pek çoğunu iyi semtlerde, etiketli kafelerde geçiren ve TRENDY denilen rüzgarın kaynağı isimler zengin zümrenin yakın kuşağından gelmektedirler. Pek çoğu gerçek acıyı yalnızca biber olarak, açlığı ise üçüncü sınıf lokantalara mecbur kalmakla eş tutmaktadırlar. Genellikle kolej mezunudurlar ve yalnızca bir değil birden çok dil bilmektedirler. Ne bir terzi ne de bir kahvehanede hayatlarının hiçbir döneminde çıraklık yapmamışlardır, ayrıca da bu pek bildikleri bir terim de değildir. Çekirdek ya da su satmak aile, eş, dost çevrelerinde pek hoş karşılanmamaktadır. Özelliklede çocukluk dönemlerinde bu tip çocuklardan (Sanki her biri modern çağ Buda’sı olarak etrafı kaplayacakmış gibi) uzak durmaları için tembihlenmişlerdir. Gençlik kaosu ya da arayışı yıllarında çeşitli atölye ve ahbap deneyimleri sonucunda sanat eğitimi almış ya da yurt dışından eğitimi komple satın alarak Nişantaşı ve çevresine mevzilenen galerici (arkadaşlar) ile yeni sergiler planlamaktadırlar.
İlle dediretmek Bütün sanat dallarının yaşamış olduğu bu sorun elbette resmin, daha genel başlıkla da Plastik Sanatların da sorunudur. Yine günümüzde politik alana da girmeye sıklıkla ihtiyaç duyan sanat, ilgi çekmek ya da daha karşısında gerçekten konumlanması gereken yere ulaşmış mıdır? Eminim ki, pek çok kişi bu kaotik ortamın sorgulamasını yapıyordur. Taraf olması ya da olmaması gibi değerlendirmelerden çok, sanatın kullanılıyor olması veya bir araç hem de hızla metaya dönüşebilecek bir araç haline gelebileceği endişesi, kültürel boyutu oldukça gerilerde bırakan niteliğinden dolayı pek çok sanat ortamında tartışılıyordur. Bu tartışmalar sanat tarihinde de en önemli açmazlardandı.
1432 ‘Jain Batı Hint’ üslubu, onuncu yüzyıldan sonra Gujarat, Rajasthan ve Malwa gibi büyük ticaret merkezlerinde ortaya çıkmıştır. Daha sonraki Hint resmi üzerinde büyük etkisi olan bir janr olarak kabul görmektedir. Jain Sanatları, Jain tarikatındaki tüccarların hamiliğinde yapılırdı.
Michelangelo Merisi da’nun (1571–1610), uzun süreli şöhreti, sıra dışı yaşamı olağanüstü sanatından kaynaklanıyor. Aynı zamanda, kavgacı bir kabadayı olarak da ün saldığı yaşamında “Narkissos”, Caravaggio’nun sanat yaşamının ilk yıllarına rastlar, dolayısıyla bu dönemdeki işleri hakkında fazla bilgi yoktur, üstelik bazı eleştirmenler bu tablonun ressama ait olup olmadığını bile sorguladılar. Ancak, ressama özgü üslup ve nitelikler tabloda yeterince bulunur. Sanatının başından beri, büyük, göz alıcı parlaklıktaki figürleri, tıpkı spot ışıklarının altındaki aktörler gibi karanlık arka planın önünde resimlemekteydi.
Medici Ailesinin Roma’daki temsilcisi olan, Kardinal Francesco Maria Del Monte tarafından bir tören kalkanı olarak ısmarlanan “Mudusa’nın Başı”, 1601 yılında, Toskano Büyük Dükası I. Ferdinand’a sunuldu. Michelangelo Merisi da Caravaggio (1571–1610), resmin konusunu Yunan Mitolojisi’ndeki saçları yılandan, baktığını taşa çeviren Medusa adlı kadından almıştır. Öyküye göre; Medusa, aynalı bir kalkanla hem kendini koruyan hem de gözlerine yakalanmasını sağlayan Perseus tarafından öldürülür. Medusa’nın ölümünden sonra kesik başı, bakanları taşlaştırmaya devam etmiştir. Caravaggio bu resimde, Medusa kavramıyla oynamaktadır. Kendi yüzünü Medusa olarak çizer, böylece kendisi Medusa’nın ölümcül bakışlarından kurtulan tek kişi durumunda bırakır. Aynı zamanda, tıpkı Medusa’nın ölmeden önce kendi yansımasına yakalandığı gibi kalkanı boyamak içinde kendi yansımasına bakmak durumunda kalmıştır. Medusa, kesik başıyla resmedilmesine rağmen bilinci yerindedir. Ressam, yaşam ve ölüm arasındaki bağlantıyı, Medusa’nın derin ifadesiyle güçlendirmektedir. Şok halindeki gözleri, genişçe açılmış ağzı, sessiz ama dramatik bir çığlığı haykırır. Çatık kaşları, o ana dek yenilmez olduğunu düşünen birisinin inanılmaz ifadesini vermektedir. Buna rağmen, Caravaggio’nun Medusa’sı, izleyiciyi tam anlamıyla korkutmaz çünkü Medusa, izleyiciye doğru bakmıyordur ve böylece, bakışın gücü izleyiciye aktarılmadan yalnızca Medusa’nın ölümüne vurgu yapılmaktadır. Caravaggio, bu eserinde büyük bir teknik ustalık göstermiştir. Dışbükey bir yüzeyi içbükeymiş gibi göstererek, Medusa’nın başının dışa doğru çıkıyormuş gibi algılanmasını sağlamıştır