Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

21 Temmuz '18

 
Kategori
Öykü
 

Bir Eski Zaman Kraliçesi Anakadın ve Yaralı Hitit Yontusu Bir Destanbabanın 7 Nisanına

Bir Eski Zaman Kraliçesi Anakadın ve Yaralı Hitit Yontusu Bir Destanbabanın 7 Nisanına
 

Çarşambaydı. Ayın on beşi. Alabildiğine sıcak. Sırtını denize dönmüş dükkânlar. Araç trafiğine kapalı, Kartal’ın tek bilindik, ünlü Bankalar Caddesi. Yoğun kalabalık…

Bankamatik kuyruğunda sıradayım. Önümde, sarı saçlı, yüzünü göremediğim bir kadın. Hemen yanı başında tanıdık bir ses. İncelikli… Saygılı… Sevecen... Bankaya girerken selamlaşıyorlar:
 
"Merhaba öğretmenim. Nasılsınız?"
diye soruyor. El uzatıp tokalaşıyorlar. Adamın yanında Sümerlerin son kraliçesi bir “Anakadın”. Bir eski zaman, tarihöncesi bir dost ülke. Hitit tapletlerine kazınmış “Destanbaba” yanında. Eski ve sımsıcaktı sesi. Yüzünde keder… Dudaklarında buruk, kırık, hüzünlü gülümseme öğretmene karşı (ve beni gördü mutlak, o anlık bakışmada bin yılı geçti zaman,say ki)… Gözlerinde, bir dostu kaybetmenin, dahası, "dostum" deyip de sarıldığı birinin yüreğinde açtığı yaranın,yansıyan derin kederi yüzünde… İncitilip kırılan duyguların öfkeli bakışları. Derinlerde bir yerlerde, içine akıttığı acısıyla soruyor bakışları: 
"Neden Ali Bey?"
 
Bir yanıt veremedim…
Güneşten kopan koca bir güzül kütle düştü içime, bu yaz sıcağında gözlerimden. Karnıma, sedef kakmalı Bursa işi bir bıçak gibi saplandı koca bir ağrı. Dağ üstüne, dağ. Kafamın içindeki Kaf, Kaf’ın ardındaki Madımak… Kül yontular yüreğimde…
Adam kederli, yaralı, bungun.
 
Adamın yanında bir “Anakadın”. Saçları kızıl. Yüreği yüzünde koca bir yara. Koca bir öfke avuçlarında. Hem ağlıyor, hem kanıyor. Bereketana. Anadolulu Kibele. Ya da Sümerlerin son “Anakadını”. Kil tabletlerin, ilk ve gülümseyen son sesi… Tabletlerdeki ağıt. Türkülerdeki hüzün. Yakımları içinde… Dışında… Ellerinde… Gözlerinde… Yüzünde… Kızıl saçlarının diplerinde... Tütüyor, yanıyor son Kraliçesi Sümerlerin. Tarihöncesi varlık. Koca bir tarih acı. Çocuksu. Sesinde acının yangın halleri. Anaç ve dingin. Bütün acıların ülkesi olmuş gövdesiyle, yeşertili bir sevinç saklıyor yine de kendisinde. Koca bir dünya “Kadınana”. Elleri Kibele kadar eski. Çok ve keder ülkesi sanki. Memeleri Kibele misal. Bereketli ve kalabalık. Seni emzirirken, büyütürken, yıkarken, akıtmalı saçlarını okşayıp tararken, bir yerlerin ağrıdığında, yahut yandığında canın, göğsüne bandırışını gördüm seni. Yüzünde koca bir dünya gülüş. Sana bakarken gururlu. Övünçlü. Anneliğinin ilk hecesi. Gülün baharlık hali. Kibele gövdesinden göverip ak pak, sarı sıcak gülen papatyası. Yüzünde belli belirsiz bir kümülüsün gölgesi. Gülüşünün üstüne üstüne… Böyle anlarda seni sarışı, bağrına bastırışı, kollarına alışı Anadolu göklerini kaplamış karakartallara karşı açtığı savaş hali. Tek başına bir ordu. Koca bir sığınak. Kalbi, ciğerleri, gözleri, bakışları, elleri hep sen dolu ve hep sen olan “Anakadın”…
 
Tarihöncesinin ilk “Anakadın”ı. Ve sen ilk meyvesi. Nesneye ilk biçimi veren hünerli ve maharetli ellerin, ilk ve sonsuz eseri. O gün bugündür yaşıyor “Anakadın”. Yaşı belli değil. Acısı yoğun. Parmak uçlarından damlıyor. Dudaklarında cam kırığı gülümsemeler. Belli belirsiz. Eksik heceli. Hançeresinde solduran kederli bir mevsimiydi sesi. Kırık sesler diyarı. Yüzü, say ki hep ağlamak hali. Her yanında bir başka yangın. Ve “Destanbaba”nın kasımpatı baharısın…
 
Yangının ilk kıvılcımı ben. O gün oradaydım. Yan yana. Karşı karşıya. Ya da bir iki adam arkamdaydılar. Enseme odaklı keskin iki çift göz. Kederli... Derin… İnce düşüncelerin bakışları. Yüzyıl süren, saniyenin milyon kerede biri, anlık bakışmalar. Temmuzun yanı başında bir koca karakıştı. Zemheriydi. Buzul çağıydı yaşadıklarım… Karnımın altına saplanan ağrılarla uzaklaştım oradan...
O gün bugündür yaşamıyorum. Bitkisel hayat desek…
  
Şimdi en yakın arkadaşım, yani, dostluğuyla sinsi, yakınlığıyla bir derin kuyu, soğuk mu soğuk karanlık… Canımın en bilinmedik, en ücra yerlerini, beynimin keşfedilmemiş noktasını istila etmiş… Hem can düşmanım, hem beni bu azaptan kurtaracak dostumu bekliyorum... Yani… Bağışla beni...
 
20 Haziran 2011, 09.14
Ankara Sincan'da çıkan, Sincan İstasyonu edebiyat dergisinde yayımlandı
 
 
Toplam blog
: 36
: 110
Kayıt tarihi
: 20.06.18
 
 

Günümüz şairlerinden. 1961 Erzincan doğumlu. Öğretmen şair. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fak..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara