- Kategori
- Siyaset
Bir varoluş savaşı
Bir varoluş savaşı yapıldı; tüfekle, kazmayla, kürekle. Bir çok vatan evladı yitirildi. Yürekler sızladı, bağırlara taş basıldı. Her olumsuzluğa rağmen ayakları üzerinde durabilen bir devlet kuruldu, sil baştan. Onların torunları olan bizler, kitaplarda okuduk kahramanlıklarını ve onlarla birlikte toprak altına girdik. Okuduklarımız tükendiğinde, ayaklarımızın üzerine dikilip söz birliği etmişçesine “ Allah bir daha o günleri yaşatmasın” dedik. Bizden öncekiler de demişti.
Sanırım bir ayrımı çok iyi anlamak gerekiyor. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gerek cephelerde canını veya vücudunun bir bölümünü sorgusuzca feda edenler gerek orada olmasalar da onların varoluş mücadelesini dişler ile tırnakları ile destekleyerin yanı sıra hayasızca kendi toprakları kadar kendilerinin olmasını isteyen devletlerin iş birlikçi yerel piyonları da vardı. Azımsanamayacak kadar çok sayıda. Dua ederlerdi İngiliz için, Fransız için Yunan için. Sadece ve sadece dua etseler ama bunla da kalmayıp için için kemirdiler. Gerçi, “itin duası kabul olsa, gökten kemik yağardı”. Onlar da bu özlü sözü bildikleri için olsa gerek dularının yanına hem silahlı mücadelelerini hem de kültürel sömürünün tüm elemanlarını kullandılar.
Cephedekiler galip geldi. Bri devrim başladı. İtin duası kabul olmamıştı. Seslerini fazlaca çıkaramadılar çünkü galiplerin karşındaydılar. Devrim olabildiğince hızla ülke topraklarına yayılırken Ulusal Savaş’a karşı olanlar şimdi de karşı devrimci olmuşlardı. Bu sefer silah olarak önce dini sonra da ırklarını seçmişlerdi.
Devrimin liderinin yaşamının son dönemleriydi. Birileri üzülürken birileri de ellerini oğuşturuyordu. Sabırsızlanıyorlar sabredemiyorlardı. Cesaretleri yoktu seslerini yükseltmeye. Birkaç teşebbüste bulumuşlar ama başarısız olunca iyice sinmişlerdi. Lider artık yoktu. Her ne kadar deseler de “ölmedi, yüreğimizde yaşıyor” bu söylem sadece sözden ibaret kalmıştı.
Lider demişti ki daha doğrusu istemişti ki cahil olmasın halk, öğrensin. Öğrendikçe öğretsin. Öğrettikçe öğrensinler. Onun için harf devrimini yapmıştı ve onun için istemişti ki bu topraklarda yaşayan insanlar kavim değil ulus olsun. Lakin, onlar istediler ki ulus olmasınlar, kavim olarak kalsınlar. Öğrenmesinler ama öğretilsinler. Öğretilenler de gelecek kuşağa öğretsinler.
Ve tüm bunlar yapılırken “ liderimizin yolunda onun istediklerini yapıyoruz” diyerek kendilerine yasal zemin hazırlıyorlardı. Bir de ekliyorlardı “ zaten o da yaşasaydı eğer böyle yapardı”. Karşı çıkanları ise liderlerinin yollarından sapanlar olarak gördüler. Bunlar çoğaldılar, yayıldılar. Türlü türlü isimler verdiler kendilerine.
İşte o zaman farkına vardım benimle onlar arasındaki farkın. Artık onların kullandıkları sıfatı kullanmak istemiyorum.
Liderimin arkasından, onun bıraktığı ulus devlete bağlı ve onu çağdaş uluslar seviyesine çıkarmak için kendi üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışan birisi olarak ben artık Atatürkçü değilim. Ben artık KEMALİSTim. Ben Mustafa Kemal’in yoldaşıyım.
Geçmişte azınlıktaydık şimdi de azınlıktayız. Ama o azınlık değil miydi Ulusal Savaşı tüm emperyalistlere karşı başarıya ulaştıran. O zaman da dudak büküp, burun kıvırdılar şimdi de aynılarını yapıyorlar.” Dinazor, fosil diyorlar”. Unutmamak gerekir ki hala dinazorların ölülerinden meydana gelen petrole muhtaçlar.