- Kategori
- Blog
Bloglar ne kadar edebi?

Çok enteresan gelen bir şey oldu bugün. Uzunca bir zamandır görmediğim bir arkadaşım beni aradı. Bende telefon kaydı falan da yoktu. Bunca zaman sonra aramasına şaşırdım, çünkü 'bu kadar zamandır aramadığına göre telefon numaramı kaybetmiştir' diye düşündüm. Benim gibi. Birinci şaşkınlığım, kendini tanıtınca oldu. Bu şaşkınlığımı üzerimden atamadan ikinci bombası geldi arkasından. Bana ulaşması Milliyet sayesinde olmuş. Önce tereddüt etmiş ama sonra arama isteğine boyun eğince açmış telefonu. İyi ki boyun eğmiş.
Daha önce de, bir-iki arkadaşımdan buna benzer telefonlar almıştım. Yahu Milliyet'teki yazılarını okuduk, şöyle böyle diye. Ben de hemen arkasından, 'Milliyet'te değil ama Milliyetin Internet sitesindeki Bloglarda yazıyorum arasıra' diye düzeltirdim söylenenleri. Arkasından 'ha öyle, ha böyle. Ne fark eder ' deseler de arsındaki farkı anlatmaktansa kendilerinin bu farkı görmelerini tercih ettiğimden fazla üstüne gitmezdim. Ama şu bir gerçek ki, bu Blog denen olay mesafeleri gerçekten kısaltıyormuş. Bunu iyice gözlemledim..
Şimdi daha iyi anlıyorum gazeteciği, köşe yazarlarını. Elinizin altında Internet varsa, o gün gazete almadıysanız bile, hemen ilgili gazetenin, ilgili Internet sitesine girin, istediğiniz köşe yazarını okuyun ve hemen arakasından istiyorsanız, kendi yorumunuzu e-posta olarak gönderin...
Pazar günü kağıttan gazeteyi okuduğumda, yazıları halen daktilo ile yazan emektar gazeteci ağabeylerin, ablaların bile siteme nasıl entegre olabildiklerini gözlemledim. Zira, yazılarında kendilerine e-posta ile gelen yorumları, soruları ve önerileri kaleme almışlar. Karşılıklı iletişim müthiş. Bir de, bu kişilerin bizleri önemsediklerini gösteriyor. Aramızdaki köprü daha sağlam oluyor böylece.
Blog yazarlığa da, daha doğrusu blog'da yazmak böyle bir şey. Yazdıklarınızın okunuyor olması ve de cevap yazılması yada telefonda ' yazını okuduk' denmesi çok güzel. Hele bu işin amatörlüğünde, kelimelerle oynamaya yeni başlamış iken.
Bu iş nereye kadar gider bilmiyorum ama en iyiyi bulana kadar, kendimi ve zihnimde dönenleri ifade edebildiğim ölçüde bu işi ilerleteceğim. Laf olsun diye değil, yazmış olmak için de değil. Gerçekten yazmak için. Bir köşe yazısı titizliğinde ve Türkçe'yi katletmeden. Eğer yazılarımı okuyanlar, böyle bir işaret görürlerse, yani Türkçe'ye darbe vurduğumu görürler ya da hissederlerse, hiç çekinmeden en acımasız eleştirilerini yapabilirler ama bir şartla tabii ki!.. Bundan beni de haberdar etmek koşulu ile.
Blog platformlarında yazmak, insana ayrı bir özgüven duygusu kazandırıyor. Daha fazla ve daha iyi yazabilmek için sürekli denemek. İşte bu denemek. Bu yazılara bir tür denemeler diyebilir miyiz? Ben kendi yazılarım için ‘yazı denemeleri’ diyorum. Bu sıfat birilerinin hoşuna gitmeyebilir, garibine de gidebilir ayrıca. Benim gibi birçok kişi var biliyorum: Blog platformlarını, -özelikle Milliyet Blog sitesini - günce gibi kullanmadan, sanki bir gazeteye yazı yazıyormuş gibi yazan çok kişi var. Kimi okunuyor, kimi okunmuyor, kimi az okunuyor. Ama en azından yazmak için kendini zorluyorlar. Hatta yazmak, düşünce ifade etmek, düşünce üretmek gibi zor bir işin temeli olmadan yazmak cesur bir duruş.
Tüm bu cesaret içinde, yeni yeni yazılar yazmak. Ama her şeyden önce çok okumak ve okuduğunu anlamak, Anladığını kavramak. Kavranılanlarla gözlemleri birleştirerek düşünmek, düşünüleni yazmak, yazdığının anlaşılır olmasını sağlamak. Anlaşılır olduğunda da, bir paylaşım sağlamak. İşin güzel tarafı bu.
İşi edebi kısmına gelince! Ne kadar edebi, ne kadar değil ayrı bir tartışma konusu. Ama yakın gelecekte, blogda yazı yazanlardan bir gazeteci, bir roman yazarı, bir köşe yazarı ya da bir şiir, öykü yada deneme kitabı sahibi, çıkmayacağını kim bilebilir ki!. Bu yüzden, işte bu yüzden ben Milliyet Blog platformunu önemsiyorum. Kim bilir ileride belki farklı açılımlarda buluşuruz...