​ Bloglardan Ermeni mevzuunda gözlemlediklerim / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Aralık '08

 
Kategori
Güncel
 

Bloglardan Ermeni mevzuunda gözlemlediklerim

Bloglardan Ermeni mevzuunda gözlemlediklerim
 

Bir saat görsel aradım ve buna karar verebildim, nedenini bende bilmiyorum


Ermeni tartışmasında bir kez daha anladım ki, solculara emperyalizm kavramının kullanımı ve vurgusunun yapılması yasaklansa, kendilerini ifade etmekte oldukça zorlanacaklar. Bugün, her konuda olduğu gibi, Ermeni sorununda da çözüm üretmek, ayakları yere basan, gücünü gerçeklerden alan bir söylem geliştirmek yerine, emperyalizmin oyunlarından, yurtdışı kaynaklı adımlardan, Türkiye’yi kıskaca almak isteyen çabalardan bahsetmeden bir şey söylemeyi beceremiyorlar.

Oysaki, gerek ABD gerekse de diğer ülkeler için Ermeni sorunu kendi içlerindeki Ermeni lobilerini hoş tutma çabasının ötesinde birşey değil. ABD benzer şekilde Japonya'dan da Çin'den özür dilemesini talep ediyor. Bu noktada emperyal kaygılarından çok iç politika kaynaklı kaygılarla hareket ediyorlar. Emperyalizmin Türkiye üzerinde en az müdahil olduğu konunun bu olduğunu söylemek dahi mümkün. Diğer yandan insan, parlamentolarından soykırım kararı geçiren Arjantin, Venezuella, Uruguay, Şili ve Lübnan'ın üzerimizde ne gibi emperyal kaygıları var diye düşünüyor elbette. Oysa herbirinde 100 bini aşan Ermeni nüfusunu fark edince, olayın dış politikadan çok, iç politika kaynaklı olduğunu anlıyorsunuz.


Bütün dünyada böyle midir bilmem ama, bizim ülkemizin solunun genetiğinde, bir şey hakkında olumsuz bir görüş oluşturmak için, onun emperyalizmle olan bağlantısından bahsetme zorunluluğunuz var. Artık bundan sonra konuyu detaylandırmanıza, gerçeği, aramanıza gerek kalmıyor. Önünüzdeki sorun toptan, ezberci bir dille karşı çıkmanız yeterli oluyor. Bu söylemin üzerine, bir şeyin iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız vs birbirine içine giren noktalarında ince bir ayıklamaya girişmenin, dürüst bir adım atmanın ve gerçekçi, samimi söylemler üretmenin artık bir anlamı yoktur. Çünkü emperyalizmle mücadele ince çabaları kaldırmaz. Ona karşı en kaba ve sert tavrınızla karşı koymanız gerekir.

Bu sebeple olsa gerek Türkiye'de sol, hiçbir zaman kıvrak, esnek, yaratıcı, pratik, çözüm geliştiren, hayatla güçlü bağlar kuran, samimiyet üreten bir siyasi tavır olamadı. O her zaman emperyalizm, gericilik, faşizm, kapitalizm gibi büyük sorunlarla, kaba bir mücadelenin içinde oldu. Ermeni sorunu konusunda da, ortaya emperyalizm kavramını atınca, oya gibi işlenmeye çalışılan birçok noktanın üstünü kaba bir çulla örtme gayreti bolca görüldü.

Ama bloglarda okuduğum yazılar arasında, bugün Ermenilerle aramızdaki husumeti sol bir akılla çözmeye yönelen bir politikanın ya da mantıksal önermenin çıkmaması, aksine sorunu yaratan nedenleri kalıcı ve mutlak olarak sergileyen zihniyetin sergilenmesi zannedersem bu durumun en güzel örneğidir.

…………………………….

Son dönemlerde bolca örneği sergilenen “benimde bir ermeni arkadaşım var” söylemi aslında ne kadar “benim ninemde başörtüsü takardı” söylemini andırmaya başladı diye düşünüyorum.

Bu durum zannedersem bizim olaylara bakışımızında basit bir göstergesi. Eğer bir konu hayatımızda simgesel ve numunelik anlamda bulunursa sorun olmuyor. Örneğin toplumun 50 yaşını geçkin kadınları yavaş yavaş başlarını örtüp, her evde bir tane olacak şekilde hayatımızda yer alırsa sorun yok. Ancak başörtüsü günlük yaşamın içinde yer almaya başladığı anda sorun oluşmaya başlıyor. Artık kişisel tercih olma noktasından çıkıyor. Bizim hayatımızda yer alan süs niteliğinden, görsel zevkimizi bozan, gericiliği simgeleyen bir nesneye dönüşmeye başlıyor. Hayatımızda bizim tercihlerimizin baskın olmasını tehdit eden her olguya yabancı bir nesne muamelesi göstermeye başlıyoruz. Çünkü çoğulculuk kavramıyla sorunlarımız var. Eğer bu ülke ciddi anlamda siyah tenli vatandaş göçü alsa ve günlük yaşamımızda beyaz tenlilerin çoğunluğunu tehdit eden düzeye gelselerdi –Amerika, Fransa ve İngiltere gibi- o noktada da sorunlar yaşayacağımızdan şüphe duymamak mümkün değil.

…………………………..

Ermeni olayında da, ülkemizde yaşayan yaklaşık 100.000 Ermeniden bir veya birkaçını tanıma olasılığı bulunanlar için onlar, Anadolu’nun o kültürel zenginliğinin birer parçası iken, Ermenilere dair bir sorun su yüzüne çıkmaya başladığında o kültürel zenginlik algısı bir anda değişiyor, ulusal bir kabusa dönüşüyor.

O oldukça yakın arkadaşınızın, büyük olasılıkla onlarca yıl içinde edinmiş olduğu deneyim ve geçirdiği terbiye süreci neticesinde, canını yakacak söylemlerden, onu mimleyecek iddialardan uzak durma çabasını, “aaa ne güzel bak işte Türk dostu Ermeni” sevinci ile karşılamak bize özgü bir naiflik midir bilemiyorum. “Bana bu topraklarda yaşama olanağı neden tanınmadı”yı sorgulayana ise “Türk düşmanı ermeni” yaftası yapıştırmakta bence, -içerdiği milliyetçi damarın derinliği anlaşılamadıkça- doğru bir tavır olamayacağı açık.

……………………………….

Herhangi bir sanatçının kendi milliyetçi kalıplarının dışına taşabilmesi, onu daha değerli kılan bir unsur olduğu tartışılmaz. Ruhi Su’nun bu konuda örnek bir sanatçı olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak Ruhi Su ya da bu ülkede bir başka Ermeni kökenli sanatçının bu tercihi ne kadar bilinçli ya da içgüdüsel nedenlerle yaptıklarından emin olamayız.

Üniversitede bir hocam vardı. Soy ismi Dökmeci'ydi. Ancak bir gün başka bir hocamdan esas soy isminin Dökmeciyan olduğunu öğrenmiştim. İfadelerinden, soy isminin akademik söylemlerden daha baskın başka bir algılayışın önüne geçmesinden çekindiğini çıkarmıştım. Bu noktada soy ismini bile önemsemeyecek kadar akademik değerini ön plana çıkarmak isteyen bir insan olarak onu övmem mi gerektiğine, ya da bu seviyeye gelen bir insanın bu noktadan bir çekince duyuyor olmasına üzülmem mi gerektiğine karar verememiştim.

Bir sanatçı içinde bu ikilem bence daha derin ve anlamlıdır. Sanat evrenseldir ama gücünü yerelden alan bir yanı da vardır. Bir sanatçının kendi etnik kimliğinden bu kadar soyutlanıyor olması ve ancak ölümüne yakın bir zamanda bu gerçeği dile getirebiliyor olması, etnik kimliğinin bu ülkede yaşadığı sorunu da göz önüne alınca, bende daha çok üzüntü duygusunu ağır kılıyor.

……………………………..

Herhangi bir milliyetçilikten olduğu gibi Türk milliyetçiliğinden de haz etmiyor olsam da, her etnik yapının aynı zamanda bir kültürel değer olduğunu kabul ederim. Bu nedenle bu ülke sınırları içinde İsmail Türüt ve Ozan Arif misali sanatçılarca Türklüğün kör gözün parmağına sokulmasından hoşlanmasam da, Türklerin azınlıkta olduğu her noktada kültürlerini var etme çabaları bana oldukça sıcak ve doğru bir çaba gelir. Çünkü her azınlık pozitif ayrımcılığı hak eder. Azınlıklar sahip oldukları nüfus dilimi oranının ötesinde toplumun önündeki sahnede yer edinebilmelidir. Ancak, yaşadığımız siyasal iklimin Ermeni kültürüne bu imkânı vermediğini, Ermeni olduğunu bildiğimiz sanatçıların kendi yerelliklerinden beslenmiyor oluşundan anlamamız son derece mümkün.

...........................

Hrant Dink mi daha derinden solcudur yoksa Cem Karaca mı sorusunun cevabı aslında çok basittir. Araştırılır bulunur. Ancak buradan şunu anlıyoruz ki, Türkiye sınırları dışında yaşayan, örneğin Almanya vatandaşı olan ve kendi etnik kimliğini ifade eden bir Türk'ün solcu olma şansı yokmuş, kendisini Almanlara vakıf etmediği müddetçe.

Yalnızca anlamadığım şey, milliyetçilik kimliğinden sıyrılan ve solculuğunu ön plana çıkaranları kutsayan kişinin, Kafkasları bir Türk yurdu olarak görüp ve kızılelmanın etrafında gündoğumunu seyretmeyi hayal ederek nasıl solcu olabildiği?

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..